Nekromantik (1987)

post-6-1085740946Sadece euro-trash veya underground gore sineması için değil, bence, bütün korku edebiyatı için bir klasik var karşımızda. Nekromantik (1987), olabilecek en ucuz bütçelerden biriyle yapılmış bir istismar-vahşet sineması olmasının yanında, aynı zamanda Freud’sal temalar taşıyan, çok sert, kaba ve güzel bir görselliğe sahip, cinsellik, ölüm ve can sıkıntısını işleyen bir film.

Sapık sevgilisi ile birlikte basit bir hayat süren Rob, hayatını morga ceset taşıyarak kazanmaktadır. Trafik kazalarında bulduğu cesetlerin bazı kısımlarını koparıp evine getirip kavanozlarda saklar. Son derece sıkıcı ve endüstriyel bir mimariye sahip olan apartman dairesinde Rob, ölü hayvanlar ve ceset parçalarından oluşan koleksiyona sahiptir. Bir gün eve bir kanal kenarında bulduğu çürümüş bir cesetle çıkagelir! Rob’un sevgilisi, cesetin cinsel organının içine metal bir boru monte ederek bu çürümüş cesedi Rob ve kendisi icin eşi bulunmaz bir seks oyuncağı haline getirir. Ancak Rob’un bu pislik ve kokuşmuşluk içindeki cenneti, Rob işini kaybedince bir anda başına yıkılır. Bencil ve materyalistik sevgilisi, seks oyuncaklarını da yanında götürerek Rob’u terk etmiştir. Artık iyice içine kapanan ve yalnızlıkla beraber cansıkıntısı en büyük düşmanı haline gelen Rob, kendini vahşet filmlerine, hayvanlara eziyet etmeye, fahişelere ve mezarlıkta sekse verir…

Film ilerledikçe daha da yoldan çıkıp, aşırılıklarına devamlı bir yenisini ekliyor. Hakikaten lafını hic çekinmeden söyleyen bir film diyebiliriz Nekromantik için. Ayrıca normal bir durum anlatılırken bile film normal bir çizgi izlemiyor. Mesela tuvalete girip işeyen bir adamı anlatırken, film, pisuarın bir karış dibinden işeyen adamın cinsel organını gösteriyor seyirciye. Aslında Nekromantik, kesinlikle toplumsal ve ahlaki değerlerden sıyrılarak insanın nihilist doğasını bütün çıplaklığıyla yansıtmak isteyen bir film. Bu görsel tavrının yanında son derece tekdüze ve minimal bir müzik filme eşlik ediyor (ki hayranım bu soundtrack’e, özellikle ilk parçaya). Müzik, Rob’un iç dünyasını anlatmak adına çok önemli. Belki de bu müzik olmasa Nekromantik böyle bir kült klasik olmazdı diyebilirim. Zaten en rezil Alman vahşet filmlerinde bile müzikler muhteşem iken, Nekromantik’in müziği gerçekten gelmiş geçmiş en iyi korku filmi müziklerinden biri olmaya aday.

nekromantik2

Filmin yönetmeni Jorg Buttgereit hem Almanya’da, hem de dünyada bu filmden sonra yavaş yavaş kült statüsüne ulaşmış bir yönetmen. Nekromantik, Buttgereit’in ilk filmi. Nekromantik‘in devam filmi Nekromantik’in çizgisine ulaşamasa da, Der Todesking (1990) ile muhteşem, şok edici bir başyapıta daha imza atıyor Buttgereit. Buttgereit’ın edinmesi en kolay filmi Schramm (1994) da izlemeye değer bir seri katil hikayesi.

Filmin son 15 dakikası belki de bazı izleyicilerin moralini bozacak, ama kesinlikle çok basit, çok sanatkarhane, iğrenç olsa da zerafet taşıyan, sadist olsa da insancıl olmayı anlatan ve şok şok şok edici bir 15 dakika! (Dikkat spoiler, filmin sonunu izlemeden okumayın!..)

Rob kendini bıçaklayarak intihar ederken bir yandan mastürbasyon yapar, cinsel organından kanlar fışkırır. Son derece dokunaklı bir müzik eşliğinde Rob’un intiharı, bir tavşanın gerçekten kesilip derisinin yüzülmesini tersten gösteren bir başka sahne ile iç içe montajlanmıştır. Bu şok edici sekansın üzerine, özellikle filmin artık en en sonundaki final sahnesi, ve son kare ile birlikte final müziğinin girişi de sinema tarihindeki en güzel finallerden biri… Hayran oluyoruz, saygı duyuyoruz…

Yazar hakkında: Can Evrenol

2007 yazında tamamen kendi imkanlarıyla, doğup büyüdüğü mahallede, arkadaşlarının da yardımıyla çektiği SANDIK adlı kısa film, ''Fantasia Film Festival'', ''BIFFF'' ve ''Frightfest'' ve dünyanın en önde gelen korku ve fantastik film festivallerine seçildi. Londra’da Middlesex Üniversitesi’nde ''Moving Image'' master'ı yaptı.

5 Yorumlar

  1. Murat Kızılca

    Buttgereit’ın başyapıtı.

  2. Nekromantik’i bir arkadaşımın “Bunu izle” demesinin ardından hiçbir ön bilgim olmadan izledim. Büyüleyici ve çarpıcı bu filmin hakkında neler yazıldığını merak edip, ilk olarak Öteki Sinema’ya baktım. Can Evrenol’un bu yazısı dışında genel yorumlar: filmin iğrençliği, şiddeti, erotizmi üzerineydi. Film için psikanalitik bir yorum yapılmamıştı.

    Filmin oedipal düzleme kurulduğu, Freudyen okumaya açık olduğu belliydi fakat başından sonuna kadar devamlılığı olan bu alt metnin çıkarımını yapmak bir iki saat düşünce ve tekrar tekrar sardırarak izlemenin ardından parladı. Derinlemesine psikanalitik çözümleme yapacak kadar ‘birikimim’ olduğunu düşünmesem de film hakkında böyle bir yorumun olmaması beni bir şeyler yazmaya sürükledi. Belki de buradan ilerleyerek Nekromantik, daha yetkin bir çözümlemeye taşınabilir.

    Başlangıç: filmi izlemeden okuyanların seyir zevkini kaçırabilir.
    Ön not: bütün yazı boyunca biriken imgeler yazının sonunda birleşecektir.

    Film, vajina ile açılır. (kadının işemesi) Ardından bir çiftin kaza yaptığını görürüz. Joe’nun Sokak Temizleme Acentesi burada hayatımıza girer. Daha sonra acentede çalışan kişilerin yaptığı iş hakkında bilgi sahibi oluruz.

    Esas oğlan Robert’in evine girip, birkaç genel görüntü ile ön bilgi ediniriz. Robert’in sevgilisi küvette tabiri caizse kan banyosu yaparken, televizyonda ‘fobi’ler üzerine bir konuşma yapılıyordur. TV’de konuşan Dr. Laskowski şunları söyler: “ Örümcekler, görünüşlerinden dolayı -ki aslında çok yararlı hayvanlardır- (Burada Robert’in sevgilisi Betty, küvette ayağa kalkar ve bu sözler ile çırılçıplak bir kadın üst üste biner!) pek çok insanda fobiye neden olur. Bu fobiler patalojik korkunun şeklini alır. (Kamera salondaki Robert’e doğru kaymaya başlar) Bu insanlar bazen iyileştirilebilirler; şok terapisi ve ya duyarsızlaştırma ile.. Bir vaka hatırlıyorum; hastanın eline bir örümcek koymuştum ve fobisi hemen iyileşmişti. Daha sonra bu hayvanlarla çok yakın ilişkiler kurdu, tarantulalar beslemeye başladı. (Robert’in durumuna dair ilk ipucu) Bu gösteriyor ki; bu tip bir terapi, benzer nefretlerin (!) tedavisinde de kullanılabilir. Örneğin; kir kokusu, dışkı ya da cesetler (!) …

    Şimdi de bir alıntıyı dinleyelim;

    “Abraham’a (1922) göre örümcek, rüyâda annenin sembolüdür; şöyle ki örümcek korkusu, anne ile cinsî münasebet korkusu ve kadın tenâsül aleti karşısında duyulan ürküntü olarak ifade edilir.”

    Psikanaliz açısından anne ile cinsel ilişki korkusu ve onun cinsel organına tekabül eden örümceğin burada kullanılması elbette tesadüf değildir.

    (filmin ilerleyen dakikalarında buraya tekrar atıfta bulunacağız.)

    Doktor, bunun tam olarak kanıtlanamadığını, yalnızca bir başlangıç olduğunu söylerken kamera zoom yapar ve Robert’in gözlerine yaklaşır. Bu sırada dissolve efektiyle, Robert’in gözleri ve bir tavşan görüntüsü üst üste bindirilir, görüntü tavşanda netleşir ve devam eder. (Robert’in flashbacki) Bahçıvan pantolonlu bir adam, kafasını iki kere okşadığı (!) tavşanı alır ve boğazını deşer. Bu adam Robert’in babasıdır ve bu olay da Robert’in ilk korkusudur.

    Daha sonrasında ise adamın tavşanın karnını deşmesi ve Robert’in evindeki kadavranın karnını deşmesi çapraz kurgu ile gösterilir ve bu bizi koşullar. Adam tavşanın iç organlarını çıkarır; Robert de kadavranın.. Burada aklımıza doktorun söyledikleri geliyor: “Bu insanlar bazen iyileştirilebilirler; şok terapisi ve ya duyarsızlaştırma ile.. Bir vaka hatırlıyorum; hastanın eline bir örümcek koymuştum ve fobisi hemen iyileşmişti. Daha sonra bu hayvanlarla çok yakın ilişkiler kurdu.” Robert’in burada korkusunun üzerine giderek onu duyarsızlaştırdığı görüyoruz. Filmin ilerleyen dakikalarında da onlarla cinsel ilişkiye girerek yakın ilişkiler kurduğunu! Buna mukabil, örümcek korkusunu yenen hastanın evinde tarantula beslemesi gibi, ceset korkusunu yenen Robert de evinde ceset besliyor diyebiliriz.

    Bütün halinde bir erkek cesedi çıkaran Joe’nun elemanları , onu morga taşırlar. Robert ise cesedi alıp evine götürür. Bu da sevgilisine sürpriz niteliğindedir. Olağan üstü bir sevişme sahnesi ve onu destekleyen müthiş bir müzik ile adeta bir dans gösterisi izliyoruzdur. Filmin çok büyük bir aşk filmi olduğunun kanıtı bu sahne diyebilirim.

    Bu arada Robert, cesedin sol gözünü sevişirken yerinden söker. İlerleyen sahnelerde ise bu gözün kanaması aralıklarla gösterilir. Şimdi en baştaki kazaya dönersek eğer; kaza yapan çiftten erkek olanın kasa sırasında sol gözünün çıktığını hatırlayacağız. (bunlar aklımızda kalsın)

    İşler karışır. Robert çalıştığı yerden kovulur. Sevgilisi ile tartışmalar başlar. Betty, Robert’i terk eder (cesedi de alarak) ve Robert psikolojik bir bunalıma sürüklenir.

    ..

    Robert küvette, vücudunun tamamı suda olacak şekilde durmaktadır. Bu görüntüyü de anne rahmine dönüş isteği olarak açıklayabilriz. Robert’i sinemaya bir dehşet filmine gider. Bu ona oldukça sıkıcı gelmektedir. Filmdeki beyaz elbiseli kovalanan kadın da Robert için anne motifi diyebiliriz. (beyaz elbisenin bunda rolü büyük)

    Eve gelen Robert birkaç hap alır ve uykuya dalar. Rüyasında beyaz elbiseli bir kadın, yani annesi yanına doğru elinde siyah bir kutuyla yaklaşır. Anne, siyah kutudan çıkan kesik başı Robert’e verir. Bu Robert’in babasının başının temsilidir. Kelle, siyah kutuda sorunların temsili iken, anne beyazlara bürünmüş, saf ve temiz olarak durmaktadır.

    Aralarında birbirlerine atarak dolaştırdıkları kesik baş ile ikili, olabildiğince mutlu bir tablo çiziyordur. Fakat Robert’in uyku haline geldiğimizde acı çektiğini görürüz. Rüyada bu kadar mutluyken, uyku halinde çekilen bu acının sebebi,baba ile hesabın görülmemiş olmasındandır. Bu arada rüyada, Robert’in tek gözü yoktur. Tıpkı ceset ve filmin başında ölen adam gibi. Bunu oedipus efsanesiyle bağdaştırmak mümkün. Annesiyle ilişkiye girdiğini öğrenince gözlerini oyan Oedipus gibi, filmde de olmayan tek göz, farkında olunmayan, bilinçaltı oedipusa tekabül ediyor olabilir.

    Robert’in mutlu olan rüyasının reel hayatta kâbus gibi görünmesinin ardından kadraja tekrar beyaz elbiseli bir kadın girer. Beyaz elbiseli anne içeren rüyanın ardından ekrana gelen beyaz elbiseli fahişe, tesadüf olmasa gerek. Sonrasında Robert fahişe ile anlaşır ve onu mezarlığa becermeye götürür. Yalnız, sıradan bir mezarda değil, annesinin mezarının üzerinde. Bunu ise Robert’in “şu mezar” diyerek yön vermesinden anlayabiliriz. Sıradan değil spesifik bir mezardır bu. Ve kadının bir önceki rüya sahnesindeki ‘anne’ ile aynı tarz beyaz elbise giymesini de katabiliriz. Robert, temsili annesini , annesinin mezarında becerecektir. Fakat fahişe canlıyken erekte olamayan Robert, onu önce öldürür daha sonra becerir.

    Sabah olunca, ölü fahişenin başının mezar taşının üzerinde olduğunu görürürüz. Hemen yanı başında ise bir gonca gül vardır. Gonca gül de fahişenin anne temsili olduğunu kesinleştirir. (Tıpkı Citizen Kane filmindeki gibi.. Orada da ‘ROSEBUD’ üzerinden bir anneye dönüş, onun yerini doldurma hikayesi anlatılır ve erken yaşta anneyle birlikte kaybedilen, anneyi temsil eden kayağın adı olan ‘rosebud’ gonca gül demektir)

    Robert’in sorunun çözülmesine bir adım kalmıştır. Onu da tamamlayan, Robert’i fahişe cesediyle basan bahçıvan pantolonlu adamdır. Tahmin edeceğimiz üzere bu adam, en başta gördüğümüz (flasback) bahçıvan pantolonlu Robert’in babasının imagosudur. Bir başka deyişle Robert, annesiyle geçirdiği cinsel deneyimin ardından babasına yakalanmıştır. Bu ön görüyü tamamlayan olay da Robert’in kürekle vurarak adamın kafasını vücudundan ayırmasıdır. Tıpkı rüyadaki babasının kellesi gibi!

    Başsız ceset yerde can çekişirken arkada bir mezar taşı görürüz. Orada “EWIGER FRIEDE” yazmaktadır. ‘Hiçbir şey, hiçbir sahnede öylesine değildir’ anlayışından yola çıkarak bu kelimeleri Google’a yazdığımızda, Kant’ın “ZUM EWİGEN FRIEDEN” isimi (mezar taşında sadece ‘n’ harfleri eksik) eserine rastlıyoruz. Bunun da dilimize çevrildiğinde ‘ebedi barış’ anlamına geldiğini görüyoruz. Bunu da cinsel ilişkiye girilen anne ve öldürülen baba ile ailede ‘barış’ın sağlanması şeklinde açıklayabiliriz.

    Robert’i elinde bir kırkayak ile görürüz. Burada filmin en başındaki doktorun söylediklerini tekrar hatırlamamız gerekir: “ Bir vaka hatırlıyorum; hastanın eline bir örümcek koymuştum ve fobisi hemen iyileşmişti.” Robert’in elindeki tırtıl, bu örümceğin ‘yerine koyma’sıdır; anlam bakımından bir fark yoktur. Sonuç olarak dolaylı yönden anneyi temsil eden bu tırtıl, Robert’in annesiyle barıştığının, korkusunu yendiğinin kanıtıdır. Robert artık özgürdür, tıpkı o sahnede gösterilen uçan kuşlar gibi…

    (Burada araya giren bir sahnede Robert, İsa’yı çarmıha germektedir. Baba ve oğul inancının bir temsili olarak babasını cezalandırır, kendi günahlarının kaynağı olan babasından ve onun günahlarından arınır)

    Rüyadaki mutluluğun kaynağı gerçek hayatta da gerçekleştirilmiştir artık. Robert, rüyasındaki gibi mutludur ve bu mutluluk, rüyasındaki sevinç gösterilerinin benzeriyle tekrar edilir. Ben de burada Robert’in mutluluğuna ortak olmadım değil…

    Ve sinema tarihinin en iyi sonları arasına girebilecek muhteşem bir final. Robert kendini bıçaklarken bir yandan da erekte olup orgazm olmuştur. Bıçak darbeleri ve boşalma görüntüleri art arda verilir. Bir yandan da babasının tavşanı kesme sahnesi tersi şekilde okutulmaktadır. Robert kendini bıçakladıkça, tavşan hayata dönmektedir.

    Belki de en başta tavşan ölmeseydi Robert de yaşayacaktı;
    Tavşanın yaşaması içinse Robert’in ölmesi gerekiyordu…

  3. bu kadar güzel yorumlanabilir bu film ancak,
    seyrettım bugun ilk defa ,kanım dondu,garip düşünceler sardı beynimi,bazı kısımları anlayamadım,tekrar izledim,ama senın yaazını da okuduktan sonra taşlar yerine oturdu,çok farklı bir dünyaya girdim ve cıktım,ne desem kii,çok fazla etkilendim…

  4. oktay üşenmeyip filmi baştan sona anlatmışsın.. KOCAMAN TEBRİK SANA! öh!!

  5. oktay baba harikasın üniversitelerde tez olarak okutulacak derecede açıklamışsın filmi,tebrikler

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: