Now You See Me 2 (2016)

İzleyiciyi şaşırtmak, “Vay be, işte bunu hiç beklemiyordum” dedirtmek artık hiç kolay değil maalesef. Ne sürprizli sonlar, ne derin üçkağıtlar izledi de bana mısın demedi bu izleyici. Sahi görmediğimiz, hayret edeceğimiz bir şey kaldı mı gerçekten? Bunun yanıtı uzun ve keyifli belki ama yeri burası değil, yine de kısaca değinmek gerekirse: vardır elbette, yapıp da inandırabilene. Hoş, Cem Yılmaz’ın şovunda esprili bir şekilde naklettiği gibi, David Copperfield havada uçtuğunda bile “Kesin tel var, gerçekten uçmuyor” diyen uyanık bir izleyici var artık bugün; işi iyiden iyiye zor sinemacıların anlayacağınız. Sihirbazlar Çetesi 2‘den çıkarken kafamda dolaşan düşünceler bunlardı işte. Tipik tatmin olmamış seyirci sayıklamaları, değil mi? Belki de değil, kim bilir.

O değil de, sihirbazlık dediğiniz şey her şeyden önce çıplak gözle izlenince keyif veren, onda da mümkün olduğunca basit prodüksiyonlarda etkisi büyüyen bir sanat galiba. Yoksa sinemada, TV’de neler yapılıyor biliyoruz, görüyoruz. Sinemanın kendisi zaten büyük bir sihirbazlık gösterisi değil mi? Hal böyle olunca da, izleyicinin ters köşe olacağı vaziyetler yaratmak bir hayli ustalık gerektiriyor ki maalesef, ilki bir nebze de olsa etki yaratmayı bilmiş Sihirbazlar Çetesi (Now You See Me) serisinin yeni halkası bu işte sınıfta kalıyor. Çok büyük numaralar olduğu düşünülerek çekilmiş sahnelerin hemen hepsinin nasıl kotarıldığını çok hızlı bir şekilde çözüyorsunuz ve sonrasında gelen açıklama sahneleri de en hafif deyimle vakit kaybı oluyor (ya da izleyicinin zekasına hakaret). Atlılar’ın Amerika’dan bir anda Çin’e gittikleri sahne gibi örneğin, ışınlanma henüz icat edilmediğine göre zaten tek bir yol olabilirdi, onu da oturup marifetmiş gibi uzun uzun anlatıyor film, biz de yiyoruz, öyle mi? Yok artık.

 

Zaten yapımcılar da bunun farkında olmalı ki, bu kez daha az illüzyon, daha çok aksiyon katmışlar filme. Yer yer bir Görevimiz Tehlike macerası izliyormuşuz hissi veren sahnelerin yer aldığı, dolandırıcılık hikayelerinin kurgusunda ilerleyen (bkz. Ocean’s Eleven) ama öykündüğü türde filmlerin yanına bile yaklaşamayan Sihirbazlar Çetesi 2‘nin iki büyük problemi var kanımızca: senaryo ve anlatım tarzı. İşin senaryo kısmında sorun şu: sağlam bir gişe hasılatı yapan ilk filmin ardından izleyiciyi tatmin edecek yeni bir hikaye örülememiş ve gidilecek ilginç bir yer bulunanmış. Finalde vardığımız nokta hikayenin gidişatı için hiç bir anlam ifade etmiyor ne yazık ki ve buna rağmen bir üçüncü filmin daha çekilecek olması bizde sadece endişe yaratıyor – heyecanlı bir bekleyiş değil. Anlatım tarzı meselesi ise daha mühim. Sonuçta iyi bir senaristle hikayenin problemleri çözülür ama anlatacağınız hikaye ne kadar sağlam olsa da bu filmdeki gibi bir anlatımla izleyiciyi yine tatmin edemezsiniz. Çok büyük numaralar ve çok büyük prodüksiyonlar izleyicide aldatılıyorum hissini uyandırıyor, özellikle bu tip filmlerde. Eğer sihirbazlık merkezli bir filmde izleyici inandırmak istiyorsanız ve onu bir punduna getirip kandırmak niyetindeyseniz, gerçekten ters köşe yapıp alabildiğine gerçekçi, neredeyse belgesel bir anlatım tarzına yönelmelisiniz. Bugün kimi sokak sihirbazlarının televizyonlarda izleyip de şaşırdığımız numaralarındaki püf noktası da bu aslında. Ya da eskiden köprü üstünde falan gördüğünüz küçük üçkağıtçıları hatırlayın, etrafındaki izleyici kalabalığının yanına gidip izlemeye başlardınız ve aslında tek izleyicinin siz olduğunu iş işten geçince anlardınız. Asıl numara sizi izlemeye çektikleri anda bitmiş olurdu zaten, zokayı çoktan yutmuş olurdunuz. İşte bu gerçeklik duygusu da Sihirbazlar Çetesi 2 filminin tercih ettiği anlatımla olacak iş değil maalesef. Sorunun asıl büyüğü bu.

Çokça para döküldüğü belli olan (90 milyon dolar bütçe, şimdilik onun yarısı kadar hasılat) filmin oyuncu kadrosu birinci sınıf isimlerden oluşuyor. İlk filmden hatırladığımız kadroya (Mark Ruffalo, Jesse Eisenberg, Woody Harrelson, Dave Franco, Michael Caine, Morgan Freeman) bu macerada Lizzy Caplan ve Daniel Radcliff gibi isimler eklenirken Isla Fisher ve Melanie Laurent eksilmiş. Demem o ki, bu oyuncuları izlemenin vereceği keyif size yetecekse eğer, uzun süresi ve son tahlilde sıkıcı hikayesine rağmen, tercih sizindir, salonlar sizi bekler. Yok ben almayayım diyorsanız, oturun evinizde ve mesela bir The Prestige (ya da olmadı bir Spanish Prisoner) koyun DVD/Blu-ray player’a, doya doya keyfine vararak izleyin, pişman olmazsınız.

Yazar hakkında: Emrah Kolukısa

Uzun yıllar NTV’de kültür sanat editörlüğü yaptı ve Gece Gündüz, Cumartesi gibi programları hazırladı. Empire, Rolling Stone, Sinema gibi dergilerde yazdı; Yer Gösterici adlı online sinema dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Halen Devamlılık Hatası adlı bir sinema blogu yayınlamakta, Medyascope TV’de Hasan Cömert ile beraber Yer Gösterici ve Mecmua adlı programları hazırlayıp sunmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir