Nerede O Eski Bayramlar!

 1991 ya da 1992 senesiydi. Sabi sübyan olan ben o vakitler ortaokula gitmekteydim. Malum yıllar VHS ve Betamax devri olmakla beraber ben de günde 3 ya da 4 film izleyerek yegane hipnotik ayinimi gerçekleştirirdim zira o yıllarda benim için algının eşiğinden atlamak film izlemek ve Amiga 500’ümde oyun oynamaktı. Film izlemek derken de efendim, Fulci’ler, Soavi’ler, Bava’lar, Romero’lar havada uçuşuyor. Tabi neler izlediğimi ve kimlere ait olduğunu akıl baliğ olup sadece izlemekle yetinmediğim bir bünyeye kavuştuğumda araştırarak ortaya çıkarmıştım.

Öteki Sinema için yazan: Ozan Özpay

Yine film izleme seansına başlayacağım bir günün huzuru içime dolmuşken ebeveynlerin evde olması sebebiyle garip bir panik halindeydim. Çünkü onlar, yani ikisi de çalışırdı ve öğle ile akşam arası bana aitti. Panik halinin sebebi ise ebeveynlerin aslında videoda film izlememeleri fakat izleyecekleri tuttuysa da benim izlemek istediğim filmlerin her defasında güme gitmesinin verdiği korkuydu. Neyse fertler korku filmi izlemeye ikna edilir fakat uyulması geren bir şart konmuştur ortaya, maskeli, pıçaklı ve kan revan içinde geçen bir film alınmayacaktır. He tamam, evet denilip bir şekilde video kaset kiralanan dükkana doğru yola koyulur. Eşikten adım atılır ve o uçsuz bucaksız dünyaya girilerek sıradan dünya sıcak yaz güneşi altında terlemeye terk edilir. Kaset rafları arasında sınırları olmayan boş araziye baharda serpilen sıradan bir ağacın sıradan bir çiçeği gibi bünye atılır. Ne verilen sözler ne de yapılan anlaşmaların artık bir anlamı vardır. Zamanında da artık belgesel izleyeceğime dair tehditkar telkinleri bir kılıf uydurup nasıl ‘zombi’ filmi izleme formuna soktuğum düşüncesinin verdiği rahatlığın etkisi de vardır bunda tabi. Kaset incelemeleri ve sonrasında bal kabağı ve bıçak formundan oluşan değişik, anlam veremediğim bir film dikkati çeker. Halloween… Tarafımdan tam da istenen fakat ebeveynlerin sansür mekanizmasından asla kurtulamayacak bir filmdir. Düşünüp taşındıktan sonra bu film alınır eve götürülür. Her türlü ikna denemesi boşa çıkar, potansiyel kan gölü olma ihtimalinden uzak, sapık, manyak içermeyen bir gerilim filmi alma şartı ile tekrar kasetçinin yolu tutulur. Bin bir türlü söylenme ve hayal kırıklığı ile birlikte kaset kutularındaki kapaklara bakarak rasgele bir film seçilerek tekrar evin yolu tutulur. Kapağında bir maymun olan ‘Tutku’ isminde bir film seçilmiştir, izlenir, ebeveynlerin takdir nidaları yükselir ama benim aklım halen diğer filmdedir ( Tutku isimli filmin çok sonraları George Romero’nun 1988 yapımı Monkey Shines isimli filmi olduğu anlaşılacaktır, ecnebi filmlere Türkçe isim bulma timine selam olsun bu arada). Ertesi gün ebeveynler işe gitmiştir ve yalnızlığın verdiği sonbahar havasında yere düşen yaprak hafifliğinde o film tekrar alınır, izlenir ve hayat bir daha eskisi gibi olmaz.

Halloween lobby (7)Dark Star ve Assult Precinct 13 filmlerinde yönetmenlik ve teknik anlamda kendini çok geliştirdiğini düşünse de, John Carpenter stüdyo sistemi içerisinde umduğu ilgiyi göremez ve daha çok çalışması gerektiğini anlar. 1978’den sonra her şey değişir, belki de yönetmenin kariyerindeki en önemli yıldır.

1977’nin sonunda Carpenter, aklında yeni bir istismar filmi düşüncesi olan bağımsız film yapımcısı ve dağıtımcısı İrwin Yablans tarafından işe alınır: “O sıralar Milan’da bulunmaktaydım, aniden bebek bakıcılığı ile ilgili bir şeyler yapmamız gerektiğini düşündüm. Güzel kızları bir araya getir ve onları terörize et. Ortak bir payda var, birçok kişi bebek bakıcılığı yapmıştır ya da yapmış olan bir tanıdığı vardır. John’u çağırdım ve bu fikirden çok etkilendi. John Carpenter daha sonra bu konuşmayı hatırlar ve bu yeni projenin gerçek bir potansiyelinin olduğuna karar verir:

“Yapımcının ilk olarak bunun hakkında benimle konuşmasıyla başladı her şey: “Bebek bakıcılarını öldüren bir adam hakkında film yapmak istiyorum. İsmini The Babysitter Murders koyacağız.’’ İşsizdim ve tamam, yapacağız dedim. Bana, ‘’Hadi filmi Halloween gecesi çekelim çünkü Halloween, ‘Bogeyman’ için mükemmel bir zaman *(Muir 2000, 12-13).”

John Carpenter’ın Halloween’i öyle bir film ki, oyuncu yönetiminden sinematografisine, müziğinden senaryosuna bu kurucu elementler üzerine harika bir şekilde inşa edilmiştir. Filmin tüm atmosferi çok büyüleyici ve bu faktörler doğrultusunda yüksek kalite bir yapımın da ötesindedir. Basitçe ifade etmek gerekirse, Halloween 90 dakikalık sipariş edilmiş en üst seviye kabuslarınızdır, izleyicisini belirsizlik ve korku dolu bir dünyaya taşıyan bir korku filmidir. Şimdiye kadar yapılmış en korkutucu filmlerden birisidir (Muir 2000, 75).

Tobe Hooper’in 1974 yapımı Texas Chain Saw Massacre filmi ilk adımı atarak korku türü içinde, gençlerin bir katil tarafından kovalanarak öldürüldüğü Teen Slasher alt türünün habercisi olacaktır. 1978 yapımı John Carpenter’in Halloween’i ise belki de sinema tarihinin en ölümsüz karakteri olan Michael Myers’i bize sunarak peşi sıra gelecek seri katillerin ağa babası ve bir nevi milattır.

Halloween lobby (3)Film, bizde Cadılar Bayramı olarak adlandırılan ve ecnebilerin 31 Ekim gecesi kutladıkları aslında bir Pagan geleneği olan Halloween gecesinde başlar. Altı yaşındaki Michael, bilmediğimiz bir nedenle evin üst katında sevgilisiyle ‘aşne fişne’ yapan ablasını bıçaklayarak öldürmesiyle başlar. Akabinde Michael bir akıl hastanesine konulur ve Donald Pleacense’nin canlandırdığı Dr. Loomis’e emanet edilir. Aradan 15 yıl geçer ve yine bir Halloween gecesi hastaneden kaçan Michael Haddonfield’e dönerek icraatlarına kaldığı yerden devam eder.

Etkili bir biçimde tüm bu bileşenleri kullanan Halloween birkaç filmin başarabildiği bir zekaya sahiptir: Çağdaş ve teknolojik dünyamızı tahlil eder. Halloween’de insanlar tarih öncesi mağaralardaki akrabaları gibi var olurlar. Bilim, ilaçlar ve psikoloji, insanoğlunun kullandığı teknolojik ve sosyolojik araçlar bugün; yağmur, gök gürültüsü, yıldırım gibi olayların insanlar üzerinde yarattığı korkuyu bu filmde açıklamakta çaresiz kalmaktadır. Dr. Loomis bir psikiyatrist olarak başarısız olmuştur, 15 yıl geçse bile Michael Myers’i tedavi edemez, onu anlayamaz. Halloween’deki rolü aslında bir doktor değildir. O bir şövalye ya da bir avcıdır, dışardaki Ejder’i yola getirecek bir insandır. Ya Michael Myers? Myers Psikolojinin açıklayabileceği rasyonellikte birisi değildir. Hiçbir şey ona acı veremez, tedavi edilebilir bir hastalığı ya da teşhisi yoktur ve Dr. Loomis canavarı, bilimin açıklayamayacağı bir varlık olarak tanımlar, atalarımızdan birinin zamanın başlangıcında böyle olduğu gibi: Myers sadece basit bir şekilde şeytanın kendisidir.

Bu, Halloween için herhangi bir analizde önemli bir ayrımdır, çünkü günümüz Amerika’sında ‘şeytan’ daha çok ölüdür. Şeytan artık varlık gösteremez. 1999’da Colorado’da okul arkadaşlarını vahşi bir şekilde öldüren Columbine ergenleri medya ve psikologlar tarafından ‘şeytan’ olarak isimlendirilmediler. Bunun yerine ‘çevre tarafından imal edilmiş bir ürün’ ya da ‘rahatsız’ olarak isimlendirildiler. Aynı şekilde bu tür suç işleyen kişiler ülkenin hiçbir yerinde ‘saf ve basit bir şekilde şeytan’ olarak anılmadılar. Bunun yerine alkole, uyuşturucu bağımlılığına, çocuk tacizine olan genetik yatkınlığın bir sonucu olarak kaldılar. Bu suçları işleyenler ‘şeytani’ kişilikler olarak kınanmadılar, fakat kendi yollarında acınacak kişiler olsalar dahi açıklanabilir, anlamlandırılabilir kişiler olarak görüldüler. Halloween’in Michal Myers’ı ise kararlı bir şekilde farklı bir yaratık.

Halloween lobby (5)O açıklanamaz. Yakın mesafeden altı defa vurulmasına rağmen hayatta kaldı. Tekrar ve tekrar öldürmeye devam etti, fakat kimse sebebini bilmiyor. Ondan koşarak kaçsanız dahi yürüyerek bir şekilde sizi yakalamayı başarır. Korunmak için pencereyi kapatmayı düşünüyorsanız onun zaten içeride olduğunu bilmelisiniz. Sizi izler ve sizi yakalayacak en uygun zamanı sabırlı bir şekilde bekler. O ilkel şeytanın mükemmel şekil almış halidir: kurbanları asla kaçamayan ve yeni şeyler öğrenen bir ‘Öcü’. Rasyonel bir bakış açısı ile düşünen bir yaratığın olması bizler için korkunç bir durumdur, çünkü toplum olarak açıklanamayan, rasyonel olmayan ya da daha kötüsüyle karşılaşmaya alışık değiliz.

Haddonfield banliyösü sakinleri için Myers tabi ki Halloween kutlamalarını birbirine katan bir Öcü Adam’dır. Buna ilaveten Hitchcock’un psikiyatristinden farklı olarak Carpenter’ın psikiyatrist topluluğunun temsilcisi olarak sunduğu Dr.Sam Loomis uzun zaman önce anlamaya çalışmaktan ya da rehabilite etmekten vaz geçmiştir. Filmin ikinci sahnesinde Loomis, Myers’ı tutarlı bir şekilde ‘O’ olarak adlandırır ve onun hastaneden kaçtığını öğrendiğinde tepkisi ‘Şeytan gitti!’olur ve kesin bir şekilde kendisini kurbanlarının yanına yerleştirir. Silahını ateşlemek için Myers’ın ölü bedeninin olması gereken yerdeki boşluğu gören Doktorun kesinlikle tavrı bu yöndedir **(Smith 2004, 36).

Halloween lobby (2)Korku türü tarihine bakıldığında, özellikle Teen Slasher alt türü içinde yer alan bazı seri katillerin kült bir figür haline geldiği görülür. Wes Craven’in A Nightmare On Elm Street’i (1984), Tobe Hooper’ın The Texas Chain Saw Massacre’si(1974), John Carpenter’ın Halloween’i gibi yapımlar, tek film olarak çekildikten sonra seri haline gelmiştir. Leatherface, Freddy Krueger, Michael Myers gibi karakterler hayran kitleleri tarafından kült haline getirilerek adeta ölümsüz hale gelmişlerdir. Teen Slasher alt türünün muhafazakar bir alt metni olup olmadığı tartışıladursun, toplumun belli bir kesiminde bu katillerin katharsis mekanizmasını çalıştırıp, kahraman ya da düşman kavramlarının nasıl yer değiştirdiğini de görebiliriz. Amerikan tipi aile değerlerinin yüceltilmesi, “diğerlerine” karşı duyulan tedirginlik ve korku, soğuk savaşın verdiği psikolojik yıpranma ile beraber Reagan döneminde zirveye ulaşır. Bu ruh hali, bu dönemdeki Amerikan sinemasını da yoğun biçimde etkiler. Teen Slasher alt türü bu dönemde çok popülerdir. Aile değerlerine bağlı olan erdemli genç her zaman kazanacaktır. Başı çeken bu “manyak”, kötü adamlar, sistemin yarattığı, gençlere ders veren adeta anti kahramanlar gibi de görülebilir. İşin bir de ironik tarafı vardır tabi ki, Texas Chain Saw Massacre’de olduğu gibi, Amerikan taşra zihniyetine, bu dönemin yücelttiği aile değerlerine ve yeniliklere kapalı bir topluma yapılmış bir eleştiri olarak da okunabilir. Reagan döneminin sinema ayağında, öcülerden oluşan bir grup anti kahraman üzerine düşen görevi layığı ile yerine getirmiştir.

Halloween lobby (4)1978-1980 yılları arasında çekilen John Carpenter’ın Halloween ve Brian De Palma’nın Dressed To Kill (Öldürmeye Hazır) filmleriyle, aynı dönem çekilen iki muhafazakar Vietnam filminin Michael Cimino’nun Deer Hunter (Avcı), Francis Ford Coppola’nın Apocalypse Now”(Kıyamet) ortaya çıkışı tesadüf değildir. Bu filmlerin dördü de, eril iktidar ve sağ kanat şiddetin kadınlara ilişkin ‘gerici’  betimlemeleriyle ayırt edilir ve söz konusu dönem içinde Amerikan kültürünün girdiği bir dönemeci haber verir ki, bu dönüşün çizdiği yörünge, Reagan’lı 80’lerde Yeni Sağ’ın Amerikan siyasetinde itici bir güç olarak yükselmesi ve militarizmin taze bir güç kazanması ile kesişecektir.

Halloween ise film analizi yönünden o kadar da unutulmaz değildir. Halloween zarif ve basittir ve dayandığı en önemli nokta hikaye anlatımıdır. Filme dair birçok okuma yapılabilir, gerçekten Michael Myers’ın korkunç yansımaları her bir izleyici için başka şeyler ifade edebilir. Bu boş, soluk yüz tüm derin korkularımızın bir deposudur ve ne düşünüyorsak o anlama gelebilir. Michael basitçe hastaneden kaçmış bir akıl hastası olabilir, ölümcül muziplikler yapan yetişme çağındaki tutuklanmış bir çocuk, ya da saf şeytanın kendisi bile olabilir. Halloween’den kalan önemli şey onun ne sunduğu değil birçok farklı yorumlamalara sebep olmasıdır. Üzerine en çok analiz yapılan filmlerden birisidir ve kabusların diliyle konuşur, her zaman korkunun soğukluğunu içimizde uyanık tutacaktır.

Kaynakça:

*Muir, J. K., The Films of John Carpenter, McFarland Company, North

Carolina, 2000.

**Conrich, I., Woods, D. (Ed.), (2004), The Cinema of JOHN CARPENTER

the technique of terror, Smith, S. “A Siege Mentality? Form and Ideology in

Carpenter’s Early Siege Films”, Wallflower Press, London, 2004, ss. 35-48.

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir