Onuncu Yılında Türk Korku Sineması

26 Nisan 1949 yılında başladığını kabul ettiğimiz Türk Korku Sinemasına ait örnekler 2000’li yıllara kadar yok denecek kadar azdı. Türkler korku filmi çekemiyor muydu? Yoksa korku filmleri Türk seyircisine mi hitap etmiyordu? Ya da yerli film endüstrimiz, tutan bir formül olan melodram ve komedi kalıplarının dışına çıkmak istemiyor, deyim yerindeyse riske girmek ve yeni denemeler yapmayı tercih etmiyor muydu? 2014 yılının, sinemamızın 100’üncü yılı olup olmadığı hususunun bile tartışmalı olduğu bugünlerde böyle bir soruya cevap vermek tek seslilikten uzak olacaktır. Ancak yanıtı ne olursa olsun mazimizde korku filmlerine yer verilmediği aşikârdır. Yapılan kimi denemeler ise ya batılı filmlerin bir uyarlaması (“Drakula İstanbulda”, “Şeytan”), ya gelenekselleşmiş çizgiden uzak kalıplara sahip (“Karanlık Sular”), ya da içerdiği korku motiflerini komedi unsurlarına ve dönem furyasına dönüştüren filmlerdir (“Sevimli Frankeştayn”, “Arkadaşım Şeytan”, “Şeytan Köşeyi Döndü”). Ancak 2000’li yıllardan sonra bu durumun değiştiğini kabul etmek gerekir. Milenyumun ilk yıllarında emekleme döneminde olan korku sinemamızın ise 2014 yılı itibariyle kendi kurallarını yarattığını ve başlı başına bir endüstri olma yolunda büyük adımlarla ilerlediğini söylemek mümkün.

Geride bıraktığımız 10 yıla genel hatlarıyla baktığımızda ilk zombi filminin çekildiğini, ilk 3D filmin “Cehennem” adlı korku filmi ile gerçekleştiğini, görsel efektlerin korku türünde sıklıkla kullanılmaya başlandığını, yerli korku Cehennemfilmlerinin gişede pek çok ithal korku filmini geride bıraktığını görürüz. Örnekler arttırılabilir ve bu durum da bir türün geliştiğini, bir sektör haline geldiğini göstermesi açısından kanımca kâfidir. Öyle ki 2015 yılında 20’ye yakın korku filminin çekileceği haberleri bile bunu doğrular niteliktedir. Nihayetinde bir pazar yaratılmıştır ve bu pazarın ne denli sinemamıza katkı yapacağı da ayrı bir tartışma konusudur.

Türk Korku Sinemamızın (artık bu tabiri kullanmakta bir sakınca görmüyorum) istifade ettiği belli başlı kaynaklara değinmeden önce geniş kitleler tarafından eleştiri oklarına maruz kaldığını vurgulamak istiyorum. 2014 yılında toplam 10 tane korku filmi vizyona girdi ve bunlardan bazıları gişede hatırı sayılır da başarı yakaladı. Nitelik kısmına ve gişe başarısına bakmadan bile sayıca artış gösteren bu durum, gelişmiş ya da gelişmekte olan bir türün izlediği rota ile paralellik sergilemektedir Nihayetinde herkesin bir Mario Bava, Dario Argento, John Carpenter olmasını beklemek doğru değildir. Stephen King gibi geniş kitlelerce beğenilecek bir hikâye yaratması ve bunu da senaryoya dönüştürecek bir yeteneğe sahip olması zorunluluğu da yoktur (yetenekli oyuncular, yapım öncesi-esnası-sonrası aşamalar ve diğer teknik imkânlar gibi hususları tenzih edecek olursak). Ancak hali hazırda yaratılmış olan ve bir hayli rağbet gören korku türüne film örnekleri verilmek zorundadır. 2014 yılı içinde kendi imkân ve yetenekleri doğrultusunda farklı yönetmenler de bunu yapmıştır. Belki söz konusu filmlerin konuları benzerdir; en azından beslenilen kaynağın ana damarı birbirini anımsatır. İslami ve dini motifler, cin, cin çarpması, büyü, ayetlerle desteklenen ve korku unsuru olarak klasikleşmiş senaryolarda yer alan canavarlar yerine Kur’an-ı Kerim’den beslenen kötülükler, hikâyenin gerçek bir olaya dayandırılmasına yönelik bir vurgu, zaman zaman da kültürümüzde yer alan anlatılar bunlar arasında akla gelen ilk unsurlardır. Kimi kesimlerce eleştirilen bu durumun ise çok büyük bir problem teşkil ettiğini düşünmüyorum. Ortada gelişimini sürdüren bir tür vardır ve kendini tamamlaması için belki de bu zaruri bir husustur. Ayrıca benzer kaynaklardan istifade ederek ortaya çıkarılan ürünlerin hepsinin bir şaheser olma zorunluluğu da yoktur.

Genel olarak Hollywood yapımlarını ülkemizde gösterime girdiği ölçüde takip ediyoruz (istisnalar hariç). Peki, Amerikan sinema endüstrisi hiç mi kötü film yapmaz? Tabii ki bu sorunun cevabı bellidir. Aynı suali kendimize de yönelttiğimizde benzer yanıtı alacağız (bununla birlikte Türk Sinemasını, Amerikan Sineması ile karşılaştırmak ya da denk tutmak gibi bir niyetim olmadığını da ifade etmek isterim). Bu yüzden artık kendi yaptığımız filmlere yönelik önyargılı tutumu bırakmak, filmi ve filmin ait olduğu türü münferiden yargılamamak, yabancı yapımlarla yerli yapımları kıyaslamamak gerekir.

siccin-660x330

Peki, batı formülü ile kurgulanmış korku filmlerine aşina olan Türk halkına, benzer bir üsluba sahip filmler mi sunmalıyız? Bunu yaptığımız takdirde taklitçi olmakla itham edileceğiz ve geçmişimiz bu kuralı az da olsa deneme yoluna gitmiştir. Yeni bir formül yaratmak gerekir ki yukarıda saydığım İslami motiflerden istifade eden filmler bunun bir yansımasıdır. Ancak bu da İslami öğelerin istismar edildiği konusunda eleştirileri beraberinde getirmektedir. Pek tabii ki her daim eleştiri olmalıdır, ancak yapıcı ve öğretici olmaktan ziyade yıkıcı eleştirilerin, sinemamıza zarar verebilme olasılığının olduğunu düşünüyorum. Konu korku sineması olduğu için de bu tarz yaklaşımların türün önünü tıkayabileceği endişesini taşıyorum. Tüm bunlardan başka korku filmi çekmediğimiz zaman da bambaşka tartışma konuları yaratılır, neden korku filmi çek(e)mediğimiz ile ilgili. Bu da kısır bir döngünün çıkmazıdır.

Konu ister korku, isterse de başka türler olsun ortada bir formülün olduğu yadsınamaz; her ülke için, her toplum için farklılık arz eden. İngiliz yapımı korku filmlerinin tüm dünyayı dolaştığı yılların ardından “vampirler” ve “kung fu”yu aynı filmde buluşturmayı hedefleyen Hammer yapımcılarının ve Shaw Kardeşlerin ortak projesi “The Legend of the 7 Golden Vampires” adlı filmin hayal kırıklığı yaratması ve Hong Kong seyircisi tarafından talep görmemesi buna en büyük örneklerden biri olsa gerek. Kanımca Metin Erksan gibi yetenekli bir yönetmenin “The Exorcist” uyarlamasını yaparak Türk kültürüne ait olmayan bir şeytan çıkarma konusunu işlemesi ile elde ettiği hüsran buna bir başka örnektir. Acaba Erksan, Şeytan tarafından ele geçirilen zengin Türk kızı yerine cinin musallat olduğu bir köylü kızını; büyük şehir yerine Anadolu’yu; şeytan çıkarma işini yapan Hıristiyan görünümlü (arkeolog ya da din âlimi?) bir karakter yerine halk arasında yaygın olan cinci hocayı kullanmış olsaydı aynı hüsranı yaşar mıydı? Cevabı bilinmez ancak benzer formülün Hasan Karacadağ tarafından 30 yıl sonra kullanıldığı ve işe yaradığı düşünülürse cevap çok da karmaşık gözükmez.

Seytan 3 Metin Erksan

Türkiye’de yeni dönem korku sineması “Okul” ile başlamış olsa da, “Büyü” ile birlikte İslami öğelere korku sinemamızda yer vermiş olsak da, Türk Korku Sinemasının kurallarını koyan Hasan Karacadağ’ın “Dabbe” serisi olmuştur. Şu ana kadar yedi korku filmi çeken ve bunlardan beş tanesi Dabbe külliyatına[1] ait olan Karacadağ, Türk halkının beğenilerini ve onlara nasıl hitap etmesini gayet iyi tespit etmiş bir yönetmen. Filmlerinin yakaladığı başarılara bakarsak da bunu açık ve net bir biçimde görebiliriz. Bir önceki filmi olan “Dabbe: Cin Çarpması” gişede 400.000 seyirciye ulaşmışken, son filmi ile bu rakamı ikiye katlamıştır. Bu anlamda tüm yerli korku filmlerinin yanı sıra pek çok yerli filmi de geride bırakan “Dabbe: Zehr-i Cin” filmi 2014 yılının öne çıkan filmleri arasında kendine yer bulmuş durumda.

Türk seyircisi korku filmlerini her daim sevmiştir. 50’li yıllardan itibaren ithal edilen filmlerde korku filmlerinin çok sayıda olduğunu, hatta video piyasasında korku filmlerinin kâr eden bir tür olduğundan mütevellit pazarın bir bölümünü teşkil ettiğini söylemek mümkün (benzer çıkarım VCD ve DVD piyasası için de söylenebilir). Yabancı korku filmlerinin gişede iyi iş yaptığı gerçeği de yadsınamaz. Peki, Karacadağ ne yaptı da Türk korku filmlerini ithal korku filmlerinin gölgesinden kurtardı. Bu derinlemesine tartışılacak bir konudur. Ancak her şeyden önce Karacadağ’ın yeni bir market yarattığını itiraf etmek gerekir. Bu markette ise hedef kitlesini -bilinçli ya da bilinçsiz- genç seyirciler olarak belirledi. Böylece korkmak ve korkutmanın kuralı olarak batılı senaryolarla hafızasını doldurmuş orta yaşlı sinemaseverlerden ziyade Türk korku motiflerini benimseyen/benimseyecek olan bir nesil yaratmış oldu[2]. Eminim ki, yaşları 30 ve üstü olan korku janrı tutkunu pek çok kişi Karacadağ’ın filmlerine eleştirel ve önyargı ile yaklaşacaktır. Bu durumun doğal bir refleks sonucu ortaya çıktığı söylenebilir (bununla birlikte Dabbe serisine ait filmlerin eleştirilecek hususları yok da değildir, tıpkı pek çok filmin olduğu gibi, bu ise ayrı bir yazının konusudur). Nihayetinde “Dabbe” filmini 15 yaşında seyretmiş biri, 23 yaşına geldiğinde vizyonda göreceği Dabbe’nin beşinci filmini de büyük olasılıkla merak edecektir. Bu temel çıkarım ise Türk Korku Sinemasındaki bir soruna ışık tutmaz, bilakis yeni ve asıl bir soruyu daha karşımıza çıkarır:

Dabbe filmlerini diğer yapımlardan ayıran özellikler nelerdir?

Dabbe Cin Çarpması 2

Daha önce de ifade ettiğim gibi Karacadağ’ın çok iyi bir gözlemci olduğunu kabul etmek gerek. Japonya’da yaşamasına rağmen Türk halkını gözlemlemeyi başarabilmiş. Bununla birlikte filmlerini pazarlamasını da gayet iyi beceriyor. Hem tanıtım, hem de planlı olduğunu değerlendirdiğim reklam çalışmalarının[3] asli ve tali amaçlarına hizmet ettiğini düşünüyorum. Asli ve tali amaçlarının ne olduğu konusu yönetmenin kendisinde yatıyor olsa da verdiği röportajlar doğrultusunda bir değerlendirme yapabilir ve Türk Korku Sinemasının gelişmesini ve bununla birlikte tecimsel kaygılar taşıdığını söyleyebiliriz (tabii ki bu, doğruluğu şüphe götürür bir çıkarımdır). Hikâyelerini ise dönemin popüler anlatımıyla şekillendiriyor (“Paranormal Activiy” filmi ile özdeşleşen anlatımı “Dabbe: Bir Cin Vakası” filminde kullanması gibi). Kullandığı hikâyeler ise diğer filmler göz önüne alındığında türdeş gözükse de farklı konuları işliyor. Her şeyden önce kurguya özen gösteren ve gizem yaratmayı seven bir yönetmen olarak beş serilik Dabbe külliyatında sürekli değişen bir Dabbe tanımı sunuyor ve mümkün olduğunca kendini tekrarlamamaya çalışıyor[4]. Bununla birlikte gişe başarısı yakalayan filmlerin ticari bir ürün olarak değil de münferiden ve sanatsal bir eser olarak incelenmesi sinema eleştirmenlerinin yapması gereken bir konudur. Ancak eleştirmenlerin filmler hakkında övücü ve yerici eleştirilerini görmek mümkün. Bu bağlamda Karacadağ’ın gişe için mi, yoksa kişisel beğeni ve zevkleriyle şekillendirip yarattığı sanatı için mi, yoksa her ikisini de göz önüne alarak mı filmlerini çektiği bilinmez ancak bilinen bir gerçek vardır ki her filmi ile hatırı sayılır bir gişe ile hem yönetmenleri, hem de yapımcıları heveslendirir. Bu yüzden Türk Korku Sinemasının önünü açan önemli bir isim olduğunu kabul etmek gerekir. Yalnızca ülkemizde değil, ortak yapım projeleri ile batıya da açılan bir isimdir (hem sineması, hem de filmlerinin DVD piyasası). Şimdiye kadar ki üretkenliği ile de bir süre (ya da uzun bir süre) daha adından bahsettirecektir.

Yinelemek istiyorum, niyetim filmleri eleştirmek değil, yalnızca durum analizi yapmak. Bunu genel bir bakış açısıyla yaptığımda da karşıma çıkan tablo çok da değişkenlik arz edecek türden değil. Yazımın başında da Türk Korku Sineması kavramından bahsetmiştim. Eğer ki bir tür ya da konu istismar edilmeye başlanmışsa ve söz konusu içeriklere sahip çok sayıda film çekiliyorsa söz konusu tür/alt tür o kültür içinde çoktan oluşmuş demektir. Kalıcı olup olmadığı hususu ise zaman içinde açığa çıkacaktır. Ve korku janrına ait farklı konularda da filmleri beraberinde getirmesi ile kalıcılığı daha da sağlamlaşacak ve söz konusu türün gelişimi gerçekleşecektir.

Ayrıca yakın zamana baktığımızda salt korkuların yanında korku/komediyi harmanlayan filmler de yer almaktadır ve bu kaçınılmaz bir durumdur. Kaçınılmaz diyorum, çünkü spekülatif türlerin içine mizahı (hiciv değil, vurgulamak isterim) dahil etmek edebiyatımızda da sinemamızda da ısrarla yapmaktan imtina etmediğimiz bir husustur. Gulyabani gibi bir korku öğesini alıp, yıllar önce “Süt Kardeşler”de[5] yaptığımız gibi yine komedinin eksik olmadığı bir senaryoya dahil etmek bunun bir göstergesidir. Tecimsel bir kaygı ile salt gulyabani öğesinin işlendiği bir korku filminin yapıldığı gün ise Türk Korku Sineması farklı bir mertebeye ulaşacak, İslami motiflerinden bir nebze de olsa kurtularak kimlik arayışını sonlandıracaktır. İstismara uğrayan ve her geçen gün örnekleri artan benzer filmler ile kendini sonlandırmayacak, uzun vadede yalnızca cin filmleriyle anılmayıp bir tür sineması olarak karşımıza çıkacaktır.

Vizyon tarihlerine göre 2014 yapımı yerli korku filmlerinin sıralaması:

S.Nu Film Adı Vizyon Tarihi Toplam Seyirci*
1 Gulyabani 28.02.2014 81.563
2 Ammar: Cin Tarikatı 21.05.2014 119.850
3 Azem: Cin Karası 30.05.2014 115.615
4 Tamaya İfrit 06.06.2014 2.821
5 Muska 25.07.2014 117.867
6 Azazil: Düğüm 29.08.2014 178.752
7 Dabbe: Zehr-i Cin 12.09.2014 836.794
8 Siccin 26.09.2014 336.923
9 Gizli Yüzler 14.11.2014 3.365
10 Ümmü Sıbyan: Zifir 21.11.2014 127.158

* Toplam seyirci rakamları ve vizyon tarihleri 22.12.2014 tarihinde http://boxofficeturkiye.com/ adresinden alınmıştır.

Dabbe serisinin karşılaştırmalı analizi**:

Filmler Dabbe Dabbe 2 Dabbe: Bir Cin Vakası Dabbe: Cin Çarpması Dabbe: Zehr-i Cin
Vizyon Tarihi 10.02.2006 25.12.2009 03.08.2012 02.08.2013 12.09.2014
Dağıtım Özen Film Özen Film UIP UIP Warner Bros.
Film Süresi 100 dk. 85 dk. 110 dk. 134 dk. 138 dk.
Toplam Seyirci 539.381 264.259 370.221 422.747 836.794
Toplam Hasılat 3.308.372 TL 1.982.398 TL 3.156.156 TL 3.751.364 TL 8.340.754 TL

** Tablodaki değerler http://boxofficeturkiye.com/karsilastirma/?karsi=159 sayfasından alınmıştır.

Bu yazı, Modern Zamanlar dergisinin 34. Sayısında yer almıştır.

[1] Dabbe filmleri devam niteliği olan ve seri halde çekilen ilk korku filmimizdir.

[2] Karacadağ’ın seyirci profili ile ilgili bir çalışma olup olmadığını bilmiyorum. Ancak her filmiyle gişe rakamlarını arttırıyor olması sadık bir seyirci kitlesine sahip olduğunu ve her yeni filmi ile de seyirci kitlesine yenilerini eklediğini söyleyebiliriz.

[3] “Dabbe: Bir Cin Vakası” filminde gerçek cin görüntüsü kullanıldığına ilişkin haberler ile son filmi “Dabbe: Zehr-i Cin”den korkmayana 10.000 dolar ödülü verileceğine yönelik haberler buna örnek olarak gösterilebilir.

[4] Korku filmleri göz önüne alındığında beş devam filmi çekmek büyük bir başarı olarak değerlendirilir. Ayrıca Türk Sineması içinde de seri halinde çekilen ve bu denli devamı gelen filmlerin sayısı çok değildir.

[5] Bu filmin bir BETA kaset sürümü “Süt Kardeşler” olarak değil de “Gulyabani” adıyla piyasaya sürülmüştür.

Yazar hakkında: Fatih Danacı

Uçak mühendisliği alanında eğitim alıp mezun olduktan sonra sinema ve edebiyat merakı aktif bir uğraşa dönüştü. 2006 yılından itibaren çeşitli dergi, e-dergi, internet siteleri gibi platformlarda öyküleri, sinema yazıları yayımlandı. Korkunun Canavarları adlı ilk kitabı 2011 yılında basıldı. Aynı yıl Giovanni Scognamillo ve Aylin Ünal ile birlikte hazırladığı Vampir Manifestoları çıktı. Evlidir ve Ankara’da ikamet etmektedir.

3 Yorumlar

  1. Dabbe serisinde önceki filmlerden devam eden karakterler, geçmiş filmlere atıflar, hikaye devamlılığı vs. yok. Bu anlamda Dabbe isimlendirmesi, Hasan Karacadağ korkuları için bir üst isim ya da marka görevi üstleniyor sanki.

  2. Dediğin gibi bir önceki serinin kaldığı yerden devam etmiyor filmler, Dabbe ismi ise tıpkı H.Karacadağ gibi bir ticari manipülasyon sanki. Bu konuda haklısın abi. Ancak yine de birbirinden bağımsız filmler olarak da düşünmemek gerek. Yanlış hatırlamıyorsam beş filmin üçünde Dabbe tanımı var, ve hepsi de birbirini tekrar eden açıklamalar niteliğinde. Bununla birlikte her filmle Dabbe kavramına biraz daha eklenti yapılıyor. Bu bilinçli midir değil midir bilemiyorum. Ancak şu bir gerçek ki, bir filmin başında Dabbe ismi yer alıyorsa 500.000 gişesi rahat var.

  3. güzel ve toparlayıcı bir yazı olmuş.ne kadar eleştirsek de,trük korku sineması hasan karacadağ’a çok şey borçlu olacaktır.karacadağ filmlerinin diğer türk korku filmlerine etkilerini sadece konu olarak değil , içerik olarak görmek de mümkün.zaman içerisinde ise bu konuların çeşitleneceğini ve türün daha oturaklı olacağını düşünüyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: