Oblivion (2013)

Oblivion posterBugün kendimi Tom Cruise’un onurunu korumaya adadım. “Yapacak daha iyi bir işin yok muydu?” derseniz sessizce başımı öne eğerim. Gene de bu soruyu sormadığınızı ümit edip konuya odaklanmak istiyorum. Geçtiğimiz bahar vizyon yüzü gören Oblivion, bilimkurguseverler arasında ciddi bir kutuplaşmaya neden oldu. Bir taraf filme ve Cruise’a sonsuz lanet yağdırırken, diğer taraf filmi keyifli bir aksiyon olarak değerlendirip bu kadar saldırılmasını anlamsız buldu, hala da buluyor. İki tarafın da muhtemelen hemfikir olduğu nokta ise Oblivion filminin kendini göstermeye çalıştığı kadar “derin” bir yapım olmadığı. Ben kendimi tartışmanın filme ılımlıları tarafında konumlandırıyor ve Oblivion’ı keyifli bir seyirlik olarak nitelendiriyorum. Seyrettim, heyecanlandım, hatta geriye dönüp baktığımda saçma gelmesine rağmen duygulandım. Tavsiyemi esirgemem.

Çok da uzak olmayan bir gelecekte (2077 bence makul bir mesafe), dünya Scav olarak adlandırdığı uzaylı bir ırkla savaşmış ve tarihinin gördüğü en büyük Pirus zaferini kazanmıştır. Uzaylı tehditi büyük ölçüde bitmiştir, ancak sayısız nükleer füzenin kullanımı ekosistemi yerlebir, yerküreyi de yaşanmaz hale getirmiştir. İnsanlar bunun üzerine Jupiter’in Titan adlı uydusunda koloni kurmuşlardır. Titan’daki kolonilerimizin su ihtiyacı ise dünyadan karşılanmaktadır. Dünya üzerindeki son insanlar ise su toplama mekanizmalarının düzgün çalıştığından emin olmak ve onları koruyan drone’ların bakımıyla uğraşmak için görevlendirilmiş teknisyenlerdir. Tom Cruise’umuz (Jack Harper) 49 numaralı kulenin teknisyenidir ve ortağı/sevgilisi Vika ile Titan’a gidecekleri güne hazırlanmaktadır. Vika, insan kolonisine katılmayı merakla beklemektedir ama Jack’in dünyayı terketmek için büyük bir hevesi yoktur. Orda burda parçalanmış drone’ların tamiri ve son bir avuç Scav ile girilen çatışmaların ardından rutin gidişat, civar bölgeye düşen bir gemi kapsülü ile bozulur. Uyarılara rağmen kapsülü incelemek için olay yerine giden Jack, kendini geriye kalan dünyanın en büyük sırrını adım adım keşfederken bulacaktır.

Oblivion 1

Şimdi Oblivion’ı birkaç parçaya bölerek değerlendirmek en isabetli yaklaşım olacaktır. Senaryoyu bir tarafa müzik, sinematografi ve tasarımı bir tarafa ayıralım, aksi takdirde işin içinden çıkamayacağız.

Filme gelen en net ve haklı tepki senaryosunun pek çok noktada ciddi anlamda 2009 yapımı İngiliz bilimkurgusu Moon’a benzemesinden kaynaklanıyor. Evet, Moon’u seyreden biri için Oblivion’ın ilk yarım saatinin bütçesi bol bir imitasyondan fazlası olamayacağı aşikar. İki ana karakter de teknisyen, ikisinin de görev sürelerinin bitimine iki hafta kalmış, ikisi de insanlık için çok önemli kaynakların erişiminden sorumlu, ikisi de zamanla büyük bir yalanın yıllardır kendilerine yaşattırıldığını keşfediyorlar… Tom Cruise tabii ki bütçenin ve fotojenikliğin verdiği avantajla hikayede Andrea Riseborough ile romantizmini de yaşıyor ama olsun, temel iskelet aynı.  Bu durumu görüp inkar etmek ne yazık ki mümkün değil. Oblivion, kahraman inşasında özgün bir noktada değil, hatta dört sene evvel Moon olmasaydı Oblivion asla varolmazdı bile.

İronik bir şekilde Oblivion, Moon’un klonu diyebiliriz. Ama Moon sayesinde klonlara bakışımız biraz değişmiştir sanırım. Oblivion vasat bir kopya değil, İngiliz filminden iyi noktaları almış ve kendi yoluna devam etmiş bir yapım. Tam da bu sebepten ötürü iki film arasındaki büyük benzerliklere rağmen Oblivion, Moon seyredenlere de farklı bir şey sunabiliyor. Bu farklılığı beğenip beğenmemek ise seyircinin damak zevkiyle alakalı. Oblivion her ne kadar Moon gibi 70’ler bilimkurgusuna, Solaris’e, 2001’e saygı duruşunda bulunsa da bu eserler kadar varoluşçu sorulara kendini veren bir film değil. Eli yüzü düzgün bir gizem-bilimkurgu-aksiyon melezi karşımızdaki. İyi bir melez mi? Evet. Teker teker baktığımızda film üç türde de vasat performans sergilese de (bilimkurgusal yapı Moon’dan tekrar, gizemli hikayede bir sürü mantık hatası var, aksiyon sahneleri de fazla değil…) bir arada düşünülünce kendini düzene sokan, ritmi tutturmuş bir sinema söz konusu. Seyrettiğimizin bilimkurguya çağ atlatan bir yapım olmadığını düşünürsek gayet karlı bile çıktığımız söylenebilir.

Oblivion 2

Bir filmi sadece senaryodan değerlendirme hatasına da düşmeyelim tabii. Büyük bütçe olmanın getirisi görsele ve müziğe hakkını verecek şekilde yatırım yapabilmek olmuş. Oblivion’ı tutarsızlıklarına rağmen heyecanla seyredilir kılan, hatta seyirciyi duygulandıracak noktaya bile taşıyan asıl olayı çok iyi kotarılmış atmosferi. Fransız elektronik grubu M83’ün bu ilk soundtrack çalışması gerçekten kalburüstü bir başarının kapısını açmış. Filmin sinematografisinin de Claudio Miranda imzasını barındırması (ki kendisi Life of Pi ile Oscar kazanmıştır) kafalarda pek çok soruyu cevaplandırır cinsten.

Bakın filmin oyuncu kadrosuna çok değinmedim çünkü Cruise dışında gerçekten çok bir olay yok. Morgan Freeman ya da Kingslayer Nikolaj Coster-Waldau işin reklam kısmı. Buna rağmen ekrandaki çok limitli varlıkları neşelendirdi mi beni? Evet.

Uzun lafın kısası, aradığınız bilimkurgunun yeni çağına erişmek ise Oblivion bu misyonun filmi değil ama iyice kotarılmış, seyredilesi bir film. İki saatiniz heyecanla geçecek, verdiğiniz zamana değecektir. Moon seyretmiş biri iseniz alacağınız zevk doğal olarak azalacaktır ama dert etmeyin, elimizde sinematografik açıdan iyi bir iş var. Açıkçası Moon’un benzeri ya da değil, Hollywood anaakım sinemasında yüzlerce milyon doların yeni bir Michael Bay Transformers’ına gitmesindense Oblivion gibi safkan orjinal olmasa da bir şeyler çabalayan filmlere gitmesini tercih ederim. Bugün orjinal olmaz, yarın olur, mesele bir nebze olsun farklı bir bilimkurgu kapısını hep açık tutabilmekte…

Yigilante Kocagöz

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir