Nar (2011)

NARDIK… BÜTÜNDÜK… BİRDİK… TAMDIK…

Ne acıdır ki, gösterim tarihi olan 16 Aralık’a kadar; 48. Altın Portakal Ulusal Yarışmadaki akıbeti ile adından söz ettirecek Nar! Sonrası ise “şimdilik” meçhul… Sonuç itibarı ile Nar’ın geniş kitleler tarafından bilinmesi (mevcut kopya sayısını da hesaba kattığımızda) uzun bir sürece yayılacak gibi görünüyor! Varsın nektarı taze olsun!

Yukarıdaki girizgahım yanlış anlaşılmaya mahal vermesin! Ümit Ünal’ın sosyal medyada paylaştıklarına sonuna kadar katılıyorum. Bununla birlikte Ümit Ünal’ın hakkını teslim eden eleştirmen arkadaşlarımın, büyüklerimin tutumunu da takdir ediyorum. Ama diğer taraftan ödüllerin yaptırımına da bu kadar takılmamak gerektiğine inanıyorum. Fakat bu mesele -sözüm ona- genç yönetmenleri desteklemek adına, kaliteli işler ortaya koyan ustaların hakkını yeme noktasına geldiğinde de sadece festivallerin defalarca zedelenen itibarlarına bir sökük daha peydah etmekle kalmayacak, Türk Sinemasının da “Kaybetmesini” sağlayacak. Öyle ya! Ümit Ünal, kendi kalibresine yanaşamayacak amatör arkadaşlar ile aynı kümenin elemanı olmak zorunda değil! Jürilerin bu düşüncesiz ve acımasız tutumları, gelecek festivallerde daha çok niteliksiz yapımın yarışmasını sağlayarak sinemamıza ve izleyicimize daha fazla eziyet etmenin dışında hiçbir işleve sahip olmayacaktır!

Nar’ın ve Ümit Ünal’ın festival ile olan ilişkisini yukarıda toparladığıma inanarak –ki emsallerini zaten sosyal medyada pek çok farklı kalemden, türlü varyasyonları ile okuyabilirsiniz- filmimizin içeriğine doğru direksiyonu kırmak istiyorum! Öncelikle karşımızda Türk sinemamızda pek de emsaline rastlamayacağınız bir örnek duruyor. Ümit Ünal’ın nev-i şahsına münhasır sinemasının bir nevi özeti aslında Nar. Öyle ki, 9’u izlememiş olanlar ya da Kaptan Feza’ya burun kıvıranlar, senaryosunu Uygar Şirin’in yazdığı Ses ya da –yine ülkemizde pek sık yüzülmeyen sularda kulaç atan- Gölgesizler’i göz önünde bulundurarak sağlam bir çıkarım yapabilirler.

Kaldı ki, Nar oldukça derli toplu ve sanıldığı gibi izleyiciyi yormayan bir seyirlik! Çıkış noktası ise oldukça basit! “Yasal” yollar ile hakkını alamayan bir kadının, kendi imkanlarıyla kendi adaletini sağlama girişimi ile başlıyor hikayemiz. Asuman adındaki bu kadın, Sema adında bir doktorun vermiş olduğu kritik bir karar yüzünden mağdur oluyor. Doktor Sema’nın nöbetinde, Asuman’ın torunu hayatını kaybediyor ve yine iddia edildiği üzere Doktor Sema, suçlunun çocuğun annesi olduğunu öne süren asılsız bir tutanağın altını imzalıyor. Asuman’ın birincil amacı, yapılan hatayı telafi etmek –ya da kendi ileri sürdüğü şekli ile “kızını aklamak”! Tabi bunu sağlayabilmek için de kendi konumundaki birine göre oldukça sistematik bir plan kurmuş.

Bu adalet sağlama girişimi, Asuman’ın hesaba katmadığı belli başlı değişkenler ile rotasını şaşırıyor ve nihayetinde dört farklı karakteri tek bir oda içerisinde buluşturuyor. Her birinin farklı hedefleri var. Farklı kültürlere mensup, farklı dertleri olan ve hayata bambaşka açılardan bakan insanlar onlar! Daha kaba bir tabir ile sokakta aynı kaldırım üzerine basmayan, aynı yerlerde yemek yemeyen, bambaşka kültürlere ve bambaşka inanışlara sahip insanlar. Daha da önemlisi her birinin uzunca müddet gizlenmiş ve artık kendilerinin bile unuttuğu karanlık sırları mevcut!

Asuman’ın hem hesaplamada hem de muhakemelerinde yaptığı yanlışlıklar, gruptaki diğer üç kişinin de çözülmesinde adeta katalizör işlevi görüyor (sevdiğim tabirlerden biridir kabul ediyorum!) Böylelikle (hadi bakalım Nar’ı cümle içinde kullanmak için gün doğdu) nar taneleri gibi dip dibe olmalarına rağmen aslında birbirlerinden ne kadar uzak olduğunu anlayan; ya da bambaşka dünyalarda yaşamalarına rağmen aslında ne kadar yakın olduğunun farkına varan iki farklı küme oluşuyor. İlk kümenin mensupları Deniz ile Sema…Diğer kümeninkiler ise Asuman ve kapıcı Mustafa! Kabuk çatladığında, onlar da etrafa saçılıyorlar. Bu noktadan sonra makamlarının ya da mevkilerinin hiçbir anlamı kalmıyor!

Ümit Ünal, Nar’da bir taraftan sorumluluk bilincini, diğer taraftan toplumsal normların birey üzerine zorla giydirdiği birkaç beden büyük ya da küçük, taşıması zor kostümlere bürünmenin sıkıntısını; öte yandan sistemin içindeki mağdur sayısını azaltmak için verilen kritik kararları ve nihayetinde bütün bu kirlenmişliğin içerisinde hem kirlenmeden hem de bir bütün olarak kalabilmenin sıkıntısını oldukça konuşkan bir şekilde takdim ediyor izleyiciye.

İlk kırk dakikası ile, izleyiciyi koltuğuna mıhlama konusunda da en ufak bir sıkıntı çekmiyor. Ünal’ın gerilime her daim göz kırpan anlatımının da hikayeye taze kan depoladığını es geçmemek lazım. İlk yarısı itibarı ile Nar’ı eli yüzü düzgün bir gerilim örneği olarak kabul edebiliriz rahatlıkla! Ne zaman ki üç karakter arasındaki roller değişip, Asuman’ın hikayesinin aslı ortaya çıkıyor, işte o zaman ipler de iyiden iyiye gevşiyor.

Özellikle, Sema’nın sistemin ve duygusal hayatının kendisine biçtiği rollere dair Deniz’e ağzı kalabalık bir biçimde hayat bilgisi verdiği çözülme kısmı, meselenin ciddiyetini biraz zedeliyor. Filmin finaline doğru hareket kazanan bütün bu kıssadan hisse nutukları, bir noktadan sonra izleyiciye sıkıcı gelmeye başlıyor. Sonuç olarak dokusu bu derece farklı bir filmin, bildik ve ağızlara sakız olmuş kelamlara bu kadar sığınması ve Sema karakterinin bu kelimelerden güç alarak yaptığı acımasız taarruz, izleyicinin de filme yaklaşımını etkileyebiliyor. İşte ne yazık ki sinema izleyicisi olarak en nankör olduğumuz taraflardan biri de bu! Bazen sadece 2-3 dakika içerisine yayılan bir mevzu, izleyicinin filme yaklaşımını tamamen değiştirmeye yetebiliyor! Ama bazen de…

Neyse ki Nar’da böyle bir durum söz konusu değil! En kaba tabir ile Sema’nın kapitalizm üzerine sert gevelemeleri ya da sürpriz olamayacak kadar “sürpriz” sonu ile yüzümüzü yer yer ekşitse de; meramı konusunda sıkıntısı olmayan bir yönetmen filmi var karşımızda. Tabi hikayesi ve atmosferi dışında, Nar’ın tacını süsleyen bir diğer unsur da “oyunculuk”. Her ne kadar ağdalı Türkçesi ile usta oyuncu Serra Yılmaz’ı, “alt tabakanın mensubu” olan falcı Asuman karakterine bir türlü yakıştıramıyor olsam da Erdem Akakçe’nin hayat verdiği Mustafa karakterinin yer aldığı her sahneyi büyük bir keyifle izlediğimi itiraf etmeliyim. Yukarıda tırnak içerisindeki oyunculuk kelimesine –lar- çoğul ekini kondurmama sebebim ise, bu dört karakter içerisinde, sadece Akakçe’yi bir “tip” olarak izlemiş olmam.

Sözün özü odur ki, Nar, her fırsatta “öteki” kelimesini ağızlarına dolayarak, bu mevzuyu bile popülist maskeye büründüren ve iyice suyunu çıkaran Altın Portakal Film Festivali jürisinin öteye ittirmeye çalıştığı bir yapım! Bu tavır değişmediği sürece, Nar ve emsallerini mumla arayacağımız günler yakındır! Selim Demirdelen imzalı, Jehan Barbur’ün yorumladığı film müziğini de artı hanesine son bir çentik olarak ekleyeyim bir de…

Yazar hakkında: Fatih Yürür

İlk sinema deneyimi, bir Stephen King uyarlaması olan “Geri Döndüler” olmuştur. Yazmaya başladığı dönem ise aslen lise yıllarıdır. Saçma sapan korku hikayeleri kaleme almaktadır ve asıl amacı bir gün bunları görselleştirebilmektir. Çeşitli platformlarda oyun incelemeleri ve film eleştirileri yazar. Yaratmış olduğu RüyadaM adında bir animasyon ve çizgi hikaye karakteri bulunmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir