Kült Filmler Zamanı: Onibaba (1964)

The Witch (Cadı, 2015), Raw (2016), A Cure for Wellness (2016) ve It (O, 2017) gibi sosyal meselelere de değinen, esaslı korku/dehşet (horror) filmlerini seyredince, bu türün aslında usta ellerde ne gibi önemli işlevleri olabileceğini yeniden hatırlıyoruz. Korku edebiyatının ve sonrasında korku sinemasının asıl ortaya çıkış gayesi, bütün sanat dallarının temelinde olan şeyle aynıdır: İnsan denen mahlûku anlamaya çalışmak. Ama korku türü zaman içinde, köşeden aniden fırlayıveren kedi, kreşendo şeklinde yükselen melodi, tiz bir keman sesi, yok yere katledilen insanlar ve birdenbire gümbür diye ses çıkaran şeylerle işgal edilmeye başlayınca asıl işlevine halel geldi. Sinema tarihi çok geçmeden, salt korkutmak için korkutmaya çalışan eserlerle tıka basa dolup taştı. Öte yandan, demin adını zikrettiğim, suya sabuna dokunmaktan imtina etmediği için çölde vaha etkisi yaratan güzel filmlerin yapmaya çalıştığı şeyi yarım yüzyıl önce yapan çok daha sağlam filmler var, bunlardan biri de Kaneto Shindo’nun yazıp yönettiği ve birazdan o benzersiz açılışını özetlemeye çalışacağım Onibaba (Şeytan Kadın, 1964). Kült filmlerde bugün bu olağanüstü filme değineceğiz.

On dakika süren ve hiçbir diyalog içermeyen muhteşem bir sekansla açılıyor film. Engin bir denizi andıran Çin kılıç otları (susuki/suzuki grass) rüzgârda bir o yana bir bu yana eğiliyorlar. Ufku göremiyoruz. Kamera çaresizce boynunu büküyor ve bu sonsuza uzanan arazide üzerinde ot bitmediğini fark ettiğimiz genişçe bir alana odaklanıyor. Burada bir boşluk/karanlık var. Ne diyordu Nietzsche? “Boşluğa yeterince uzun süre bakarsan, boşluk da sana bakar.” Şimdi boşluk bize bakıyor. Doğal yollarla oluşmuş bir kuyuya benzeyen derince bir çukurda olduğumuzu anlıyoruz. Kuyunun/çukurun dibinden gökyüzünü seyrediyoruz. Çukur son derece derin. Otların hışırtısı aynı yerde olduğumuzu kesinleştiriyor. Peki ne var bu boşlukta? Bu boşluk neyi simgeliyor? Antik çağlardan beri, içini hayatta kalma güdüsünün doldurmaya çalıştığını ama bir türlü beceremediğini öğreneceğimiz bu karanlık ve derin deliğin/boşluğun öyküsü ne? Peki ya rüzgâr estiği zaman (rüzgârın estiği yöne göre eğilip) sanki birbirlerine dikleniyorlarmış, karşı geliyorlarmış izlenimi veren otlar? Hadi otlar, insanları simgeliyor, onu anladık, peki ya rüzgâr?

Derken aceleyle hareket eden iki samuray görüyoruz otların arasında. Yüzlerinden çaresizlik okunuyor. İki atlıdan kaçıyorlar. Samuraylardan biri yaralı, diğeri ona omuz vermiş. Belli ki insan boyunu aşan otların arasında, hangi yöne gittiklerini bile bilmeden -yüzlerinde endişe ama akıllarının bir köşesinde eser miktarda umutla- var güçleriyle canlarını kurtarmaya çalışıyorlar. Bu iki samurayın öyküsünü seyredeceğimizi varsayarken o da ne? Birdenbire hunharca mızraklanıp inleye inleye öbür dünyayı boyladılar. Pat! Hikâyeleri bitti. Katillerini göremediler bile. Biz de göremedik. Katiller otların ardında sinsice kurbanlarının ölümünü bekliyor. Derken ortaya çıkıyorlar. Anlaşılan, katillerin hikâyesini izleyeceğiz. Durun o da ne? Son derece soğukkanlı bir şekilde iki adamı mızrakla öldüren bu katiller demin gördüğümüz atlı askerler değil! Üstelik ikisi de kadın. Daha sonra gelin-kaynana olduklarını da öğreneceğimiz bu ikili, sanki sıradan bir işmiş gibi samurayların üstünde başında ne varsa aldılar ve zavallı adamların yarı çıplak cesetlerini o dipsiz kuyuya atıp yakınlardaki derme çatma barakalarına gittiler. Sakin hâllerine ve kendinden emin hareketlerine bakılırsa, bu işi rutine bindirmiş olduklarını söylemek güç değil. Konuşma ve replik içermeyen bu uzun açılışta sinemaya doymakla kalmıyoruz, o ana kadar izlediğimiz hiçbir filme benzemeyen bir sanat eseriyle de karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz.

En çok merak ettiğim toplumlardan biri Japonlar. Sadece anime/manga ve korku türüne yaptıkları katkıyla bile sinema tarihine geçtiklerine şüphe yok. Peki ama onları bu çağının çok ötesinde olduğu belli olan sıra dışı düşünce iklimine sürükleyen şey ne? Gelişmiş Batı toplumlarının (Avrupa’nın önde gelen “kalkınmış” ülkeleri ile Amerika Birleşik Devletleri’ni kastediyorum), Japonların yarım yüzyıl önceki tahayyül düzeylerine erişmeleri neredeyse yirmi yıl aldı. Japonların 1950’lerde, 1960’larda çekmeye başladığı filmleri 70’lerden önce çekemediler (bazıları yeni yeni çekiyor). Tabii burada kastettiğim şeyin, bir toplumun yasal ve siyasi teşkilatlarını, düşünme biçimini, ideolojisini ve felsefesini içeren “üst-yapı kurumları” ile her türlü tabusu (din, cinsellik vs.) olduğunu belirtmem lazım (otoriter yönetimler altında zorla çektirilen politik filmleri hariç tutuyorum). Aslında bir korku ve gerilim filmi olarak tasarlanmış Onibaba’da hem sıkı bir politik eleştiri hem de dozunda kullanılmış erotizmle yaratılan cinsel bir başkaldırı var. Filmin zamanında İngiliz sansüründen geçememiş olmasına şaşmamalı.

Onibaba, özünde savaş karşıtı bir film. Filmde; halkın günden güne yok oluşuna sebep olan büyük savaş niye çıkmış bilen yok, nasıl gidiyor bilen eden yok, ne zaman bitecek bilen yok. Shindo, savaşı, etkisi çok büyük ama görünmeyen bir dışsallık olarak konumlandırmış ve sadece yıkıcı etkilerine odaklanmış. Bir yerde şöyle bir cümle geçiyor: “Savaşta kayıplar öyle büyük bir raddeye gelmiş ki, Kyoto kentinde kapkara bir güneş doğmuş.” Onibaba, savaş denen canavarın halim selim insanları nasıl zıvanadan çıkarıp canavarlaştırdığını anlatıyor. Mesela kimse kadınlara “Bunları nereden buldunuz?” demiyor. Samurayların üstünden çıkan öteberinin alım satımı bile bir ticarete dönüşmüş, herkes her şeyin farkında. Hayatta kalma güdüsü, her şeyin üzerine çıkmış durumda ama filmin ilerleyen dakikalarında bu güdüyle kapışabilecek başka bir güdü hikâyeyi dengeliyor: Cinsel arzu. Filmin belirli bir noktadan sonra, örtülü de olsa, yoğun bir cinsellik barındırdığını söylemek lazım. O anlamda 1964 yapımı bir film için tabu yıkıcı bir boyutu olduğunu not düşmek lazım. Cinsel isteklerle hayati ihtiyaçların çatıştığı noktada tansiyon bir anda yükseliyor ve finale kadar da öyle devam ediyor.

Tabii bunları anarken, filmi korku türüne dâhil eden şeyi yani maskeyi anmadan geçmek olmaz: Bir görenin bir daha asla unutamayacağı, dehşet verici bir maske bu. Burun delikleri genişlemiş, ağzı açık, gözleri fal taşı gibi, dehşet içinde bir figür. Kaneto Shindo, maskenin etki gücünü arttırmak için, maskeyi takan kişinin çevresiyle yarattığı kontrasttan faydalanan özenli bir aydınlatma çalışması ortaya koymuş. Evet, maske korkunç ama işin ilginci, maskenin korkunçluğu aslında korkan birini resmetmesinden kaynaklanıyor. Üstelik bu korkunç maske onu takan kişiye, özel bir güç ya da bir tahakküm yetisi kazandırmıyor hatta tam aksine, trajik bir zemin hazırlayarak dramatik bir son vadediyor.

Tabii çeşitli açılardan zengin bir alt metne sahip bu kült filmin başka filmler üzerindeki etkisi de büyük oldu. William Friedkin’in korku şaheseri Şeytan (The Exorcist, 1973) üstündeki etkisini söylemeye bile gerek yok. Jim Carrey’nin The Mask’ındaki (Maske, 1994) maskenin Onibaba’dakine benzer sakat bir özelliği vardı. Hideo Nakata’nın Ringu’sunda (Halka, 1998) kuyu etkisi hissedilmektedir. Pacific Rim’deki (Pasifik Savaşı, 2013) canavarlardan birinin adı Onibaba’ydı. Hatta ben biraz daha ileri gidip bir teorimi paylaşmak istiyorum. Bence M. Night Shyalaman’ın -şimdilik- son baba filmi The Village’ın (2004) temel mantığı Onibaba’daki hikâye üzerine kuruludur. Özellikle içeridekilerin dışarıya gidişini engellemek için kullanılan yöntem açısından.

Kaneto Shindo’nun Onibaba’sı (Şeytan Kadın, 1964) üzerinden geçen onlarca yıla rağmen ilk günkü etkisinden bir şey kaybetmeyen, sinema kültürünü derinden etkilemeyi başarmış, baştan çıkarıcı bir deneyim. Nietzsche’nin “boşluk epigramı”ndan bir önceki cümlesi, “Canavarlarla savaşanlar, o süreçte bir canavara dönüşmemeye dikkat etmelidirler” idi. Tabii, uzmanlara göre buradaki “canavar”, kişinin nefsini temsil ediyor, hâliyle, “savaş” da, kişinin nefsiyle savaşını. Onibaba, işte ona dikkat edemeyenlerin düştüğü durumu anlatıyor. İyi seyirler…

Öteki Sinema için yazan: Ertan Tunç

KAYNAKLAR

  • Balmain, Colette. “INTRODUCTION TO JAPANESE HORROR FILM”, 2008. Edinburgh University Press, İNGİLTERE.
  • Lowenstein, Adam. “SHOCKING REPRESENTATION: HISTORICAL TRAUMA, NATIONAL CINEMA, AND THE MODERN HORROR FILM”, 2005. Columbia University Press, ABD.
  • Wee, Valerie. “JAPANESE HORROR FILMS AND THEIR AMERICAN REMAKES”, 2014. Routledge. ABD.
  • “Whoever fights monsters should see to it that in the process he does not become a monster. And if you gaze long enough into an abyss, the abyss will gaze back into you.” F.W. Nietzsche
    https://www.goodreads.com/quotes/18463-whoever-fights-monsters-should-see-to-it-that-in-the
  • www.imdb.com
  • www.wikipedia.org 

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir