Nihan Belgin: ‘Bir süreliğine gerçek hikayelerin peşini bıraktım’

Yönetmen Biket İlhan’la oyuncu ve senarist Metin Belgin’in kızı olan ama kendi sinemasal çizgisini de emin adımlarla belirleyen Nihan Belgin ile konuştuk… Sinemanın içinde kulaç atan Belgin’in hayalleri yazmakla başlıyor, çekmekle devam ediyor. Kendisine bu güzel yolda başarılar diliyoruz…

Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir

Selam, festivallerde sıkça karşılaşıyoruz. Oyuncu, senarist, yapımcı yönlerin var. Annenle babanın sinemacı kimliğiyle ilgisi vardır mutlaka bu çok yönlülüğün… Biraz anlatmanı istesem..

Elbette var… Annem Feyzi Tuna’nın “Kuyucaklı Yusuf” filminde asistanlık yaparken ben onun karnındaymışım. Yani anne karnında başlamış macera. Şaka bir yana ilk kamera karşısına 2 yaşımdayken geçmişim. İlkokul yıllarımda da reklam filmlerinde seslendirme yapmaya başlamıştım. Yani çok küçük yaşlarda sektörle bir tanışıklığım oldu, tabi ki bu babamın oyuncu ve senarist, anneminse yönetmen olmasıyla doğrudan bağlantılı. Yine küçük yaşlarımdan itibaren çok sayıda set ortamında gözlem yapma şansım oldu. Benim oyuncağım bile kameraydı… Kendime göre senaryolar yazıp Barbie bebeklerimle film çekiyordum. O yüzden yazmak, çekmek, oynamak ve kurgulamak bana bir bütün gibi geliyor. Hepsi bir filmin ortaya çıkmasını sağlayan unsurlar o nedenle keyifle yapıyorum.

En son Yeryüzündesin. Bunun Bir Tedavisi Yok isimli kısa filmin yapımcısı olarak çıktın karşımıza. Kısa filmin ayrı, profesyonel bir yapımcısı çoğu zaman yoktur. Böyle bir destek fikri nasıl oluştu. Umut (Beşkırma) olduğu için mi yoksa senaryo hoşuna gittiği için mi destek diyelim?

Evet, maalesef özellikle ülkemizde kısa filmlerin yapımcısı olmuyor. Yönetmenler mecburiyetten filmlerinin yapımcılığını da üstleniyorlar. Sektörün gelişebilmesi için biraz farklı bakış açıları geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yani kısa filme yapımcılık yapmak anlamında. Böylece yeni yönetmenler ve yeni bakışlar kazanılabilir.

Benim tarafımdan durum şöyle; kafamda hiçbir zaman yapımcı olma düşüncesi yoktu. Yetişkinliğimdeki sektör tecrübem reji asistanlığıyla başlayıp yardımcı yönetmen olarak devam etti. Yani kafamdaki her zaman yönetmenlikti. Ama her ne kadar ben hep işin reji tarafında olsam da filmleri kendi yapım şirketimiz üzerinden yaptığımız için ister istemez prodüksiyon kısmına da bulaşıyordum. Hatta bu post prodüksiyona kadar giden uzun bir süreç oluyordu ki aynı zamanda kurgucu da oldum. Yıllar içinde reji ve prodüksiyonla ilgili edindiğim deneyimler ilk yapımcılığımda çok işime yaradı. “Yarım Kalan Mucize” filminin senaryosunu yazıyordum, yapımcılık sonradan ortaya çıktı. Filmi yapmak için yapımcılığını üstlenmem gerekiyordu. Hatta Kinema Film’i o nedenle kurdum. Ve işte o noktada gördüm ki bir yönetmene filmini yaptırıyor olmak çok önemli ve değerli bir şey. Ve sektörün en büyük eksiklerinden… Yapımcılık çok farklı algılanıyor, finansörle karıştırılıyor. Halbuki bir yapımcının sinemayı, rejiyi ve setin işleyişini çok iyi bilmesi gerekir. Ancak böyle olduğunda yönetmen sinemasına hizmet edebilir. Bu bağlamda sadece kendi filmlerimi çekmek yerine başka yönetmenlerin hayallerine de ortak olmaya başladım.

“Yeryüzündesin”in özelinde bütün bu bahsettiğim; bir yönetmenin hayaline ortak olmak ve belki sektör dayanışmasına ek olarak tabi ki Umut’la olan dostluğumuzun ve daha önce birlikte yaptığımız çalışmaların etkisi büyük. Ama elbette senaryoya inandım hatta bir ilk kısa film olarak çok başarılı buldum o nedenle de Umut’un yapımcısı oldum.

Filmin ismi de ilgi çekici ve bir yandan umutsuz.. Bu belki Umut’un senaryosundan çıkan bir bakış açısı ama uzun uzun konuşulduğu belli. Kayıplar ve onlardan haber almak uğruna ölüsüyle bile karşılaşmak konulu bir dram bu. Oyuncu seçimini nasıl yaptınız?

Sanırım hayatın zor olduğuyla ilgili hepimiz bir şekilde hemfikiriz. Fakat kimi zaman kendi dünyamızda ve günlük rutinlerin içinde sıkışıp kayboluyoruz. Bu bağlamda “Yeryüzündesin. Bunun Bir Tedavisi Yok.” cümlesi insanı durup tekrar düşündürüyor… Var oluşu, belki var oluşun anlamsızlığını… Bir yandan umutsuz dedin, evet belki öyle de yorumlanabilir fakat başka bir taraftan da sadece yeryüzünde olmanın bile hastalıklı bir durum olduğunu söylüyor. Ve tedavinin bir kabulleniş biçimine dönüşebileceğini çağrıştırıyor bende. Kesinlikle filmin adının farklı okumaları var. Aynı şey filmde de var aslında. Sinemada hatta birçok anlatı biçiminde gerçekten sevdiğim bir durum bu. Anlatılmak isteneni seyirciye dikte etmeden farklı okumalara açık bırakmak… Evet, filmde kayıplar ve sürekli ceset teşhis etme durumunda kalan bir karakter var. Film bizi o zor anların psikolojisiyle baş başa bırakıyor.

Oyuncu seçimine gelirsek; Umut’la senaryo üzerine de tartışmalarımız oldu fakat en çok cast konusunda fikir paylaşımında bulunduk. Ahmet, İpek ve Cemil ilk düşündüğümüz isimlerdi. Yani o anlamda şanslıyız. Ahmet’i, Umut tiyatro yaptığı yıllardan tanıyordu ve Levent karakterine uygun olduğu konusunda hemfikirdik. İpek’i “Kusursuzlar” filminde izlemiştik, “Yarım Kalan Mucize”yle aynı dönemde festival geziyordu film. Hem filmdeki performansını iyi buluyorduk hem de festival ortamlarından bir aşinalığımız vardı. Selma karakteri için de onu düşündük. Kerem için biraz oyuncu listelerini karıştırdık ve Cemil çıktı karşımıza böylece ana castı tamamlamış olduk.

Erdal Eren’i anlattığın Fırça Darbesi. Onun çıkış noktasından ve gördüğü ilgiden bahseder misin?

2009 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde “Erdal Eren öldürmedi, silah kazası” başlığıyla bir haber çıkmıştı. Haber beni Erdal’ın hikayesini biraz araştırmaya itti. Ve tabi bu acı gerçek beni derinden etkiliyordu. O dönemlerde sosyal medya bu kadar yaygın değildi ve benim jenerasyonumun Erdal’la ilgili pek bir fikri yoktu. Şimdilerde ölüm yıl dönümünde vs. çok paylaşılıyor, çok daha farkındayız ama ben filmi tasarlarken Erdal Eren dediğimde bana boş bakan gözlerle karşılaştım. İşte buradan hareketle Erdal’ı anlatmak istedim. Film 29 dakika olduğundan Türkiye’de çok az festivale katılabildi, yurtdışında birçok festivalde gösterildi. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde muhteşem bir gösterimi oldu. Ankara seyircisi çok ilgiliydi ve upuzun bir söyleşi yapmıştık. Yunanistan’da Patras Film Festivali’nden “İnsan Hakları Onur Ödülü” aldım. Filmin oradaki gösterimi de çok iyi geçmişti ve bu beni ayrıca heyecanlandıran bir durumdu çünkü farklı bir kültürden gelen insanların filmle böyle bir bağ kurması olağanüstüydü.

Sinemayı hayatının neresine koyuyorsun ve onunla yaşamı nasıl birbirine karıştırıyorsun, ya da tam bir karışım oluyor mu?

Sinema hayatımda önemli bir yerde. Bana çok şey katıyor. Ama aynı zamanda da benden birçok şey götürüyor. Çünkü film yapmak maddi manevi kolay bir iş değil. O yüzden ilişkimiz gerçekten çelişkili; deliler gibi seviyorum ama bazen de nefret ediyorum.

Kısa filmin hepsinin dışında farklı bir anlamı var mı peki senin için. Popülerleşse de yine de en özgür alanlardan biri galiba ifade etmeni olarak, ne dersin?

Ben hissiyat olarak meseleye film çekiyorum diye baktığımdan kısa ya da uzun aslında fark etmiyor. Sonuçta ikisinin de temelinde bir anlatımın estetik bir bakışa bürünme olgusu var. Tabi kısanın ticari kaygısı olmadığından çok daha özgür bir alan. O nedenle farklı bir duruşu var kısa filmin benim için…

Tam da bu aralarda bir kısa film çeksen konusu ne olurdu?

Şu sıralar senaryosuna yeni başladığım bir uzun metraj var. Bir müzisyenin üzerinden toplum, aile baskısı ve kapitalizm eleştirisi ekseninde yazıyorum. Herhalde bir kısa film çeksem bu temalardan birinin üzerine giderdim.

Kısa filmin hala en büyük sorunu nedir, yoksa her şey aşıldı mı?

Kısa filmin en büyük sorunu hala biraz amatör olarak görülmesi. Sektör dışında tam bir algısının olmaması. Ve özellikle ticari mecrası çok kısıtlı olduğu için finans kaynağı bulmak da sorun.

Bugüne kadar yer aldığın projelerde daha çok yaşanmış ya da gerçek olaylardan yola çıktığını söyleyebilir miyiz? Öyleyse neden?

Yaşanmış bazı kişilerin ve hikayelerin, özellikle bizim toplumumuzda anlatılması gerektiğine çok inanıyorum. Çünkü az okuyoruz, o nedenle sinema bir takım gerçekleri anlatmak için daha etkili olabiliyor. Kendi açımdan da ben çok şey öğreniyorum çünkü araştırma gerektiriyor. Ama bir süreliğine gerçek hikayelerin peşini bıraktım. Bunun sebebi de gerçek hikayeler üzerinden yapılan filmlerin biraz belgesel gibi algılanması. İnsanlar gerçekliğin üzerinde çok fazla duruyorlar. Seyirciyle olan söyleşiler daha çok gerçek olayların nasıl olduğu üzerinden ilerliyor. Filmin estetiği ve anlatım biçimi arka planda kalıyor. Ben artık biraz daha sinema estetiği konuşmak istiyorum.

Sinemamızda kadının yeri hakkında ne söylemek istersin? Sinemanın erkil bir dili var genelde, zaman zaman bu kırılıyor ama yine de öne çıkan bir kadın sinemasından söz etmek güç mü? Ya da böyle bir (kadın sineması) ayrıma neden gerek duyuyoruz?

Baskıcı bir düzen var ve hayatın birçok alanında olduğu gibi sinemada da kadınların varlığı daha az. Ama çoğalmakta olduğumuzu da gözlemliyorum bir yandan. Kadın sineması ayrımına yine sayının azlığından ve belki kadınlarla ilgili bazı önyargılardan dolayı gerek duyuyoruz. Bu konuyla ilgili Türkiye’de Uçan Süpürge ve Filmmor çok aktif bir dayanışmayla Kadın Sinemasına destek veriyorlar. Onların yaptıklarına çok saygı duyarak ben kendi adıma kadın olmanın çok fazla altını çizmeden sinema yapma hissiyatındayım. Yani bir noktada da durumu normalleştirmek lazım. Kadın, erkek demeden insanca var olabilmek adına…

Bazı filmler de oyunculuk da yaptın ama daha çok kamera arkasına yüzünün dönük olduğunu düşünüyorum. Bu biraz da söyleyecek sözü senin söylemek istemenden kaynaklı bir durum gibi geliyor bana. Ne dersin?

Kesinlikle öyle! Anlatma derdinden kaynaklanıyor. Bir yandan da yönetmenlik ve oyunculuğun birbirini desteklediğine inanıyorum. Oyunculuk bana senaryo yazarken ve oyuncu yönetirken meseleye farklı yöntemlerle yaklaşmamı sağlıyor. Yönetmenlik de oyunculuğuma katkı sağlıyor, kamera karşısında teknik olarak ne yapmam gerektiğini biliyorum. Bu noktada yönetmenliğin gerçekten ilginç bir meslek olduğunu söyleyebilirim. Sanatın birçok dalını süzgeçten geçirip farklı bir dünya yaratma durumu. Belki o yüzden bana çok çekici geliyor.

Biket İlhan’la bir anne kız ilişkisi dışında yönetmen-oyuncu, yönetmen-yapımcı ilişkiniz de var. Bunlar arka planda nasıl ilerliyor? Yine ortaklı bir işiniz var mı?

Çok kolay ilerlemiyor aslında, sinemaya bakış açılarımız biraz farklı… Ama bugüne kadar bir şekilde ortak yollar bulduk. Beraber yaptığımız her yeni projede birbirimizi daha iyi anladık. Ve birbirimizin alanlarını bilerek, ona göre yöntemler geliştirdik çalışırken. Yaptığımız projelere olan karşılıklı inancımız da bizi iyi bir noktaya taşıdı. Şimdilik beraber bir proje planlamıyoruz. Ama ileride olabilir tabi…

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir