Öteki Sinema Sessizce Sunar: Buster Keaton

Yazan: 07 Eylül 2011  
Kategori: Özel Dosyalar

Sinema yüz ve beden dilinin aynı anda kullanıldığı, sessizliğin diğer görsellerle bastırıldığı ve insanlara mucize gibi gelen beyaz bir perde aracılığıyla aktarıldığı dönemlerde ifadesiz, hiç değişmeyen, adeta taşlaşmış bir yüzle tanıştı. Altı aylıkken merdivenlerden tepe üstü düşüşüne tanık olan vaftiz babası Harry Houdini’nin şaşkınlıkla hiç tepki vermeyen bebeğe bakarak babasına dönüp that was some buster your baby took demesi ile buster lakabını alan o adamla perde gülümsemeye doydu. Onun adı Buster Keaton’dı.

Gerçek adı Joseph Francis Keaton olan oyuncu 1895’de Kansas’ta doğdu. Sessiz sinema’nın en ünlü oyuncusu, sinemacısı, yapımcısı ve senaristlerinden biri olmayı başardı. Anne ve babası ünlü Vodvil Komedyenleriydi. Buster üç yaşındayken ailesinin yanındaki yerini alıp Üç Keaton ismi altında dünyayı karış karış gezerek gösterilere çıkıyordu. Ailesi onu sahne de adeta bir top misali sağa sola fırlatıyorlardı. Tüm bu gösteriler sebebiyle adı incitilemeyen küçük çocuğa çıkmıştı. Hatta bir seferinde babası onu sorun yaratan bir seyircinin üzerine fırlatmış adamın üç kaburgası kırılmıştı. Buster ise burnu bile kanamadan işine geri dönmüştü. Daha çocuk yaşından itibaren despot babasının emri altında zor şartlarla çalışmayı, hiç şikâyet etmemeyi ve ne olursa olsun isyan etmemeyi öğrendi. Bu süreç onun yirmi bir yaşına kadar artarak devam etti. Mutsuzdu, köle gibi çalışıyordu ama hayatta kalmalıydı. Kaldı da! Tüm zorluklar ona ifadesiz yüzünü kazandıracak ve sinema tarihi onu Büyük Taştan Surat olarak hatırlayacaktı.

Keaton, 1917 yazında tanışıp, beraber on beş kısa film çekeceği ve sinema seyircisine merhaba diyeceği adam olan komedyen-yönetmen Fattie Arbuckle birlikte ilk filmi olan The Butcher Boy’da rol aldı. Bu filmde oynaması için tek bir şartı vardı üstadın kısa süreliğine bir kamera istiyordu. Aldı kamerayı. Söktü, inceledi, çekimler yaptı. Fattie ile çektikleri kısa filmlerde akrobatik hareketleri ile ön plana çıktı. En zor sahnelerde bile dublör kullanmadan düşüyor, kalkıyor ve sonra tekrar aynı süreci yaşıyordu. Bu sahneler sinemada onun sihri olarak kabul edildi. Sonra ki jenerasyonlar arasında da etkileri güçlü oldu. Günümüz sinemasında bu etkiyi taşıyan en önemli örnek Jackie Chan olmuştur. Sanatçı onun akrobatik hareketlerinden ne denli etkilendiğini sinema kariyerinin ilerleyen yıllarında itiraf edecekti.

Buster,1920 yılında askerden döndükten sonra ilk uzun metrajlı filmini çekti ve birden bire yıldız oldu. Tüm sahne ışıkları onun etrafında parlıyordu artık. Bir yıl içinde ise kendi yapım şirketinde yazıp, yönettiği ve oynadığı filmleri vardı. 1928 yılında bu ışıltı MGM stüdyosuna geçince sönecek ve Keaton hayatımın en büyük hatasıydı dediği kayıp yıllarını yaşayacaktı.

Filmlerinde sadece oyuncu olarak boy gösteriyor, tehlikeli sahnelerde dublör kullanmak zorunda kalıyordu. Şirket sanatçısını koruma politikası altında onun tüm yeteneklerini ve hayatını kısıtlama yoluna gitmişti. Gülümsemesi ya da yüzüne herhangi bir ifade vermesi yasaktı oyuncunun. Özel hayatında görüşeceği kişileri bile şirketi seçer olmuştu.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi o yıllarda kendisini çok yıpratan düşüşüne bir de özel hayatındaki sorunlar eklendi. Boşanması ve alkolle ilgili sorunu onun kendini de yitirmesine sebep oldu ve 1935’de bir kliniğe yatırıldı. Kendini toparladığında Hollywood dışında bir iki film çekti. Daha sonra ise yurda dönüp oyunculuk yaptığı şirkette komedi yazarı olarak çalışmaya başladı. 1940 yıllarda bazı filmlerde çeşitli rollerde oynadı. Sonrasında 50’lili yıllara gelindiğinde misafir oyuncuydu Keaton. Bu filmlerin en önemlileri başta Chaplin ile aynı sahneyi paylaştığı Limelight, Sunset Boulevard, It’s a Mad Mad Mad World’dür. Bu filmlere yaptığı kısa ziyaretler onun adını yeniden duyurdu, eski filmleri yeniden sinemalarda gösterilmeye başlandı. Üniversitelerde tez konusu haline getirildi ve ona özel bir Oscar ödülü kazandırdı.

Keaton, 1976’da kanser yüzünden hayata gözlerini yumduğunda 70 yaşındaydı. Ölümcül bir hastalığı olduğunu bile bilmeden ölmeden önceki son gecesini arkadaşıyla kâğıt oynayarak geçirdi.

Hayatı boyunca yaşadığı mutsuzluklar yüzünde hiçbir şekilde ifade bulamamıştı. Onca yeteneğine ve sahne performansına rağmen iş hayatında da özel hayatında da yüzü gülmedi ünlü oyuncunun. Değeri hiçbir zaman tam bilinemedi. O sinemanın dead-face’siydi. Her ne kadar yüzünde her hangi bir ifade yakalayamasanız da sizi alıp götüren bir ışığı vardı oyuncunun. Kendini yormadan, abartısız, sade anlatımıyla güldürmesini her daim bildi. Lakin kendi gülememişti. Bir röportajında gazetecinin sorduğu; filmlerinizde neden bu kadar ciddisiniz sorusuna verdiği cevap günümüz oyuncularına ders niteliği taşır. Şöyle demişti üstat;
Müzikhole başladığım zamandan beri fark ettim ki, az ya da çok gülünç bir numara tamamlandığında, seyircilerin tepkisine ne kadar kayıtsız kalınır, sonra da bu tepkiden ne kadar şaşkınlık duyulursa seyirci o kadar çok gülmektedir. Bunun tersine bazı komedi oyuncuları seyirciye katılıp onlar ile yüz göz olurlar. Bir komedi oyuncusu perdede gülmeye başladığı anda, seyirciye gördüklerini ciddiye almaması gerektiğini, bütün bunların bir şaka olduğunu söylemiş olur. Gerçekten böyle davrandıklarında artık onları hiç kimse ciddiye almaz ve seyirciyi en gülünç durumlarda bile güldürememe olasılığı ortaya çıkar. Bir komedi filmi oyuncu içinde eninde sonunda aptal numarası yapmak anlamına gelir. Ve bunu ne kadar ciddiye alırsa sonucu o kadar komik olur.”

Büyük taş surat, gözünü dünyaya açtığı andan itibaren atıldı, itildi ve bu durumu her daim o hariç herkesi güldürdü. Sinemanın en usta komedyenlerinden sayıldı fakat kendisi yaşarken bu değerden uzakta kaldı. Zaman zaman Charlie Chaplin gölgesi düştü üstüne. O yine de ifadesizliğini korudu dünyaya karşı. Tepkileri rahat, naif ve sadeydi her daim. Anlamak isteyenlerin anlayabileceği alt metinleri vardı, çoğu kez anlaşılamadı.

The Navigator(1924): yönetmenliğini Donald Crips ile üstlendiği 59 dakikalık sessiz filmidir. Rollo sevdiği kız olan Betsy ile evlenmek ister. Tüm hazırlıkları yapar. Hatta Honolulu’da bal ayı için gemi biletlerini bile hazırlar ve kızın karşısına dikilir. Tek sorun vardır Betsy evlenmeyi kabul etmez. Bunun üzerine Rollo tatile tek başına çıkmaya karar verir. Geminin kalkış saati erken olduğu içinde gemiye gece binmek ister. Fakat yanlış gemiye biner yani Betsy’nin babasının gemisine. Betsy ve babası da gemiye bakmak üzere oraya giderler. Lakin birilerinin bu gemi için çok başka planları vardır. Sonuç olarak bomboş bir gemide iki aşık hasbelkader buluşur ve komik olaylar baş gösterir.

Sherlock Jr. (1924): Buster Keaton’un yönettiği ve başrolünde oynadığı film en komik 100 yapım arasında 62. Sırada yer alır. Sakar bir yeniyetme dedektifin başından geçen olayları 45 dakika süreyle anlatan filmin en önemli sahnesi saat sahnesidir. Bu sahne daha sonra Jackie Chan tarafından da bire bir kullanılacaktır.

Our Hospitality (1923): yönetmenliğini John Blystone ile birlikte yaptığı 73 dakikalık filmidir. Filmde babası kan davası yüzünden öldürüldüğü için başka bir şehre halasının yanına gönderilen genci canlandırır. Willie birlikte yolculuk ettiği güzel kızın teklifini kıramaz ve onun yemek davetini kabul eder. Fakat küçük bir sorun vardır. Bu kız kanlılarının kızıdır. Misafirperverliklerinden dolayı aile onu kendi evlerinde öldüremez lakin dış kapıdan bir adım bile dışarı çıkarsa vurulacaktır.

The General(1927): yönetmenliğini bu kez Clay Bruckman ile üstlendiği 107 dakikalık uzun metrajlı filmidir. Film gişede çok büyük bir başarı kazanamamış olsa da sonrasında sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri olacaktır. Filmde sevdiği kızla evlenmeye çalışan sırf bu uğurda kendi askere kabul ettirmek için yapmadığı fedakârlık kalmayan bir tren mühendisini canlandıran Keaton’ın en bilinen yapımlarından biridir. Ustanın bu filminin en önemli özelliklerinden biri de epik bir yapım olmasıdır. Film gerçek bir olaydan yola çıkmıştır. Ve o zamana kadar yapılmış en nesnel tarih yaklaşımına sahiptir.

Collage (1927): Yönetmenliğini James W. Horn’un yaptığı 66 dakikalık filmidir. Filmde son derece sakar ve yeteneksiz olan Ronald’ın sevdiği kızı etkilemek için okulun spor takımına girmek adına verdiği mücadele anlatılır. Sonunda kürek takımına giren Ronald’ın sakarlıkları burada da bitmeyecektir.

Steamboat Bill Jr. (1928): Yönetmen olarak Charles Reisner’i gördüğümüz yapım Keaton’un son bağımsız filmidir. Film babasının izinden giderek ünlü bir gemi kaptanı olmaya çalışan bir genci anlatır. İşler babasının en büyük rakibinin kızına âşık olunca sarpa saracaktır.

Ustanın diğer önemli filmlerini ise şöyle sıralayabiliriz. One Week (1920), The Playhouse (1922), Go West (1925), The Haunted House (1921)

Online plakçınız: Ses Kitabı

Yorumlar

"Öteki Sinema Sessizce Sunar: Buster Keaton" için 3 yorum

  1. Jerfa tarafından 20 Eylül 2011 21:55 tarihinde 

    Harika bir yazı..duygulanmamak elde değil.”bir seviyi anlamak bir hayatı harcamaktır.harcayacaksın” demiş ö.asaf. Keaton berbat bir yaşam pahasına bunu başarmış.ruhu şad olsun.

  2. Selahattin "The Noordinator" Özpalabıyıklar tarafından 29 Kasım 2011 09:42 tarihinde 

    Yavru ile Katip’le beraber oynadığı ve yanlış hatırlamıyorsam filmin sadece sonunda tek cümle ettiği son filmini de unutmamak lazım (Türkçe adını hatırlayamadım):
    http://www.imdb.com/title/tt0061599/
    http://www.reelz.com/movie/174911/war-italian-style/

  3. Selahattin "The Noordinator" Özpalabıyıklar tarafından 29 Kasım 2011 10:35 tarihinde 

    Ayrıca Becket’in Film’inde de oynamış:
    http://www.futuristika.org/detritus/film/film-1965/
    http://www.archive.org/details/busterkeatonfilm


Yorumunuzun yanında istediğiniz resmin görünmesini istiyorsanız gravatar edinin!