Netflix Türkiye’deki En İyi Korku Filmleri

Netflix’in Türkiye’ye gelişini, nihayet televizyonum herhangi bir oynatıcı vs. bağlamadan da işe yarayacak diye sevinerek coşkuyla karşıladım. İlk günden beri de ortak bir üyelikle yakından takip ediyorum. Evet, ilk başlarda cılız kalan “korku filmleri” bölümü bir parça hayal kırıklığı yaratmıştı ama gerçek suçları merkezine alan belgeseller, yeni hastalığım ‘stand-up’ gösterileri ve ‘guilty pleasure’ hanemin değişmezi polisiye diziler ile yeterince tatmin edici bir seyir deneyimi yaşıyordum. Netflix’in -ABD başta olmak üzere- diğer ülkelerdeki portföyünde yer alan görece zengin korku filmleri seçkisinin, Netflix Türkiye’deki arşive de zamanla yansıyacağını düşünüyordum ama oldukça uzun bir süre çöp korkularla idare etmek zorunda kaldık. Nihayet geçtiğimiz yıl ile birlikte kendine çeki düzen vermeye başlayan korku filmleri bölümü, korku türüne de alan açan Netflix Orijinal filmleri ve dizileri sayesinde ufaktan zenginleşmeye başladı ve artık “Netflix Türkiye’deki En İyi Korku Filmleri” başlıklı bir liste hazırlamanın da zamanı geldi sanki.

Şimdi böyle bir liste hazırlamanın birtakım zorlukları var, o yüzden bazı sınırlar belirlemek gerekiyor. Netflix Türkiye’deki korku filmleri bölümünde kimi korku klasikleri değişmeli olarak yer alıyor. Örneğin geçmiş aylarda izleme imkânı bulduğumuz Jaws (1975) veya The Thing (1982), şu anda yok. Belki ileride yeniden eklenebilir, bilemiyorum. O yüzden klasikleri yakaladığınız anda tekrar izleyin önerimin eşliğinde, an itibariyle yayında olan The Shining (1980) veya Rosemary’s Baby (1968) gibi artık herkesin ezbere bildiğini düşündüğüm korku klasiklerini liste dışı bırakıyorum. Benzer bir uygulama 2010 öncesi filmler için de uygulanıyor. Dolayısıyla onları da liste dışı bırakıyorum ama eğer izlemediyseniz an itibariyle yayında olan The Host (2006), hâlâ favori Türk korku filmim olan Küçük Kıyamet (2006), Murder Party (2007) ya da The Guard Post (2008) gibi filmleri kaçırmayın. Söylememe gerek yok ama korku dizileri de liste dışı; ancak The Haunting of Hill House (2018) adlı diziyi her korkusever mutlaka izlemeli notunu da önemli bir ek olarak buraya iliştiriyorum.

Şu anda Netflix Türkiye’nin korku filmleri bölümünde 2010 ve sonraki yıllara ait tam 73 film bulunuyor. Aşağıdaki listeyi bunlar arasından seçerek oluşturdum.

Not: Filmler tarih sırasına göre dizilmiştir.

Kristy (2014)

Alüminyum folyodan yapılmış elişi maskeler takan bir çete, Justine isimli üniversite öğrencisinin peşine düşer. Genç kızın, neden peşinde olduklarını anlayamadığı katillerle, tatil nedeniyle tamamen boşalan kampüste yaşadığı ölüm kalım savaşını anlatan Kristy, özellikle ‘slasher’, ‘home invasion’ ve ‘hoodie terror’ alt türlerini sevenler için biçilmiş kaftan.

Creep (2014) ve Creep 2 (2017)

Geveze Mumblegorelar arasındaki favorilerimden Creep ve devam filmi Creep 2, Amerikan bağımsız sinemasının öne çıkan isimlerinden Mark Duplass ile Patrick Brice ortaklığından doğan müthiş eğlenceli filmler. Diyalog ağırlıklı filmlere karşı bir alerjiniz yoksa her ikisine de bayılacaksınız.

The Invitation / Davet (2015)

Çok fazla bilinmese de on numara bir boks filmi olan Girlfight (2000) ile iyi bir kariyer başlangıcı yapan Karyn Kusama, daha sonra Æon Flux (2005) ve Jennifer’s Body (2009) gibi zayıf örneklerle süslediği filmografisinde The Invitation ile (şimdilik) zirve yaptı diyebiliriz. Son yılların en etkileyici tek mekân korkularından biri olan The Invitation, ince ince işleyerek, adım adım yükselttiği gerilimi, önce patlamaya hazır bir bomba haline dönüştürüyor, müthiş finalinde de acımadan patlatıyor.

The Similars / Benzerler (2015)

Isaac Ezban’ın yazıp yönettiği Meksika yapımı filmde; 1968 yılının fırtınalı bir gününde Mexico City yakınlarındaki şehirlerarası bir otobüs terminalinde Godot’yu bekler gibi otobüs bekleyen bir grup yolcunun başından geçenler anlatılıyor. Unutulmaz dizilerden Alacakaranlık Kuşağı’nın herhangi bir bölümünü andıran tekinsiz bir atmosferde geçen film, çizgi roman hayranlarının da ziyadesiyle ilgisini çekecektir. Tam bir sürpriz yumurta!

I Am the Pretty Thing That Lives in the House / Evdeki Hayalet (2016)

Genç bir hemşire, perili bir evde yaşayan yaşlı bir yazarın bakımını üstlenmek üzere aynı evde kalmaya başlar. Ünlü oyuncu Anthony Perkins’in oğlu Oz Perkins, ikinci filminde (ki 2015 tarihli ilk filmi February çok daha iyidir) hayaletli ev teması üzerinden atmosfere dayalı ilginç bir denemeye girişiyor. Daha hemen filmin başında bir yıl dolmadan öleceğini duyuran başkarakteri aracılığıyla cesur bir meydan okumaya imza atıyor. İnsanın ölüm ile olan ilişkisini kurcalayan film biter bitmez –özellikle giriş kısmını- bir kez daha izlemek isteyeceksiniz.

Under the Shadow / Korkunun Gölgesi (2016)

İran asıllı İngiliz sinemacı Babak Anvari’den çarpıcı bir cin filmi. 1980’li yılların İslam Devrimi sonrası Tahran’ındayız. Devam eden Irak-İran Savaşı sırasında geçen film, sıklıkla bombalanan şehirde, doktor olan babanın sınır şehirlerinden birine mecburi hizmete gitmesi sonucu bir başlarına kalan anne ile küçük kızının yaşadıklarını anlatıyor. Bir yandan savaşın getirdiği zorluklar, diğer taraftan İslam Devriminin gittikçe yoğunlaşan baskısı ile uğraşan “erkeksiz kalan” aile, kötücül bir cinin küçük kıza musallat olmasıyla iyice köşeye sıkışıyor. Under the Shadow, 89. Akademi Ödülleri’nin en iyi yabancı film dalında İngiltere’nin aday adayı olarak seçilmişti.

Hush / Sessiz (2016)

Tek bir mekânda (Maddie’nin evi) geçen Hush, sadece katilin saldırdığı gece boyunca olan biteni anlatıyor. Hiçbir sürprize ya da katil ile kurban hakkında, cinayet girişiminin sebebiyle ilişkilendirilebilecek hiçbir detaya yer vermiyor. Sadece ama sadece hayatta kalma mücadelesine odaklanıyor. 80’li yılların ‘slasher’larından birinin son 20-30 dakikaya sığdırdığı final kızı-katil kapışmasını, ‘home invasion’ kalıplarından faydalanarak 80 dakikaya yayan Hush, aklınızı cebinize koyup kendinizi filme teslim ederseniz heyecanla izleyebileceğiniz bir korku filmi. Mantık sınırlarını zorlayan bir dolu detaya rağmen harika bir kurguyla dinamik bir yapıya kavuşan film, korkuseverlere pişman olmayacağı bir lunapark deneyimi vadediyor.

The Autopsy of Jane Doe / Otopsi (2016)

The Autopsy of Jane Doe, adını “tek mekânda geçen unutulmaz korku filmleri” arasına çoktan yazdırdı. Bugüne kadar çekilmiş en iyi buluntu filmlerden biri olan Trollhunter (2010) ile tanıdığımız Norveçli sinemacı Andre Øvredal, hedefi yine on ikiden vuruyor. Bir cinayet mahallindeki bodrumda, yarı gömülü bir halde bulunan ve kimliği tespit edilemeyen çıplak kadın cesedine uygulanan otopsi, kökleri Salem cadı mahkemelerine dayanan, hiç umulmadık bir gizemin kapısını aralıyor.

Holidays (2016)

Holidays, hemen her korkuseveri tavlamayı başaracak güce sahip, türün sevilen alt türlerine sadık kalmayı ilke edinen, eğlenceli bir korku antolojisi. Hiçbir bölümde ciddi olmamaya gayret ederek, bayramların ya da tatil günlerinin o özlem duyulan neşesiyle, rahatlığıyla özdeşleşmeye özen gösteriyor. Bir hafta sonu gecesi, eğlenceli ve hafif bir korku filmi izlemek isteyenler için ideal bir tercih.

Split / Parçalanmış (2016)

M. Night Shyamalan’ın The Sixth Sense (1999) sonrası bir türlü rayına oturmayan, inişli çıkışlı kariyeri, Blumhouse yapım şirketi ile çalışmaya başladığından beri dengeye gelmiş gibi görünüyor. Önce The Visit (2015) ile kendinden umudu kesenleri şaşırtan Shyamalan, Split ile hâlâ atacak kurşunu olduğunu kanıtladı. Teşhis edilmiş 23 farklı kişiliğe sahip bir adamı canlandıran James McAvoy’un müthiş performansı da unutulmamalı.

Maus (2017)

1990’lı yıllardaki Bosna Savaşı sırasında hayatını kaybeden babası ve abilerinin cesetlerinden geriye kalanlar yakın zamanda bulunan bir toplu mezarda ortaya çıkınca onların cenaze töreni için ülkesine dönen Selma ve Alman sevgilisi Alex’in arabaları, Bosna’nın hâlâ mayınlı ormanlık bölgesinde bozulur. Maus, ortaya çıkan iki Sırp’ın kadraja girmesiyle savaş zamanında yaşananları yeniden canlandırmaya çalışıyor. Savaşın iki tarafı malum, Alman sevgili de BM’yi temsilen çokbilmiş tavırlarla iki tarafın arasını bulmaya gayret ediyor.

Veronica (2017)

İspanyol korku sinemasının 2000 sonrası döneminin en önemli yönetmenlerinden biri olan Paco Plaza’dan sırtını alt türün belli başlı klişelerine dayayan ama etkili bir musallat hikâyesi. Yakın zamanda ölen baba, gece geç saatlere kadar çalışan anne ve bakması gereken üç küçük kardeş ile aile kanadında inanılmaz ağır bir yükün altına giren genç bir kızın yetişkinliğe adım atma süreci, kendisine musallat olan kötücül bir varlık üzerinden anlatılıyor.

Ravenous / Aç Gözlüler (2017)

Ravenous, son yıllarda gördüğümüz en farklı zombi filmlerinden biri. Kenarları eşya-insan ilişkisi ve varoluş sıkıntısı gibi evrensel problemlerle işlenmiş film, eski usul korku filmlerine alışkın bünyelerde alerjik etki gösterebilir ama artık modern korku filmlerinin çağında yaşıyoruz ve Ravenous o dünyaya çok yakışan filmlerden bir diğeri.

The Bar (2017)

Favori yönetmenlerimden Alex de la Iglesia’dan oldukça eğlenceli bir tek mekânda geçen korku gerilim filmi. The Bar ile eski formundan bir miktar uzaklaşmış gibi görünen yönetmen, paranoya ve şüphe üzerine artık alışıldık mizansenler inşa etse de kendine has mizahi üslubuyla farklı bir lezzet sunmayı başarıyor.

Gerald’s Game / Oyun (2017)

Stephen King’in aynı adlı romanından uyarlanan Gerald’s Game de tek mekânda geçen bir korku gerilim filmi. Evliliklerine biraz renk katmak maksadıyla gözlerden ırak bir evde seks oyunlarına girişen orta yaş üzeri çiftin başına gelen kaza sonrası elleri yatağa kelepçelenmiş halde mahsur kalan bir kadının aklından geçenleri resmetmeye çalışan film, beklenmeyecek derecede fazla sürprizle umulanın üzerinde gerilimli bir atmosfer yaratmayı başarıyor.

Cargo (2017)

Ben Howling ve Yolanda Ramke’nin yönettiği Avustralya yapımı Cargo, 2013 tarihli aynı adı taşıyan kısa filmin uzatılmış versiyonu olarak karşımıza çıkıyor. Binbir çeşit korku ile dolu acımasız bir dünyada çocuk yetiştirmeye çalışan ebeveynlerden biri olsanız ve 48 saat sonra öleceğinizi bilseniz ne yapardınız, çocuğunuzu kime emanet ederdiniz? Hele bir de günümüzün akılalmaz korkuları yetmiyormuş gibi her tarafta zombiler varsa? Ben hâlâ kısa filmi çok daha fazla seviyor olsam da Cargo, zombi külliyatına eklenen önemli halkalardan biri olarak dikkat çekiyor.

The Ritual (2017)

Aslında çok da farklı bir konusu olmayan The Ritual, otuzlu yaşlardaki dört üniversite arkadaşının tekrar buluşmalarını ve İsveç’in kötü sürprizlerle dolu ormanlarından birinde kaybolmalarından sonra yaşananları anlatıyor. Bilinmezliğin hâkimiyetindeki ormanlık alandaki tekinsizlik, övgüye değer görüntü çalışmasıyla sonuna kadar hissettiriliyor. Ve film, farkını burada ortaya koyarak birçok benzerinin aksine vadettiklerinin hemen hepsini vermeye çalışarak korkuseverleri mest etmeyi başarıyor.

Apostle / Havari (2018)

The Raid (2011) ve The Raid 2 (2014) ile hiç çıkmamacasına radarımıza giren Gareth Evans’ın yönetmenliğini üstlendiği bir korku filmi bizi fazlasıyla heyecanlandırmıştı ama ne yalan söyleyeyim, öyle çok da umduğumuz gibi bir filmle karşılaşmadık. The Wicker Man’e (1973) saygı duruşu niteliğinde başlayan Apostle, ikinci yarısında yön değiştirip bambaşka sulara yelken açarak umutlanmamızı sağlıyor ama ne yazık ki bu denli çok sayıdaki parçanın birleşip manalı bir finale ulaşması pek mümkün olmuyor. Yine de izlemesi zevkli, bol kırmızıdan sakınmayan, iyi bir seyirlik.

Annihilation / Yok Oluş (2018)

2018’in en çok tartışılan filmlerinden biri olan Annihilation, bilinmezliklerle dolu bir karantina bölgesindeki hayatta kalma mücadelesini anlatırken çok katmanlı yapısıyla insanlığın karşısına çıkan ya da çıkabilecek, mevcut ya da olası birçok korkuyla yüzleşmesine odaklanıyor.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kızılca

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 İstanbul doğumlu. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. 2008 yılından beri katkı sağladığı Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir