Olympos Has Fallen (2013)

Olympos has fallen 1Başkanın koruma ekibinin liderliği yapan Mike Banning isimli gizli servis ajanı, işinde olduğu kadar başkanın ailesiyle olan ilişkilerinde de başarılıdır. Başkanla boks idmanı yapmakta, başkanın eşi ile şakalaşabilmekte hatta başkanın oğlu arabada babasının değil de onun yanında oturmayı tercih edebilmektedir. Buna karşın başkanın eşinin öldüğü bir trafik kazasında başkanın hayatını kurtarmış olsa da, suçsuz olmasına karşın ekibin lideri olduğundan fatura Mike’a kesilir ve masabaşı bir göreve verilir. Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır sözünü doğrularcasına, kızağa çekilen Mike’ın karısıyla ilişkileri de eş zamanlı olarak bozulmaya başlar. Kazanın üzerinden on sekiz ay geçmesine karşın her şey kötüye gitmekte, onunla karşılaşan çaylakların bile alay ettiği bir figür haline dönüşmektedir. Seyirci, kahramanın kendisini göstereceği bir olayı beklerken, bir gün başkanlık konutunun teröristler tarafından ele geçirilmesi ve başkanın esir alınmasıyla, ülkenin tüm yetkili kurumlarının elinin kolunun bağlı kaldığı bir ortamda Mike sahneye çıkarak herkese gününü gösterir. Konu artık mide bulandıracak kadar kötü ve bilindik ancak işlenen bazı temalara açıklık getirmek ve bu “hamaset pornosunun” devam filminin çekilmiş olması sonucu bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Olimpos eski Yunan mitolojisinde tanrıların mekânıdır. Rivayete göre, Zeus, babasını yenmiş ve egemenliklerini belirlemek için kendisine yardım eden kardeşleriyle kura çekmişlerdir. Kura sonucu Zeus’a yeryüzü, Poseidon’a deniz, Hades’e ise yeraltı dünyasının egemenliği düşmüştür. Zeus böylece, yaşamın ve insanlığın yaratıcısı olmadığı halde tanrıların tanrısı ve evrenin mutlak hâkimi haline gelmiştir. Büyük bir kibir sonucu, başkanlık konutuna Olimpos denildiğine göre başkanın da Zeus olduğu ima edilir ki eski Yunan mitolojisinin hala yazılmaya devam ettiği anlaşılır.

‘’Romalılar ve onların aracılığıyla diğer uluslar, bilim ve dinlerin kaynağını Yunanlılardan almıştır ve bizlerin de bu öyküleri anlayabilmesi için önce, evrenin yapısı konusunda Yunanlılar için geçerli olan fikirleri bilmesi gerek. Yunanlılar dünyanın düz ve dairesel olduğuna, kendi ülkelerinin de bu dairenin ortasını kapladığına inanıyordu.’’ (Thomas Bulfinch, Bulfinch Mitolojileri)

Eski Yunan ve Roma mitlerinin ‘’elden geçirilerek’’ aktarıldığı Bulfinch Mitolojileri isimli hacimli kitabın giriş bölümünde yer alan bu sözler hem bir gerçeği ifade ederken hem de günümüze damgasını vuran yozlaşmış zihniyeti ve sömürüyü anlamamızı kolaylaştırıyor aslında. ‘’Kendinden olmayanı’’ insan yerine koymayan kerameti kendinden menkul bu zihniyetin entelektüel ve aydınlanmacı olduğunu söylemek Batı ideolojisinin dalkavukluğunu yapmaktan öteye gidemiyor. ‘’Aydınlanma’’ eleştirisi gericilere bırakılmayacak kadar değerlidir ancak aydınlanmanın kendisi tipik burjuva ideolojisine dönüşmüşse ve sömürü araçlarından biri haline gelmişse eleştiriler ve savunular iç içe geçmektedir. Burjuvazinin kendini nasıl gizlediğinin ve aydınlanma fikrinin arkasına sakladığının çözümlemesi her zaman için zorlu bir süreç olmuştur.

Olympos has fallen 3

Yunanlıların dünyanın düz olduğuna ilişkin inanışları –ki o dönemdeki en ilkel anlayışlardan birisidir- gerçekte şu an içinde bulunduğumuz karanlığa ilişkin ipuçlarını vermektedir. ‘’Antik Yunan’’ mitolojisi birkaç eserde birbirinden bağımsız ve aslen nereye bağlanacağı şüpheli parçalar halinde yer alırken burjuvazinin yükselişiyle birlikte birçok kez elden geçirilmiş, gerçek bağlamlarından tamamen koparılmış ve ‘’amaçlarına uygun olarak’’ yenilenmiştir. Bu konuda Mircea Eliade dürüst davranarak en azından şöyle diyebilmiştir ‘’Hesiodos ve Homeros tarafından parçalar halinde anlatılmış bulunan Yunan mitlerinin büyük bölümü değişikliğe uğratılmış, eklemli hale getirilmiş, sistemli kılınmıştır.’’

“Romantikler, Yunan hakkında yazarken aldatıcı üstünlüklerin etkisindedirler; şairin dediği gibi, “düşüncenin dışında bizi rahat bırakmayabilirler”, ki bu şaşırtıcı değildir. En ünlü eleştirmenler bile eleştiri güçlerini yitirebilirler; eleştiremeyebilirler. Bir eleştirmeni, Yunan edebiyatı hakkında, “genellikle bir mükemmellik örneği olarak gösterilen çalışma sonuçlarının biçimde çok tatmin edici, özde çok zorlayıcı” olduğunu yazarken görebilirsiniz. Bir başkası da “Antik Yunan ruhunun… gerçek kayaların ve ormanların, gerçek sellerin ve yabanılların ortaya döküldüğü çok canlı bir evrensel yapı oluşturduğunu” iddia etmiştir. Buna, modernlerin, dünyanın genç olduğu bir zamana, geçmişe yönelik özlemle yanıp tutuşması veya Eski Yunan’ın eşsizliğini kanıtlamak gibi yanlış yere yönlendirilmiş bir arzuyla hareket etmeleri denilebilir. Veya belki, bugüne kalmış şaheserler karşısındaki şaşkınlıklarıyla, bugüne gelemeyen değersiz şeyleri unutmuşlardır. Tanınmış bir Atinalı tarihçi “görkemli tapınaklarında dua etmek, filolarıyla Akdeniz’e açılmak, o çok güzel kentin sokaklarında yürümek bile özgürleştirici bir eğitimdir” diye yazmıştır. (Norman Davies, Avrupa Tarihi)

Eleştirilemeyen bir mükemmellik nitelemesi ile donatılan Eski Yunan kültürünün başka hiçbir şeyle karşılaştırılmasına asla izin verilmez. Aydınlanma ve romantizm, siyasi, entelektüel ve kültürel olarak doruğa ulaştığı kabul edilen Eski Yunan’ın gerçekte olduğu gibi görülmesini engeller. Pers hâkimiyetinden kurtulan Yunanlılar kendilerini “özgür hellas”, “şanlı batı”, “özgürlüğün toprağı”, “güzellik ve zekânın vatanı”, Doğu’yu ise köleliğin, vahşiliğin ve cehaletin yurdu olarak nitelemişlerdir. Yunan’ın sadece özgürlük, diğerlerinin tiranlık olduğu görüşü gerçeği yansıtmamasına karşın uygarlık ile Batıyı ilişkilendiren gelenek bu görüşten çıkmış ve bütün kendini beğenmişliği ve şımarıklığıyla modern ‘’Avrupa’’ icat edilmiştir.

“Köleci toplum, özgür olmayanların bedenlerinin, özgürlerin kullanımına, hem de kötü kullanımına açık olduğunu kabul etmiştir. Böylece cinsel faaliyet, sosyal statünün bir unsuru haline gelmiştir. Cinsel tatmin, esas olarak kendisini ve organını pasif alıcıya yükleyen aktif erkeğin cinsel organ zevki olarak düşünülmüştür. Üstün durumdaki erkekler, kendilerinden alt ve aşağı olanlara canı ne zaman isterse girebilmeyi bir hak olarak görmüşlerdir; aşağı, alt, ikinci sınıf olanlara ise kadınlar, oğlan çocuklar, uşak ve köleler, yabancılar dâhildir.’’ (Norman Davies, Avrupa Tarihi)

Başkent üzerinde –büyük olasılıkla ele geçirilmiş bir askeri uçak- isimsiz bir uçak tespit edilir ancak hava kuvvetlerinin müdahalesi başarısız olur. Uçağın ateş açması sonucu Güney Kore başbakanı ile görüşme halindeki başkana bir saldırı olduğu haberi verilir ve gizli servis ajanları derhal başkanı korumak için hareket geçerek olağanüstü durumlarda işletilen protokolü devreye sokarlar. Protokolün içeriğini bilmiyoruz ancak yönetim kademesinin çökmemesi ve zafiyet oluşmaması için başta başkan olmak üzere yardımcısının ve diğer kabine üyelerinin mutlak koruma altına alınması demek olduğunu anlayabiliyoruz. Başkan –nedense- Güney Kore başbakanı ve ekibinin de protokol kapsamına alınmasını emrediyor ve böylece asla değişmemesi gereken kurallar, başkanın vermemesi gereken, vermiş olsa da uyulmaması gereken bir emir sonucu değişikliğe uğruyor. Böylece terörist ve ekibi, Amerikan başkanı ile aynı odaya girmiş oluyor ki, Kuzey Koreli olduğu söylenen Kang’ın bütün planlarını bu değişmesi imkânsız kuralların ‘’değişmesi’’ ihtimali üzerine kurmuş olmasının izahının mümkün olamayacağını söylemek isterim. Burada amaç, bir teröristin bile Amerikan başkanının müttefik bir ülke başbakanını sığınağa alacağına ilişkin merhamet göstereceğine inancını vurgulamaktır.

Olympos has fallen 4

Sadakat yemini etmiş olmasına karşın ihanet eden bir gizli servis ajanı, başkana ‘’Bu ülkeyi benden çok önce sen sattın. Küreselleşme ve Wall Street… Bir başkanı satın almanın maliyeti ne bugünlerde?’’ diyerek ihanetinin ideolojik olduğunu dile getirir. Yine de para için ihanet etmemesine, belirli fikirleri hayata geçirmek için yola çıkmış olmasına karşın son anında nedamet getirerek yardım etmesi çelişkili bir tutum oluşturuyor. Kang’ın ‘’Açlık çekmenin ne demek olduğunu artık Amerikalılar da öğrenecekler’’ demesi filme serpiştirilmiş “edinilmiş öfke” kapsamında değerlendirilebilecek sözlerdir. Propagandanın dengelenmesi maksadıyla, edilgen konumdaki seyircinin arkasına yaslandığı koltuğunda, büyüsüne kapıldığı filmin tamamen nesnel olduğuna inanmasını sağlamaya yarayan ‘’edinilmiş öfke’’ söylemleri Hollywood tarafından filmlerin doğasına eklemlenmekte, böylece olaylar ve olgular arasında sebep-sonuç ilişkisi kuramayan cahil beyinler tarafından peşinen lanetlenen eleştiri bir sömürü kaynağı haline dönüştürülmektedir. Kendini filmin kahramanı ile özdeşleştiren ve koşullandırılmış seyirci eleştirilerin doğruluğunu kabul ettiği an kendi esaretine katkıda bulunmuş olacağından, bunu daha baştan reddetmektedir. Bu filmlerin zaten genellikle bu sorgulamayı yapamayacak ergenler için çekildiği unutulmamalıdır.

Amerika’nın saldırıya uğramasının Ortadoğu’da kutlanması görüntülerinin gösterilmesi ile ne denmek isteniyor ve ‘’Dünya Savaşı Z’’ filminin Türkiye’deki dağıtıcılarına göre bu Ortadoğu ibaresi ne anlama geliyor çok merak ediyorum. Ayrıca başkanlık konutu nasıl bir yer ki, başkanın koruma görevinden uzaklaştırılan bir kişi on sekiz ay sonra bile bütün şifreleri biliyor, anlamak mümkün değil. Böyle bir güvenlik seviyesinin olduğu yerde nükleer silahların şifrelerinin klavyenin altındaki bir kâğıt parçasında yazılı olduğu ortaya çıksa şaşırtıcı olmayacağını söylemeliyim.

Coğrafi keşiflerine eskatolojik bir anlam yükleyen ve İncil’in yeryüzünde yayılması yolunda ‘’Allah beni yeni bir göğün ve yeni bir yeryüzünün elçisi yaptı’’ diyen Kristof Kolomb, Paria Körfezi’nde gördüğü soğuk su kaynaklarının Eden bahçesini sulayan dört ırmaktan biri olduğuna ve ‘’yeryüzü cennetine’’ yaklaştığına inanıyordu. Ne var ki böyle düşünen sadece Kolomb değildi. Amerika’ya ilk ulaşan öncüler de kendilerini Kızıldeniz’den geçen İsraillilerle özdeşleştirmişler ve kendilerinin Allah’ın inayeti ile “tepe üstündeki site” kurmak için seçilmiş olduklarına inandıklarından, Batı’ya doğru güneşin yolunu takip etmişlerdi. Böylece protestan koloniciler arasında Amerika kıtasının yeryüzünde İsa Mesih’in ikinci geliş yeri olarak seçildiği konusunda tam bir inanç bulunuyordu. Bazı öncüler, Amerika’nın muhtelif bölgelerinde cenneti görüyorlardı. Meselâ, 1614’de John Smith ‘’Gök ve yer, insan için bir barınak oluşturmak üzere hiçbir yerde asla bu kadar ahenkli olmamıştır. Biz Allah’ın böyle yarattığı bir ülkeye geldik’’ diye yazmış, Filistin ile aynı enlem üzerinde bulunan Maryland ‘’yeryüzü cennetine’’ benzeyen tek yer olarak kutsanmıştır. Bazıları için Massachusetts, Rabbin ‘’yeni bir gök ve yeni bir yer” yaratacağı yerdir.

Amerikan Başkanları da bu inancı paylaşmışlardır. Wilson ‘’Amerika’nın kendi ilkelerini bütün dünyaya yayma’’ görevi olduğunu, bu inancın hemen her Amerikan liderinde ve her Amerikalıda bulunduğunu hatta bulunması gerektiğini söyleyerek, Tanrı’nın dünyayı yönetmesi için seçtiği ulusun, “değerlerini” tanrı adına yayması gerekliliğini dile getirmiştir. Amerikan ideallerini ve değerlerini tüm dünyaya yayma konusunda Jefferson ‘’Amerika bütün insanlık adına hareket etmektedir’’ derken, Truman ülkesinin ‘’bütün ulusların ve halkların kendi kendilerini uygun gördükleri şekilde yönetmekte özgür oldukları’’ bir dünya oluşturmak istediğini söylemiştir. Eisenhower ‘’Tanrı özgürlüğün korunmasını zayıf ve korkağa vermemektedir. Liderlik bir ödüldür ve bundan Amerika’nın yararı, kendisine yardım etmeleri için diğerine yardım etme ayrıcalığıdır’’ derken, Johnson ‘’Amerikalıların hayatları, çok az tanıdığımız ülkelerde sona erecek ve hazinesi tükenecek ise, o zaman bu, inancımızın ve ebedi anayasamızın istediği bir bedeldir’’ vurgusunu yapmış, Bush ise bunun ‘’Amerika’nın Haçlı Seferlerine çıkmaktan’’ kaçınmayacağını söyleyerek son noktayı koymuştur.

‘’Hakkımızda iyi veya kötü şeyler düşünen her ulus bilsin ki, özgürlüğün yaşanması ve başarılı olması için her bedeli ödemeye, her yükü taşımaya, her güçlüğe katlanmaya, her dostu desteklemeye, her düşmana karşı koymaya hazırız.’’ (John. F. Kennedy)

Düşüş olmasaydı, kurtuluşa da gerek kalmayacaktı. Düşüş mitosu ve İsa peygamberin insanlığın günahları için kefaret olarak yeryüzüne indirildiği ve Mesih olarak yeniden dünyaya döneceği düşüncesi Hıristiyanlık için hayati öneme sahiptir. Amerikan başkanının esir alınarak ‘’düşmesi’’ dünya düzeninin yeniden oluşturulması için bir fırsat olarak görüldüğü başkanın kurtulduktan sonraki ulusa sesleniş konuşmasında şöyle dile getirir.

‘’Düşmanımız, sadece bizi ve sahip olduklarımızı değil yaşam biçimimizi de yok etmeye, inancımızı yıkmaya, özgürlüğümüzü ayaklar altına almaya geldiler. Ancak bize en değerli hediyeyi, yeniden doğma fırsatı verdiler. Yenilenmiş, daha güçlü ve birleşmiş olarak tekrar yükseleceğiz.’’

Yere yatırılmış ve boğazına bıçak dayanmış genelkurmay başkanı gözlerini başkandan ayıramaz. Teröristlerin ölüm tehdidini umursamamaktadır. Başkan emretmezse şifreyi söylemeyecek ve bu uğurda ölecektir. Savunma bakanı da benzer bir durumla karşılaşmıştır. İkisi de başkanın doğrudan emir vermesi sonucu ‘’istemeyerek’’ ancak emri ikiletmeyerek nükleer silahların şifrelerini teröriste verirler. Başkanın emrine rağmen, ölecek insanları ve vatan topraklarını düşünerek şifreleri vermeseler teröristin yapabileceği hiçbir şey yoktur ancak orası Olimpos ve emri veren de yeryüzünün tanrısı olduğuna göre onun emirleri asla sorgulanmaksızın yerine getirilmelidir. Özellikle amiralin boğazına bıçak dayanması ve benzeri sahneler akla İbrahim peygamberin oğlunu kurban etmesini getirir. İbrahim peygamber Allah’a iman etmişti. Tanrı’nın gücü her şeye yeteceğinden kendisinden yapmasını istediği şey üzerinde düşünmüyor, bunu bir ‘’cinayet’’ olarak değil iman etmesinin bir yolu olarak görüyordu. Burada da adamların başkanın emirlerini sorgulamadan “iman etmeleri” benzer sonuçlara götürmektedir.

Olympos has fallen 5

Maddi başarıların arkasında ahlak aramadan edemeyen Batı, atom bombasından güdümlü füzelere, gaz ve napalm bombalarından yıkım silahlarına kadar bütün silahları sonuna kadar kullanmaya hakları olduğundan asla kuşkuya düşmezler çünkü sıradan bir düşmanla değil dünyayı tehdit eden ‘’kötülükle’’ savaştıklarını iddia ederler. Saddam’dan tutun da Kuzey Kore’ye kadar hemen herkes Bond filmlerinde boy gösteren kötü adamlar gibi dünyayı ele geçirmek için hain planları olan mutlak kötülerdir. Batı’nın önde gelen liderlerinden Winston Churchill, Almanların ‘’kanaya kanaya, yana yana ölmeleri gerektiğini’’ söylerken Japonlar için de, ‘’onları sileceğiz yeryüzünden,’’ diyordu, ‘’tümünü, kadını, erkeği, çocuğuyla.’’ Tabii o zamanlar Kore, Irak, Afganistan gibileri henüz ortaya çıkmadığından onlar hakkında özlü sözlerini edememiş zavallı. Korumakla o kadar övündükleri ‘’medeniyet’’ hakkında Doğu’lu bir ses ne bakın diyor.

‘’Her yıl altı milyon çocuk kötü beslenme nedeniyle henüz beş yaşına gelmeden can veriyor. Hırsızlık, gasp, soygun, ırza geçme ve daha birçok suç türü ve ahlaksızlık aldı başını gidiyor. Uyuşturucu tüccarları ilköğretim çağını yaşayan çocuklar arasından kendine körpe müşteriler arayışına girişti. Peki, medeniyetler ne yapıyor?  Medeniyetler, askeri harcamalar için her saat başı yüz milyon doları tanka, topa, tüfeğe ve mermiye harcıyor. Eğer medeniyet dedikleri buysa ben medeni olmaktan vazgeçtim. Olmaz olsun böyle medeniyet. Medeniyet intihar ediyor. Gümbür gümbür yıkılıyor medeniyet…’’ (İshak Haleva, Türkiye Musevileri Hahambaşı)

Askeri-Endüstriyel Kompleks kavramı, silah sanayi, savunma bakanlığı ve kongre üçgeni içindeki bazı gruplar arasındaki çıkar ilişkilerini ve bunun dış politikadaki etkilerini anlatmak için kullanılmaktadır. Bazen ‘’Çelik Üçgen’’ olarak adlandırılan bu yapıyı ilk kez dile getiren, 1961’de görevden ayrılırken yaptığı konuşmada, ülkede bir askeri-endüstriyel kompleksin bulunduğunu ve yönetimin kendisini buna karşı koruması gerektiğini söyleyen başkan Eisenhower olmuştur. Olympus Has Fallen’ın bu kompleksin ürünü ve mevcut yönetimin zorunluluktan kaynaklanan geçici bir ara verme yönünde bu komplekse bağlı insanları rahatlatmak adına çekilmiş bir film olduğunu düşünüyorum.

‘’Bu kompleksin bir ayağında Pentagon, ikinci ayağında Boeing, Raytheon, Lockheed-Martin, General Dynamics, Bechtel gibi dev Amerikan silah şirketleri, üçüncü ayağında ise silah sanayinin yoğun olduğu eyaletlerin Kongre’deki temsilcileri yer alır. Buna ayrıca, çeşitli araştırma-geliştirme şirketleri, silah sektöründeki sendikalar ve bu şirketlere proje üreten bazı üniversiteler de eklenmektedir. Buradaki yapının özelliği Pentagon ile silah şirketleri arasındaki ilişkilerin niteliğidir. Çok sayıda emekli ya da görevinden ayrılmış Pentagon yetkilisi silah şirketlerinde çalışmakta ve aradaki organik bağı oluşturmaktadır. Bu bağların bir yandan ABD ordusunun silah alımı sürecini etkilediği, diğer yandan da Amerikan dış politikasını yönlendirdiği sıkça ileri sürülmüş bir husustur. ABD’nin Soğuk Savaş döneminde izlediği SSCB karşıtı politikanın bu kadar katı olması, ülkede bir komünizm korkusu oluşturarak silahlanma harcamalarının yüksek tutulması, özellikle nükleer silah alanında ‘’overkill’’i yaratması (yani gereğinden fazla yok etme kapasitesine sahip olması) Vietnam savaşına neden olması ve savaşı uzatması gibi gelişmelerden bu Çelik Üçgen sorumlu tutulmuştur.’’ (İlhan Uzgel)

“Beyaz” başkanı korumak için kendilerini mutlak ölüme atan korumalar başkanlık konutunun kapısından makineli tüfek ateşine atılmaktan çekinmezken Mike, vekil “siyah” başkanın emirlerini dinlemez hatta yüzüne karşı küfürlü konuşmaktan çekinmez. Film boyunca ‘’siz vekil başkansınız’’ sözü o kadar fazla kullanılmıştır ki, haddinizi bilin, şu an için başkan olabilirsiniz ama ulusal güvenlikle ilgili konular görev alanınıza girmez denmeye getirilir. Terörist Kang bile ilk bağlantıda ‘’sayın sözcü’’ diyor ki, “siyah” adamı başkan olarak ciddiye alan yok. Film boyunca “beyaz” başkandan gelen emirler asla sorgulanmadan yerine getirilirken, “siyah” başkan sadece bir sözcü rolünden ibarettir. Bu sahne ile mevcut başkanın seçilme sürecinin kastedildiğini ve yaşanan durumun ‘’geçiciliğinin’’ vurgulandığı düşüncesinde olduğumu ve Morgan Freeman’ın böylesine alçaltıcı bir rolü kabul etmesinin ve sindirmesinin hayli şaşırtıcı olduğunu söylemeliyim.

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir