Ölüm Emri / Death Sentence (2007)

 Eğer Konu Ailen İse Gerisi Teferruattır… 

İşinde iyi yürekli bir yönetici, evinde karısına ve çocuklarına karşı sorumluluk sahibi sıcak kanlı bir baba… Bir gece silahlı bir soygunda oğlunu kurban vermesiyle bu tablo ters düz olur… Peki adalet gerekeni yapacak mı? Yoksa oğlunun yitip gitmesini seyreden baba buna daha fazla seyirci kalamayarak elini kana mı bulayacak?

Öteki Sinema için yazan: Egemen Tokatlıoğlu

90’lar sinemasının intikam öyküleri genel çerçevede video seyircisini oldukça çekmiştir. 90’larda intikam öyküleri o kadar hit bir durumdaydı ki macera dozu yüksek dram sosuyla verilen bu filmler deyim yerindeyse kapış kapış gidiyordu. 2000’ler ile birlikte sinema algısı biraz daha farklı bir yöne kaymış, insanların zevkleri de günün şartlarına uygun olarak değişmiştir. Video döneminde doruk noktasını yakalamış olan bu tür intikam hikayeleri 2000’lerde her ne kadar biraz daha geri planda kalmış olsa da (yapımlar yine çoktu ama ilgi eskisi kadar olmadı) bu tür filmlerin daima bir alıcısı vardır. Video dönemini yaşamış 80 kuşağı için intikam öykülerinin yeri başkadır. Konu ne kadar basit olursa olsun başkahramanın intikamını alması, ardından arkasını dönüp gitmesi bu türü sevenlerin belki de ruhunu beslediği bir durumdur. Seyirci her ne kadar filmin sonunu tahmin etse de bunu görmek ister, bununla mutlu olur.

Death Sentence002

2004 yılında Saw ile oldukça sağlam bir başarı yakalayan yönetmen James Wan, ardından çektiği Dead Silence (2007) ile korku türüne ne denli hakim olduğunu gösterir gibiydi. Bu filmler muhakkak Wan’ın bir nevi ayak sesleriydi. 2000’ler korku türü açısından farklı denemelere gebe olmuştu. Ama çok az işim gerçekten öne çıkabilmişti. James Wan son dönemde bu türde şüphesiz en çok adı anılan senarist/yönetmen. Yönetmen Dead Silence sonrası başka bir tür denemek istemiş olacak ki bir suç draması olan Death Sentence için kolları sıvamış. Film basit bir intikam öyküsü olarak görülse de içerisinde barındırdığı klişelerin kaliteli ve güncel kullanımıyla kendisine bir tik attırıyor. Zaten önemli olan da klişelerin ne denli yerinde, güncel ve sağlam bir şekilde kullanıldığıdır ki daha sonra çekmiş olduğu Insidious (2010) ve The Conjuring (2013) bunu fazlasıyla ispatlar nitelikte yapımlar…

Filme dönecek olursak; film işinde başarılı bir yönetici olan Nick Hume’un (Kevin Bacon) etrafında gelişiyor. Hume, işinde başarılı, iki oğlu ve karısıyla mutlu mesut yaşayan bir adamdır. Bir gece, büyük oğlu ile arabayla uğradıkları benzin istasyonunun bir çete tarafından soyulması ve akabinde Hume’un oğlu Brendan’ın olay anında çete tarafından öldürülmesi ile ailenin hayatı alt üst olur.  Nick, çete üyeleri kaçarken birinin üzerine atlamış, adamın maskesini çıkartmayı başarmıştır. Adam kaçmıştır ancak Nick adamın yüzünü görmüştür. Telaş içerisinde oğlunu hastaneye götürse ve ilk müdahaleler yapılsa da Nick’in büyük oğlu Brendan hayatını kaybetmiştir.

Death Sentence004

Yine hatırlanacağı gibi bu konu 90’larda epey kullanılmış bir konudur. Aile travması olarak adlandıracağımız bu intikam öykülerinde baba ikonu daima aktiftir. Adaleti mahkemelerde arayıp televizyon programlarına çıkıp ağlayarak aramaz. Kendi yöntemleriyle intikamını almaya çalışır ki bu da zaten bu filmin ana rotasıdır. Nick her ne kadar adamı teşhis etmiş olsa da cezayı yeterli bulmaz, mahkemede adamı net göremediğini ifade eder ve adamın tahliye edilmesine olanak sağlar. Bu şekilde çete üyesini takip ederek asıl suçlulara ulaşacaktır. Peki ya hikaye bu kadar basit değilse? Ya avcı av konumuna düşerse?

Nick çete üyesini takip eder ve boğuşma esnasında adam kazara ölür. Aslında Nick’in derdi adamı öldürmek değildir ama olan olmuştur. Çete üyeleri bu işin ardında aile babası Nick’in olduğunu fark etmekte zorlanmazlar. Nick önce çeteden tehditler alır, ardından evinde saldırıya uğrar ve Nick de dahil küçük oğlu ve karısı çete tarafından silahla vurulur. Hastanede gözlerini açan Nick için artık yaşamanın bir anlamı yoktur… Ailesini tamamen kaybetmiş bir adamdır. Şimdi ise oynayacağı son bir oyun kalmıştır. O da tüm çete üyelerini bularak ailesinin intikamını almaktır. Her ne kadar küçük oğlu kurtulmuş ve komada olsa da Nick bunu çok sonradan öğrencektir.

Bu noktada klasik anlatıya ek olarak ağır bir dram yüklenmesi, aksiyonun dramla paralel gitmesi gözlerden kaçmıyor. Özellikle filmde vurgulanan aile olgusu ve kutsallığı, vahşi dünyanın hayatlarına kazara da olsa bir şekilde dahil olmasıyla ne kadar çabuk alt üst olacağını gözler önüne seriyor. Mükemmel bir işiniz olabilir, harika bir aileniz olabilir ama bunların elinizden bir anda alınmayacağını nereden bilebilirsiniz? Nick bu kaos ortamına kendisini hazırlarken, başından darbe aldığı için sargılarını çıkardığında saçının bir kısmının kesilmiş olduğunu görür ve tamamını keserek tam bir çete üyesi görünümüne bürünür. Artık Nick de vahşi doğanın bir parçasıdır. O eski sevecen baba gitmiş yerine bir ölüm makinesi gelmiştir. Şimdi sıra tek tek hesap sormaya gelmiştir.

Death Sentence001

Filmde en etkileyici sahnelerden birisi ise çete liderinin babası, kanunsuz silah satıcı Bones Darley (John Goodman) ile Nick arasında geçen diyalog… Bones kirli işlerle uğraşan bir adamdır. Nick, çete lideri Billy’nin babası olduğunu bilmeden sadece silah almak adına Bones’a gider. Silahları satın aldığı esnada Bones’un kendisine silah çevirmesiyle durumu anlar. Bones hem ilk öldürdüğü sanık Joe’nun hem de öldürmek istediği çete lideri Billy’nin babasıdır. Burası belki de filmi kırılma noktasıdır. Çünkü iki baba karşı karşıya gelmiştir. Biri dürüst, ailesini seven, iyi bir adamken oğullarını kaybetmiş, diğeri ise kirli işlerde parmağı olan küçük oğlu Joe’yu kaybetmiş ve büyük oğlunun peşinde bir adamın olduğunu, onun öldürülmek istendiğini bilen bir adamdır. Bu yüzleşme filmdeki en etkileyici sahneyi barındırır. İyi ve kötü yüz yüze, ortada tek gerçek var; aile… Yine de Bones tam bir suç adamı gibi konuşur ve ‘birilerinin memnun olması için birilerinin bedel ödemesi gerek’ diyerek oğlunu öldürebileceğini ima eder. Bu öyle bir ironidir ki bir baba oğlunun acısıyla intikam için koşarken diğeri oğlunun kirli işler yaptığını ve ölmesinin sakıncalı olmayacağını söyler.. Ama baba yüreği bu… Her ne kadar kötü bir insan olsa da son bir hamle ile oğlu Billy’i uyarmaya çalışır. Oğlu ise gözünü kırpamadan babası Bones’u öldürür…

Amerika’daki suç düzeni ve kurallarını yorumlayan yönetmen Wan, iyi bir Amerikan ailesi ile yolsuzluk ile geçinen, çete mensubu aile betimlemesini yazmış. Bunu yaparken de Amerikan’ın yozlaşmış yüzünü çok güzel işlemiş ve kullanmış. Bir baba çocuğu için hayatını feda ederken diğeri onun ölümü hak ettiğinin farkındadır… Belki de aklımızda soru işareti uyandıran ve bizi duygusal muhakemeye iten ince nokta da budur.

Death Sentence003

Çete lideri Billy ile karşılaşan ve onu yaralayan, kendisi de yaralanan Nick, Billy’den acı ama gerçek şu sözleri duyar; ‘şu haline bak, bizden biri gibi olmuşsun’… Bunun nedeni Nick’in kafasını tıraş ederek hippiyi andıran bir tip ile elinde silahla katil avlamasıdır. Bir insanın ne kadar mükemmel bir hayata sahip olursa olsun bir anda, sadece tek bir kıvılcımla ne kadar değişebileceğinin kanıtıdır bu durum. Sevdiklerimiz bizden alındığında, adeta bir canavara dönüşürüz ve her gün haberlerde duyduğumuz, gördüğümüz ve bize çok uzak sandığımız o katillerden biri oluveririz.  Film Nick’in yılgın bir halde eve gelerek ailesiyle birlikte geçirdiği zamanları bir video kasetinden izlemesiyle son bulur. Bu esnada küçük oğlunun da yaşadığını öğrenir. Peki geriye ne kalmıştır? Harika bir aile, güzel bir geçmiş, tekrarlanmayacak anılar… Nick’in dolu gözlerle ailesine son kez bakışına şahit oluruz. Şunu anlarız ki sevdiklerimizi bizden aldıkları takdirde yerinde evinde oturup sadece ağlayan geçmişi anan insanlar olamayız. Bizler duygusal yaratıklar olarak elimizden gelen tüm çabayı sarf ederiz içimizi rahatlatmak için, peki ama sonunda kaybeden kim olur? Ailesinin katillerini öldüren Nick huzura erdi mi? Hayır, tam tersine onlardan biri oldu. Bu değişim Nick’in belki umurunda değil ama o da öldüren, katleden diğerlerinden farksız biri oldu.

Film James Wan’ın kendi tarzı dışına çıkarak yaptığı farklı bir deneme. Ancak içinde barındırdığı klişeler, ironiler o kadar yerli yerinde ki, bizlere özlediğimiz o 90’lar intikam filmlerini 2000’ler algısıyla güncelleyerek vermiş. Belki de James Wan’ın en büyük artısı gözlemleri. İster korku olsun ister gerilim ister macera, bir dönemin en sevilen türleri eğer yerli yerinde güncellemeye uğruyor ve seyirciyi rahatsız etmeyerek onu içine alıyorsa işte bu günümüzün büyük başarısıdır. James Wan ise bunu hakkıyla yapan yönetmenlerden. Bu filmi sıradan bir intikam öyküsü olarak değil de daha geniş perspektiften bakarak yorumlamak yerinde olacaktır. Çünkü insanoğlu sevdiği kişiler için gerekirse bir canavara dönüşebilir, bir canavarsa vicdanının sızısıyla oğlunu feda edebilir… Bu ince nokta da zaten insanoğlunun doğası değil mi?

DEATH SENTENCE TRAILER

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir