One Flew Over the Cuckoo’s Nest (1975)

Siz delilerden hangisinin cesareti var?

Hiç kuşkusuz hayatınız boyunca izlediğiniz hemen hemen her film sizde ufak da olsa bir iz bırakmıştır. Bazı filmleri izlerken eğlenmiş, bazılarında hüzünlenmiş hatta bazılarından da nefret etmişsinizdir. Ama öyle filmler vardır ki, izlemenizin üzerinden çok uzun bir zaman geçse bile, geriye dönüp filmi hatırladığınızda, yüzünüzde ufak bir tebessümle birlikte boğazınıza yine kocaman bir yumruk oturur. Filmin size hissettirdikleri sabun köpüğü gibi uçup gitmemiştir çünkü. Hafızanıza işlemiş, gerçek anlamda sizde iz bırakmıştır. İşte zaman geçtikçe unutulmayan bu filmler, izlediğiniz yüzlerce, hatta binlerce filmin arasında hep ön plana çıkacak, hayatınız boyunca da bir parçanız olacaktır. Çünkü gerçekçidir, çünkü büyük bir acımasızlıkla hayatın içinden olan şeyleri gözlerinizin önüne serer. İsteseniz de unutamayacağınız bir ders verir. Tıpkı One Flew Over The Cuckoo’s Nest / Guguk Kuşu filminde Jack Nicholson’ın canlandırdığı McMurphy karakterinin, o tımarhaneye adım atmasıyla birlikte aslında tüm dünyanın bir tımarhane olduğunu fark ettiğiniz zaman aldığınız ders gibi…

Delilik, kimilerine göre bir hastalık, kimilerine göre ise farklılıktır. Bazıları ise deliliği, dehânın “kaygı”dan her anlamda arınmayı başarabilmiş hâli olarak tanımlar. Deli, toplumun genel düşünce ve etik yapısına uymayan kişidir. Bizler, bu kişilerin yaptığı şeylerin doğru ya da yanlış olduğuna değil de, genel normlara uyup uymamasına odaklanırız aslında. Geçmişlerinde biriktirdikleri deneyimler sonucunda, olaylara karşı verdikleri farklı tepkiler ve çıkarımlar, onların bizden “farklı” düşündüklerinin bir göstergesidir. Delilik aslında, “Özgür bir beynin cesur çıkışlarıdır, erdem ve yürekliliğin de kapı komşusudur.” (Montaigne) One Flew Over The Cuckoo’s Nest / Guguk Kuşu’ndaki kahramanımız McMurphy de, “deliliğin” hakkını vererek, film boyunca, her fırsat bulduğunda cesur çıkışlar yapacak, “farklı”lığını doyasıya yaşayacaktır.

Aslında Beat edebiyatının sıradışı yazarlarından olan Ken Kesey’in aynı adlı romanından uyarlanan filmin hikayesi oldukça enteresan başlıyor. İşsizlik ve başarısızlık hissi yüzünden bunalıma giren Milos Forman’ın kaldığı otel odasına Michael Douglas tarafından Ken Kesey’nin yazdığı Guguk Kuşu romanı ve bir teklif mektubu ulaşır. Michael Douglas bu romanı film yapmak istemektedir ve düşündüğü bu projede Forman ile birlikte çalışmak istiyordur. Forman kitaba bakar bakmaz hemen hatırlar. Çünkü on yıl kadar önce Kirk Douglas Prag’a geldiği bir süre zarfında Forman’a elinde çok iyi bir roman olduğundan, okuması için ona göndereceğinden ve bir gün bu romanın filmini birlikte yapabileceklerinden bahsetmiştir. Ama ne yazık ki Forman’ın eline bu kitap bir türlü ulaşmaz.

Milos Forman, Michael Douglas’ın gönderdiği kitabı okur ve romanı bir film yapma projesine oldukça sıcak bakar. Roman, hapishanedeki zor koşullardan kaçmak için akıl hastası rolü yapan deli dolu bir adamın, kapatıldığı hastanede insan oluşunun tüm haklarını kaybedişini, başka türlü bir deliliğe ve ölüme sürüklenişini anlatmaktadır. Michael Douglas ile yaptıkları ilk görüşmede, yıllar önce babasının da kendisine “Guguk Kuşu”ndan bahsettiğini, ama kitabı hiç göndermediğini anlatır. Gariptir ki, Michael Douglas’ın bu girişimden haberi yoktur. O, Forman’ı tüm bunlardan habersiz olarak kendi isteği ile seçmiştir. Sonraları Kirk Douglas’ın kitabı Forman’a söz verdiği gibi Prag’a yolladığı, ancak Amerika’dan gelen bu pakete hükümet tarafından el konulduğu anlaşılır.

Kirk Douglas, romanın haklarını yıllar evvel satın aldığında başrol için kendisini düşünmüştür ama aklına esen her şeyi yapan çılgın McMurphy rolü için fazla yaşlıdır. Milos Forman ise bu rol için mutlaka yıldız bir oyuncuyu istemektedir. Çünkü McMurphy ona göre, herkesin tanıdığı ve kendisiyle özdeşleştirebileceği biri olmalıdır. Forman’ın aradığı kişi Jack Nicholson’dır ve bu rol için en doğru seçimdir. Baş karakterin tanınmış biri tarafından canlandırılmasını isteyen Forman, akıl hastanesindeki diğer hastalar ve görevlilerin ise tamamen yeni yüzlerden oluşmasını istemiştir. Çünkü Forman’a göre perdeye yansıtılan bu dünya seyirciye kesinlikle aşina gelmemelidir. Seyircinin daha ilk gördüğü anda nefretini kazanan ve McMurphy ile bir otorite savaşı içine giren baş hemşire Ratched rolü için Louise Fletcher, para ve kadın düşkünü gece bekçisi için Scarman Crothers, mükemmel bir şekilde resmedilen akıl hastaları için de Danny DeVito, Christopher Lloyd, Brad Dourif, Sydney Lassick ve Will Sampson gibi isimler uygun görülmüştür. Çekimler gerçek bir akıl hastanesinde yapılır ve Forman her oyuncusundan, hastalardan birini seçmesini ve onun davranışlarını gözlemleyip onlardan bir parçayı kendi rollerine katmalarını istemiştir. Bununla birlikte set ekibini ve oyuncuları gerçek hastalardan ayırt edebilmek için herkese güvenlik kartları ve özel şifreler de dağıtılmıştır.

Randle Patrick McMurphy, otoriteye karşı ciddi sorunlar yaşayan, çalışmayı pek sevmeyen, kızdığı zaman şiddete meyil gösteren, ama tüm bunların yanı sıra eğlenceli ve hayattan zevk almasını bilen bir adamdır. Daha önceleri adı bazı nedenler yüzünden 5 saldırı olayına karışmış ve son olarak da ergen olmayan bir kızla yaşadığı ilişki nedeniyle tutuklanmıştır. Uzun zamandır da bu suç yüzünden hapishanede yatmaktadır. Yıllardır firar etmeyi düşünse de, bu hayalini bir türlü hayata geçirememiştir. Bir şekilde hapishaneden kurtulması gerekmektedir; bu da aklına güzel bir fikir getirir. Eğer deli numarası yaparsa, kimbilir belki de onu bir akıl hastanesine göndermelerini sağlayabilecektir. Ona göre akıl hastanesi hapishaneye göre daha eğlenceli ve güvenli olacak, kısa bir süre hastanede kaldıktan sonra da yeniden özgürlüğüne kavuşmasını sağlayabileceği kaçma planını gerçekleştirebilecektir. En nihayetinde bu planını hayata geçirir ve akıl hastanesine nakledilir; ancak McMurphy’nin hastanedeki günleri asla hayal ettiği gibi geçmeyecektir. Çünkü, deli numarası yapmaya devam ederken, aynı zamanda, bir hastane dolusu birbirinden tuhaf adamla da baş etmek zorunda kalacaktır. Buraya geldiğinde öyle insanlar görür ki, kimisi tam anlamıyla dış dünyayla bağlarını koparmış, kimisi de akıllı olduğu halde bunun farkında bile değildir. Bazıları da, dış dünyadan korktuğu ve kendisini dış dünya için yeterli görmediği için buradadır.

McMurphy ilk günlerini bu garip insanlarla kafa bularak, kart oyunlarında paralarına ve sigaralarına el koyarak oldukça eğlenceli günler geçirir. Ancak kısa bir süre sonra özgürlüğünün elinden alınmış olduğunu idrak etmeye başlar. Tam bir asi olan McMurphy, hastanenin “otorite”si olarak görülen Hemşire Ratched ile tanıştığı andan itibaren olayların hiç de istediği gibi gitmeyeceğini hisseder. Çünkü hemşire “sistem”in ta kendisidir. Her seferinde McMurphy’nin ona karşı çıkması, otoritesini sarsmaya çalışması hiç şüphesiz ki “sistem”in işine gelmeyecektir. Belirli bir rutine alıştırılmış hastaların bir nevi gözlerinin açılması, orada ne aradıklarına dair kendilerini sorgulamaya başlamaları, beraberinde isyanı da getirecektir. Ancak sistemin buna göz yummaya hiç niyeti yoktur. Bu nedenle de tüm olanların acısını, harekete geçip bu rutini bozmaya çalışan McMurphy’den çıkaracaktır.

Seyircilerin yanı sıra eleştirmenlerin de filmi bu kadar çok sevmesinin nedeni, filmin gerçek bir akıl hastanesi dekorunda, her birimizin yaşadığı sıradan hayatı çok iyi bir şekilde betimlemesi ve hayat boyunca bir anda fark etmediğimiz dayatmaların ve zorunlulukların, kişisel özgürlüğümüzü nasıl da hiçe saydığını, aslında hepimizin yaşamak zorunda olduğu hayat denen hapishaneyi tüm çıplaklığıyla resmetmesine dayanıyordu. İnsanoğlu ilk kez Rönesans ile birlikte kendisini çevreleyen dinsel ve geleneksel baskılardan bir nebze olsun uzaklaşmaya başladığında, özgürlük adına ufak da olsa bir umut ışığı belirmiş, ancak zaman geçtikçe, önceleri kiliselerin düzenlediği insan yaşamı, sonraları ise, en fazla parayı ellerinde tutanlar ve büyük şirket sahipleri tarafından yönetilir olmuştu. Her zaman, ne giyip, ne yiyeceğimizi, neye benzeyip, nasıl davranacağımızı hep başkaları söylüyordu. Biz kendi hayatımızı özgürce yaşadığımızı zannetsek de, aslında sistem ve düzen denen olguların etrafımızı sardığı tutsaklardan başka bir şey değildik. Tüm bu toplumsal uyutulmayı film bize ilaç zamanı çalan müzikle gösteriyordu. Toplumu uyutmanın en kolay yolu, insanları bir şeylerle oyalamaktı çünkü. O yüzden Hemşire Ratched ilaçlarıyla hastalarını uyuturken müziğin sesi sonuna kadar açılıyor ve başka hiçbir şeyi düşünmelerine izin vermiyordu.

Tüm bu tutsaklığın bilincinde olan McMurphy, her şeyi değiştirme niyetindedi işte. Ama onun bu asi ruhu hastane için büyük bir tehlike arz ediyordu. Bu kurallara karşı gelen adamın niyeti ne kadar masul olursa olsun hastane için asla kabul edilemezdi. Adına “özgürlük” denilen bu mikrop, diğer hastalara da bulaşabilir, kurumun yani sistemin yaptırım gücünü azaltabilirdi. McMurphy’nin elektroşokla susturulması, güvensizlik sorunları ile boğuşan Bobby’nin intiharına sebep olan hemşire Ratched’e saldırdıktan sonra ise tamamen hissiz ve tepkisiz hale getirilmesi, aslında tarihte bir gezinti yaptığımızda, ortaçağdaki insanların, kendilerinden farklı buldukları kişileri “cadı” ilan ederek yakmalarından farksız değildi. Bu duruma göz yummayacak tek kişi de, herkesin sağır ve dilsiz zannettiği, ama sadece beyaz adamın zulmünü protesto etmek için konuşmamayı seçen Kızılderili şef Bromden’di. Tef ve zillerin yarattığı mistik bir müzik eşliğinde arkadaşını öldürerek özgür bırakan Bromden, akıl hastanesinden kaçmayı başarıyor, insanın kendi özüne, yani doğaya dönüşünü, dokunaklı bir şekilde resmediyordu. Kaçmaya çalışan McMurphy’nin “Olsun, en azından ben demedim.” sözünü unutmayan Bromden, arkadaşının yapamadığını yapıyor ve seyircinin içindeki o isyanı had safhaya ulaştırıyordu.

Metallica’nın Welcome Home (Sanitarium) şarkısının esin kaynağı olmasının yanı sıra İsveç’te tam 12 sene sinemalarda gösterilerek dünya rekoru kıran ve tüm dünyada büyük bir beğeni ile karşılanan film, o yılın en iyi film, yönetmen, uyarlama senaryo, kadın ve erkek oyuncu dallarında Oscar ödülüne layık görülerek Frank Capra Klasiği “It Happened One Night / Bir Gecede Oldu”nun bu konudaki rekoruna da ortak olmuştu. Aday olup da alamadığı oscarlar ise, en iyi müzik, en iyi yardımcı erkek oyuncu, en iyi görüntü ve en iyi kurgu dallarındaydı. Çoğu sinemasever Jack Nicholson’ın The Shining ile devleştiğini söyler belki ama, aslında Jack Nicholson’ın asıl devleştiği film Guguk Kuşu’dur. Perdeden taşan o muhteşem oyunculuğu, Milos Forman’ın kendisini seçmekle ne kadar da doğru bir karar verdiğinin adeta ispatıdır.

Beat Generation – Beat Kuşağı Üzerine:

“Beat Kuşağı” (Beat Generation) kavramı, 1950lerde ABD’nin San Francisco kentinde oluşup daha sonra başta New York olmak üzere öteki kentlere yayılan bir bohem çevreyi ve edebiyat hareketini anlatır. Hareketin savunucuları için “beat” sözcüğü, hem bitkinlik ve tükenmişliği, hem de bundan kaynaklandığını düşündükleri bir ruhsal güzelliği ve arınmışlığı simgeler. Beat yazarları arasında hareketin simini koyan Jack Kerouac, City Lights adlı yayın ve kitabeviyle hareketin yayılmasında etkili olan şair Lawrence Ferlinghetti ve Allen Ginsberg, Gregory Corso (1930), Gary Synder (1930) gibi şairler vardır. Yazar William Burrougbs (1914) Beat çevresine yakınlığı ile tanınır.

Beat hareketi, II. Dünya Savaşı sonrası Amerikan toplumunun, insanları robotlaştıran, duygusuz ve duyarsız kılan yapısına, çıkar, maddiyat ve savaş üzerine yükselen değerlerine karşı bir başkaldırıdır. Her türlü “saygın” konum ve değerden uzaklaşmayı amaçlayan Beat çevresi, işsiz güçsüz olma, uyuşturucu kullanma ve eşcinsellik gibi Amerikan toplumunca kabul edilmeyen anlayış ve ilişkilere sahip çıkmıştır. Kurallara uygun yaşamanın tekdüzeliğine karşı düş dünyasını, yaratıcı bir yaşamın temeli olarak görüp savunmuş, Zen Budizm ve Doğu felsefesinde görüşlerini temellendirecek bir felsefi temel bulmuştur. Doğaçlamaya dayanması açısından caz müziği Beat Kuşağı için önemli bir etki kaynağı olmuştur.

Beat yazarları akademik olan her türlü değeri karşılarına alarak, edebiyatı “sokağın malı” haline getirmeye çalışmışlardır. Edebiyatı, yazarın duygu ve deneyimlerinin kendiliğinden bir dışavurumu olarak görmüştür. Tutarsız ve dağınık olsa da, düzeltmeden yazılan kuralsız bir edebiyat yaratmayı hedeflemiştir. Jack Kerouac “On The Road” (Yolda)adlı romanı üç hafta gibi kısa bir zamanda, Allen Ginsberg ise “Ankor Wat” adlı uzun şiirini yanlızca bir gecede yazmıştır. Kişinin izlenimlerini ve düş dünyası edebiyatın tek hareket noktası olurken, günlük konuşma dili benimsenmiş, argo ve açık saçık kelimelerden kaçınılmamıştır.

Toplumsal konuları kayıtsız bir tutumla eleştirmelerine, çoğu kez de bölük pörçük ve tekrarlarla dolu bir edebiyat yaratmalarına karşın, Beat yazarları, Amerikan edebiyatında açık sözlü bir eleştirelliği başlatmışlar ve biçimi olmayan bir anlatımı benimsemişlerdir. 1960′larda etkisini yitiren Beat Kuşağı’nın en yetkin ürünleri Kerouac’ın “On The Road” romanıyla Ginsberg’in “Howl” (Çığlık) adlı uzun şiiridir.

Kaynaklar:
Beat Generation: http://ayamerdivenkurduk.biz/?p=4521&cpage=1

Yazar hakkında: Begüm Özdemir

1982 doğumlu yazar ilk sinema deneyimini L’ours (The Bear) filmiyle yaşamış olup Öteki Sinema'da yazmaya 2011 yılında başlamıştır. Sinema yazıları yazmasının yanı sıra dizi ve film çevirileri de yapmaktadır. Ayrıca büyük bir Stephen King ve Queen hayranıdır.

3 Yorumlar

  1. çok güzel bir yazı olmuş, ellerinize sağlık

  2. gerçekten çok iyi. psikiyatri kliniğinden tümevarım ile tüm dünyaya uyarlama ve sistemin bize ne yapacağımızı dayatması filmde çok dramatik bi şekilde dile getirilmiş
    eleştiriyi de bir çırpıda okudum. tebrikler.

  3. cok guzel bir yazi,ellerinize saglik

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: