“Öteki”cilerin 2010 Yılı Keşifleri

Öteki Sinema’cılar bu yıl da yemediler içmediler, film izlediler. Artık gelenekselleşen yıl sonu listelerimizin sonuncusunu Masis’in dürtmesiyle hazırladık ve ilginize sunduk. Diğer sitelerdeki listelerden farklı olarak filmlerin hepsi 2010 yılından olmak zorunda değil diye düşündük. Sonuçta daha önce izlemediğimiz bir film, yeni bir filmdir. İşte 2010’da izleyip, sevip, bağrımıza bastıklarımız… Kendinize güzel bir izleme tavsiyesi çıkarabilmeniz dileğiyle…

Not: Listeler yazarların listelerini gönderme sıralarına göre sunulmuştur.

Kick-Ass (2010, y. Matthew Vaughn) : Beni çocukken süper kahraman olmak istediğim o sıradışı günlere geri götürmeyi başarabildiği için.

The Loved Ones (2009, y. Sean Byrne) : “Bir kıza hayır demeden önce iki kere düşünün!” şeklindeki özlü mesajı ile günlük hayatımıza doğrudan katkı sağladığı için.

Akmareul boattda (I Saw the Devil, 2010, y. Ji-woon Kim) : Tiyatrodaki doksanların tepki çeken “in-yer-face” akımının sinemadaki yansıması olduğunu düşündüğüm ve bu sebeple çok önemsediğim “I Saw the Devil” ile Ji-woon Kim zannımca bu senenin en dikkat çekici işlerinden birine imza attı. Evet bunun için.

Pintu terlarang (The Forbidden Door , 2009, y. Joko Anwar) : Bir önceki filmi Dead Time: Kala (2007) ile dikkatimi çeken Endonezyalı yönetmen Joko Anwar’ın bu filmi her ne kadar beklediğim kadar bomba etkisi yapmasa bile ilerisi için umutlarımı daha da güçlendirdi. Yani kısaca umut için, insanlık için…

Dom zly (The Dark House, 2009, y. Wojciech Smarzowski) : Başarılı senaryosu, doğu bloku ülkelerindeki bürokratik yozlaşmayı eleştiren altmetni ve karanlık, kasvetli atmosferi için.

Celda 211 (Cell 211, 2009, y. Daniel Monzón) : Luis Tosar’ın çizgi üstü oyunculuğu için, defosuz sağlam senaryosu için ya da kısaca sinema adına eksiksiz bir iş olduğunu düşündüğüm için.

La doppia ora (The Double Hour, 2009, y. Giuseppe Capotondi) : Son çeyreğe sakladığı bomba sürprizi (twist) ile uzun zamandır bu kadar içten bir “hass..tir” nidası ile evi çınlatmadığımı farketmemi sağladığı için.

Revanche (2008, y. Götz Spielmann) : İlk gençlik yıllarımın değişmez favori yönetmeni Michelangelo Antonioni filmlerini anımsatan leziz sahneleri için.

The House of the Devil (2009, y. Ti West) : Seksenli yıllara hakettiği saygıyı gösteren, uzun süre akıldan çıkmayacak güzellikte bir film olduğu için.

Madeo (Mother, 2009, y. Joon-ho Bong) : Nazar değmesin, ilk filminden itibaren saygıyla takip ettiğim sıradışı yönetmen Joon-ho Bong gene takipçilerini yanıltmayarak farklı bir film çekmiş. Yani sadece Joon-ho Bong için desem yanlış olmaz sanırım.

Harry Brown (2009, Daniel Barber) : Son yıllarda izlediğim en sağlam vigilante olduğu için. Michael Caine hala sapasağlam ayakta.

Scott Pilgrim vs. The World: Yılın en eğlenceli seyirliğiydi kesinlikle. Özellikle efektleri ile atari salonlarında büyümüş nesli avucuna aldığını söyleyebilirim.

Shutter Island: Aslında bir Scorsese filmi olarak değerlendirirsek görüntü yönetimi olarak beğenmedim, ancak gizem dolu senaryosu ile beğenimi kazandı. Inception ile benzerlikleri ise kafa karıştırıcı. Bu film gişede batarken Inception’a bu kadar ilgi duyulmasını da anlamıyorum.

Monsters: Bu yıl District 9 gibi bir filmin eksikliğini çekiyorken Monsters ilaç gibi geldi. Yılın en iyi uzaylı istilası filmi küçük bütçesi ile yarattığı ortam ile de göz dolduruyor.

Buried: Bu yıl korku filmleri açısından çok güdük bir yıldı. Buried ise Frozen ile beraber yılın ilginç ve sinemaya yeni bir soluk getirebilen ender korku filmlerinden biri oldu.

Frozen: En kötü senaryonun gerçekleşmesi üzerine kurulu bir hayatta kalma mücadelesi olan Frozen yılın gişesi düşük ancak değeri sonradan anlaşılan filmlerinden biri olacak.

Daybreakers: Vampir filmi olmadan liste olmaz diyerek post apokaliptik bir vampir filmi olan daybreakers’ı listeye sokuyorum.

Splice: Sinek’ten sonra çekilmiş en güzel deney filmlerinden biri.

Piranha 3D: 80’ler sinemasını neden sevdiğimizi bize hatırlatan ancak yeni bir soluk getirmeyen bir eğlencelik.

Kick-Ass: Scott Pilgrim’den sonra bu yıl çekilen en eğlenceli çizgi roman uyarlaması. Ne yazık ki ülkemizde gösterim şansı bulamadı.

Hot Tub Time Machine: Bir zaman yolculuğu hikayesi olan film 80’ler komedilerini sevenler için bulunmaz bir nimet.

Yılın en büyük hayal kırıklıkları ise;

The A-Team: Video zamanında tanıştığımız sonra da özel kanallar ile iyice içli dışlı olduğumuz A Takımı gereksiz bir çevrim ile sinemalarda boy gösterdi. Anılarımıza yapılan bir saygısızlık olarak görüyorum.

Prince of Persia: Platform oyunlarının atası sayılabilecek P.o.P. serisi birçok oyun uyarlaması film gibi arkasına aldığı rüzgarın hakkını veremedi.

Alice In Wonderland: Tim Burton filmlerinden artık uzak mı durmak gerek? Big Fish’ten beri yerinde sayan Tim Burton’dan göz boyamak dışında bir şey ifade etmeyen boş bir film.

Legion: Beğenenleri de olmuştur belki ama Legion ilginç bir konu nasıl piç edilir gibi bir araştırmanın konusu olabilecek kadar kötü bir yapım.

The Last Airbender: Uzun zamandır merakla beklenen anime serisinin filmi belki de yönetmen Shayamalan’ın son büyük bütçeli yapımı olarak tarihteki yerini alacak.

Gözlerindeki Sır / Secret in Their Eyes: Juan Jose Campanella’nın yakışıklı eseri dürüst olmak gerekirse aldığı ödüller sayesinde daha fazla tanındı fakat gerçek şu ki, bu sefer nail olunan ilgi ve alaka boşuna değildi. Dolayısı ile hem izleyicimim hem de jurilerin beğenisini kazandı.

Kick Ass: Bizde vizyona uğramadı, hatta pek çok sinefil sadece izleyici abartısından ibaret olduğunu ileri sürdü. Fakat içimizdeki süper kahraman klişesini “kaybeden genç adam” ve vahşeti eksik olmayan aksiyon ile birlikte paçasını çamura batırmadan sunmayı da başararak 2010 yılının süprizlerinden biri oldu.

Zindan Adası / Shutter Island: Konusu ve süpriz sonu tahmin dahilinde olabilir ama alışıldık bir diğer şey de hiç kuşkusuz Scorsese’nin lezzetli işçiliği ve tadından yenmeyecek kadar başarılı atmosferdi!

Oyuncak Hikayesi 3 / Toy Story 3: Üçlemesini nihayete erdirmiş bir animasyon filminin hala ilk günkü etkisini taşıyabileceğini gösteriyor bizlere Oyuncak Hikayesi…Kitlesi ile birlikte büyüyen ve kitlesi ile birlikte gelişen, yine de ardından gelenlerinin ellerini tutmayı ihmal etmeyen bir animasyon!

Lung Boonmee Raluek Chat / Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor: Bu kadar ilgi koparabilen bir Tayland filminin, izleyicileri de heyecanlandırması normal tabi. Fakat yine de filmi en iyi özetleyen cümle 2010 Cannes’da Altın Palmiye kazandığı jürinin başkanı olan Tim Burton’a ait…”Tıpkı Güzel ve Garip Bir Rüya Gibi!”

Aslı Gibidir / Copy Conforme: Belki de dört başı mamur bir felsefi gevelemeden ziyade orjinal ve kopya üzerine getirilen en değişik yorum olabilir Kiarostami’nin bu son filminin listeme girme sebebi…

L’ILLISIONISTE : İLİZYONİST: Belleville’de Randevu ile animasyon takipçilerinin yakın takibine giren Sylvain Chomet, İlizyonist ile izleyicisini büyülemeyi hiç zorlanmadan başarıyor. Eğer aradığınız teknoloji altında ezilip büzülen -fakat yine de var olan ruh ise, Chomet’in size sunduğu da tam olarak bu.

Toprak Altında / Buried: Rodrigo Cortés’in filmi “en iyi” midir orası tartışılır fakat en etkileyicilerden biri olduğu kesin! Çok fazla tuzak barındıran ve kağıt üzerinde bile türlü riskler taşıyan bir projeyi, fazla batıp çıkmadan hayata geçirebilmiş olması bile başlı başına alkış sebebi!

Hayalet Yazar / The Ghost Writer: Polanski’nin son filmi Hayalet Yazar, bir polisiye – gerilim kategorisine sıkıştırıldığında bile vazifesini başarıyla yerine getiren bir yapım olmasında rağmen, sessiz sedasız geçip gitti yanımızdan.Yine de geriye kalan başarıyla kotarılmış bir 128 dakikaydı…

Inception / Başlangıç: Geldik liste başına… Her ne kadar sıralamanın buraya kadar var olan kısmında spontane bir listeleme gerçekleştirsem de…Evet Inception benim listemin zirvesinde. Zira “bu 10 yılın Matrix’i mi?” sorusu hali hazırlıkta muallakta kalsa da Nolan’ın son harikasının “çölde açan bir çiçek olduğunu” söylemem gerekiyor. Daha fazlasının olup olmadığını zaman gösterecek.


Dogtooth: Bir burjuva ailesinin sapkın bir tarikat olarak portresini ortaya koyan bu film, aile kurumunu eleştiren pek çok filmden daha sert. Dış dünyanın sadece pisliklerine değil, sakıncalı sözcüklerine de uzak yaşayan bu aile, garip bir şekilde kendi kendini dölleyerek varlığını sürdürüyor.

Enter the Void: Tokyo’da dibe vuran iki kardeşin sahici hikayesi var ortada ama stilize demek bile yetersiz kalır, stilize/saykodelik imajlarla anlatılıyor onların düşüşü. Ama şimdiden uyaralım, bu film video art ve müzik imajlarıyla hikaye anlatma işini uç noktalara götürüyor. Deniyor ve başarıyor.

Annemi Öldürdüm: Xavier Dolan’ı genç yaşta kameranın iki yanında ter dökmeye, finansal problemlerle boğuşmaya ikna eden, annesiyle olan problemlerini çözme isteği olmalı. Dolan’ın annesiyle nasıl bir ilişkisi olduğunu bilmiyoruz ama diyalogların gerçekçiliği son derece düşündürücü.

Antichrist: Korku filmi olarak bakarsak, türü derinlere çeken, moda deyimiyle ezber bozan bir film. Şeytanı dışarda, şeytaniliği insan eylemlerinin ötesinde arayan klasik mantıktan çok uzak. Erkek ve kadının şeytanın bahçesinde, doğanın göbeğinde imtihanı.

Aslı Gibidir: Kiarostami’nin romantik kahramanları gün boyu konuşuyorlar ve biz nedense onları izlemekten, dinlemekten sıkılmıyoruz. Birbirlerini etkilemeye, baştan çıkarmaya çalışıyorlar: Eskiden böyle olurdu bu işler, diyoruz…

Misinformation (Mordant Music): Retro-fütürist elektronik müzik modasının en yaratıcı isimlerinden biri olan Mordant Music, BFI’ın davetiyle yüzlerce saat süren eski reklam filmlerinin ve belgesellerin başına oturuyor ve seçtiklerine silbaştan müzik yapıyor. Elden geçirilmiş televizyon çalışmaları üzerine Mordant Music’in müziği adeta hipnotize ediyor. Bu yıl beni en çok heyecanlandıran DVD oldu.

Kosmos + Çoğunluk: Pek çok iyi yerli yapım izledik bu sene ama iki film benim için öne çıktı. Kosmos’un büyülü gerçekçi dünyası ve bir kahvenin ortasında aşk aradığını haykıran kahramanı benim için unutulmazdı. Çoğunluk ise altlı üstlü orta sınıfın sinemamız açısından ne kadar manidar olduğunu hatırlatan, sözünü incelikle söyleyen bir deneme.

Enter The Void (2009), Gaspar Noé: Bu film büyük ihtimalle Noé’nin kültleri arasında yer alacak. Bu adamı oldum olası sevdim, yanıltmıyor izleyicisini.

Biutiful (2010), Alejandro González Iñárritu: Bir yönetmenden 10 yıl arayla (hem de 2000 ve 2010 gibi “decade” başlarında) iki kült-klasik filmin çıkması pek sık görülen bir durum değil. Ama söz konusu yönetmen Iñárritu. Son filmi Biutiful, önümüzdeki yıllarda çok konuşulacak, söylemedi demeyin.

Los Ojos de Julia (2010/The Eyes of Julia): Yeni dalga İspanyol korku sinemasını seviyorum. Guillermo del Torro neyin yapımcılığını yapsa izlerim. Ama öte yandan Los Ojos de Julia; görememenin gizemi, gerilimi ve korkusu üzerine etkileyici bir film.

Valhalla Rising (2009), Nicolas Vinding Refn: Valhalla Rising, takip ettiğim kadarıyla ya çok sevildi, ya da hiç sevilmedi. Ben sevdim, çünkü bu tür felsefik “haunting” hikayelerini çok seviyorum. Ayrıca Nordik kültürün, Kuzey Avrupa’nın karanlık çağları düşünüldüğünde “ölümüne dövüştürülen köle” imgesi çok sağlam duruyor. Karanlık, deyim yerindeyse “bulanık” atmosfer de cabası.

Kynodontas (2009/Dogtooth), Giorgos Lanthimos: Aslında belki Öteki Sinema’da “festival filmleri”nden bu kadar çok bahsetmek yakışmıyor olabilir. Entel bir liste peşinde de değilim, peşinen söyleyeyim. Ancak aile üzerine derin eleştiriler taşıyan bu filmin son birkaç yıldır dünyanın en büyük anarşist direnişini veren Yunanistan’dan çıkmış olması, dehşetli bir mizah anlayışına sahip olması beni yakalayan yanı oldu. Ayrıca Michael Haneke’nin tarzını anımsattığını da eklemeliyim. Anımsatıyor, ancak taklit etmiyor. Ne diyordu Godard, “Nereden aldığın değil, nereye götürdüğün önemlidir.”

Black Swan (2010), Darren Aranofsky: Hollywood dolaylarından en sevdiğim yönetmenlerden birinin son filmi olarak izledim Black Swan’ı. Fountain’i saymazsak Aranofsky’nin tüm filmlerindeki ana karakterlerin sistemle sorunu olan tipler olması, bu adamın sinemasına hayranlık duymamın esas nedeni. Black Swan’ın gerilimli atmosferi, “bale”nin kafamdaki imgesiyle birleşince bu yılın en sevdiğim filmlerinden biriyle karşılaşmış oldum.

Easy Rider (1969), Dennis Hopper: Bir türlü edinip izleyemediğim filmi birkaç ay önce edinmiş ve izlemiş bulunuyorum. Daha önce de birkaç kez internetten indirmiştim, ama ya bozuk çıkmıştı ya da inen başka bir filmdi. Fazla söze gerek yok, Easy Rider dönemsel değerinin de yanında güzel bir alt-kültür, öteki filmi.

Çoğunluk (2010), Seren Yüce: Uzun zamandır izlediğim en iyi Türkiye filmlerinden biri. Türkiye’deki sinema diline bir yenilik getiren, söyleyeceğini dolandırmadan söyleyen yeni bir akımın yaklaştığının ayak sesleri. Bir not, afişi de şahane…

İki Dil Bir Bavul (2009),Orhan Eskiköy: Kürt Açılımı, demokrasi pıtırcığı, sevgi kelebeği derken; evet bir hareketlenmeler oluyor güzide memlekette. Sahici hikayeler her zaman bunun en doğru yoludur, işte İki Dil Bir Bavul bunu kanıtlamak istercesine duruyor köşede.

Somos lo Que Hay (2010/We Are What We Are), Jorge Michel Grau: Post-modern vampir dramalarını, vampirizm üzerinden sınıf eleştirilerini falan çok gördük beyaz perdede. Bakjwi (2009/Thirst) ve Let The Right One In (2008) bu bakımdan belki son yılların en iyi iki örneği. Ama “cannibalism” hadisesine bu şekilde yaklaşan çok örnek yok. Neysek Oyuz, adı üzerinde bir film. Ayrıca da iyi bir film. Biraz Avrupa sinemasını andırsa da, Latin Amerika’da bu tür bir yamyamlık hikayesi iyi gidiyor.

Not: liste derecelendirmeli değil, hafıza sırasına göredir.

Hüsran olan filmler:
1. The Book of Eli (2010)
2. Skyline (2010)
3. A Nightmare on Elm Street (2010)
4. The Wolfman (2010)

Kick –Ass: Benim için 2010 yılının tartışmasız en eğlenceli filmi. Aksiyonsa aksiyon , müzikse müzik, eğlence ise eğlence. Başından sonuna kadar zevkle izlettiriyor kendisini.
Sadece Hit-Girl için bile izlemeye değer.

Inception: Senaryosu ile olmasada kurgu ve efektleri ile bu yılın en iyi filmlerinden. Christopher Nolan’ın bence The Prestige ile birlikte en iyi filmi.

Buried: Yılın sürpriz filmlerinden. Klostrofobisi olanlar izlemesin baştan söyleyelim. Yılın en iyi gerilim filmlerinden birisi.

Despicable Me: 2010 yılının animasyon sürprizi oldu benim için. Toy Story 3’ten kesinlikle daha eğlenceli. Sinemada özellike 3B olarak izlemek büyük keyifti.

The Wolfman: Büyük beklentiler içinde izlemediğimden hayalkırıklığına uğramadım. Kadro iyi, efektler iyi, kostümler iyi, bol kan akıyor. Bir kurtadam filminden daha ne isteyelim.!!

Burning Bright: Sinemalarımızda oynamamış ama konusu ile ilgi çeken bir film. Genç bir bayan , otistik küçük kardeşi ve bir kaplanla birlikte evde kapana kısılıyor. Değişik bir survival mücadelesi. İzlemeye değer olduğu kanaatindeyim.

Repomen: Mesaj kaygılı bilimkurgu-aksiyon-macera filmi izlemek isteyenler için biçilmiş kaftan. Sonuçta herhangi bir mesaj alamamanız muhtemel. Müzikleri güzel ama…

Shelter: Dini mesaj kaygılı psikolojik gerilim yapalım demişler ortaya bu film çıkmış. Korkutuyor mu? Eh işte.. Bu yılın korku-gerilimlerinin birçoğundan daha başarılı.

Machete / Bitchslap: Hollywood kahvesine aniden içeri dalan Robert Rodriguez koşun film çeviriyoruz demiş ve ortaya Machete’yi çıkartımış. Filmde bütün arkadaşları rol almış. Neyse Planet Terror’a göre daha izlenebilir gibi. Bitchslap ise Machete kadar olmasada fena olmayan bir B film denemesi. Gerçi 2009 yapımı ama ancak seyredebildim. Bolca kan var, gözatmaya değer.

Expandables / Universal Soldier 3: Eski günlerin hatırına bütün video, ShowTV, StarTV, Kanal 6 aksiyon ustaları toplanmış. Ivan Drago’yu yaşlanmış görmek beni çok üzdü…

Black Death (2010) : Kara veba zamanında bir grup askerin kilise adına Necromancer avına çıkmasını anlatan film, korku filmi kodlarını çok iyi kullanan bir ortaçağ yolculuk filmi. Herhalde bu sene izlediklerim arasında, The Road’la birlikte en sevdiğim film diyeceğim buna.

The Road (2010) : Bugüne kadar izlediğim tartışmasız en ciddi ele alınmış postapokaliptik film. Ve dolayısıyla da en güçlü ve en karamsar olanı… Bütün sene aklımdan çıkmadı… Bence senenin en iyisi.

Danger: Diabolik (1968) : Mario Bava’nın en iyi filmlerinden biri olan Danger: Diabolik, başlı başına bir klasik. Ennio Morricone’nin harika müzikleri, 1960′ların Batman’i tadında çok keyifli oyunculuklar, son derece aykırı bir içerik, insanın aklını başından alacak güzellikteki Eva Kant (Marisa Mell) ve 1960′ların fütürizminin muhteşem bir sergisi. En iyi çizgi roman uyarlamalarından biri olarak kabul ediliyor.

The Stepfather (1987) : Bugüne kadar nasıl olduysa kaçırmış olduğum, kült bir 80’ler slasher’ı. Bir bekar anneden diğerine, eyalet eyalet dolaşıp, işler istediği gibi gitmeyince ailesini öldürüp, yenisi arayan bir psikopatın hikayesi. Başrolde Terry O’Quinn (Lost’un John Locke’u) harika.

Monsters (2010) : Epik bir küçük film! Diğer uzaylı istila filmleri gibi patlak, abartılı ve sahte değil. Sığ bir kaç-kovala filmine dönüşmeyen, dokunaklı bir yol hikayesi. Gerçekçi bir distopya

Secuestrados/Kidnapped (2010) : Aslında filmin konusu son derece klişe; 3 maskeli adam bir eve girip aileyi rehin alırlar… Hiper-Realist olarak tabir edilen film, bugüne kadar hayatımda beni ruhen en çok zorlayan, ve sona erdikten sonra gerçekten yerime çakılı kalmamı sağlayan filmlerden biri. Bütün film toplam 12 sahneden oluşuyor.

Conquest (1983) : Çılgın Fulci’nin, en az bilinen filmlerinden biri olan Conquest, saykadelik bir Conan taklidi. Arnold’un Conan filmlerinden daha kanlı, daha erotik ve daha uçuk. Başka birşey söylememe gerek yok herhalde…

Corridors of Blood (1958) : Boris Karloff, 1840’lı yıllarda, anestezi üzerine deneyler yapan ve acı vermeden ameliyat yapmanın yollarını keşvetmeye çalışan bir cerrahı canlandırıyor. DVD’de Criterion Collection’dan çıkan bu küçük bütçeli filmi, konusu ve zamanına göre oldukça cesur sahneleri sebebiyle çok sevdim.

Rare Exports (2010) : Kendini nasıl ele alacağını bilen, ve çok zor bir janr çizgisinde yürümeyi başaran Rare Exports, bir yandan masal, bir yandan gerçekçi bir fantastik film. Müzikleri, konusu ve sanat yönetmenliğine hayran oldum.

Naan Kadavul / I Am God / Ben Tanrıyım (2010) : Ultra-garip bir Tamil (Hint) filmi olan Naan Kadavul, Bollywood soslu bir Alejandro Jodorowksy filmi gibi bir şey. Doğuştan sakat (veya sonradan kasten sakatlanmış) bir grup dilenci ve bunların “Tanrı” dediği esrarkeş bir jönün hikâyesi..

Alice in Wonderland: Tim Burton farkı, imzası ve bakış açısı… Bu yıl adam akıllı beğendiğim 2-3 filmden birisi.

Inception: Existence filmini andıran yapısına rağmen bu sene beni heyecanlandıran filmlerden birisi oldu.

Expendables: Bence film o kadar kötüydü ki o yüzden iyiydi. Değeri 10 sene sonra anlaşılacak

Avatar: 3D vs görsel olarak çok güzel hareketler bunlar. Sinemada izlenmesi gerekli, pahalı bir tv alacaksınız izlemek için kaçarınız yok.

Clash of the Titans: Bu filmi sevmemin 2 sebebi var. Şu şovalyeler, kaleden kaleye kuş uçurmalar ile zorlanan bir fantazi dünyası yerine fantazi dünyasının temeli olan yunan mitolojisine en azından abartmayan bir yaklaşım yapmışlar. Filmin ilk çekilen haline göre oldukça hareketli bir film. Bir daha izler miyim? Zor…

2010’da izlediğim Can sıkıntıları:

Avatar: Mavi canlılar olarak Şirinleri neden oynatmadılar? 3d olayı güzel de klişeleri ile beni bayan bir film oldu. Görsel meziyetleri nedeniyle sevdiğim filmler arasına da aldım.

A Team: Neden…. neden yeniden?

A nightmare on Elm Street: Bence yılın en gereksiz filmiydi. Robert Englund = Freddy Kruger. Ama bunun aynı sıra zaten tonla devam filmi çekilmiş sakız gibi uzatılmış ve yakın geçmişimizde yer alan bir film ve konsept neden yendien çekilir? Hayır remake olayına karşı değiliz de…

Salt: Sinir bozucu bir promosyon kampanyası ve uyutan bir film. Angelina yetmiyor…

Robin Hood: Robin abimizi her şekle soktuk ama bu filmin sonunu getiremedim. Ciddi can sıkıntısı

We live in public – Ondi Timoner (2009): Adını sanını hiç duymadığımız bir internet girişimcisi, bir kahin/sanatçı/deli/dahi iş adamı olan Josh Harris hakkında bir belgesel. Daha youtube, facebook ve saire ortada yokken Warholesk bir tavırla herkesin internet sayesinde hayatının her anını yayınlayabileceğini keşfeden bir tuhaf adamın New York’tan Etiyopya’ya uzanan öyküsü.

Scott Pilgrim vs The World – Edgar Wright (2010): Spaced/Shaun of the Dead/Hot Fuzz’dan sorumlu güzel yönetmen Wright’tan hayli estetize bir çizgi roman uyarlaması, absürt bir “tour de force”. Oryuken!

Splice – Vincenzo Natali (2009): Gen-Etik meselelere kafa yoran, modern bir Frankenstein ve Dr Moreau kırması – Tanrı’yı oynarsa insan, ne olur? Ensestlik, erotika, bilimsel entrika ve saire.

Suck – Rob Stefaniuk (2009): Kanada’dan vampirli bir rock ‘n roll komedisi, ama kimler yok ki: Alice Cooper, Iggy Pop, Henry Rollins, Moby ve vampir avcısı rolünde Malcolm McDowell. Eğlenceli bir seyirlik.

Trash Humpers – Harmony Korine (2009): Rahatsız edici, tuhaf, nihilist, şiddet dolu, çöp teneke erotizmi ve gecenin boş sokaklarını terörize eden ucube bir grup. Bulunmuş görüntü gibi yapan bir VHS şaheseri. Herkese göre değil.

Where The Wild Things Are: Çocuk olmak mı zor? Yoksa kral olmak mı? Aslında tüm mesele bu…

Bin- Jip: Evim diyebileceğiniz bir yere sahipseniz varsınız demektir.

Unthinkable: Adalet nedir? Bu filmi seyrederken tekrar düşünmek gerekiyor etraflıca. Haklı olan kim?

Max: Eğer kader değişebilseydi diktatör diyerek lanetlediğimiz bu adam sizce ressam olur muydu? Max seyretmesi zor bir film.
How To Train Your Dragon: Şirin mi şirin ejderhaları, güçlü ve biraz safça Vikingleriyle sevimli bir hikâye

Shutter Island: Kurtulamadığınız şeyi unutmak ister miydiniz? Gördükleriniz gerçek değilse gerçek nedir? Etkileyici bir yapım…

Girl With The Dragon Tattoo: Sağlam bir kurgusu olan, sade ama güçlü bir film…

Kick- Ass: Kahraman olmanın her babayiğide göre olmadığını ilginç bir dille anlatan eğlenceli bir macera…

Lovely Bones: İlk aşk, ilk öpücük ve kırılan hayaller. Bir seri katilin elinde hayatını kaybeden genç bir kızın mistik masalı…

You Don’t Know Jack: Ötenazi ve kararlar üzerine sarsıcı bir film. Al Pacino her zaman ki gibi ekranı sarıp sarmalıyor.

Amer (2009): Son dönemlerde yeni yapımlardan beni bu kadar etkileyen bir film olmamıştı. Atmosferi, kurgusu, müzikleriyle bu yıl izlediğim en iyi film.

Mother (2009): Uzun süre Uzakdoğu yapımı filmlerden uzak duracağıma kendi kendime söz vermiştim fakat sözümü tutamadım. İlginç sonuyla bu yıl izlediklerim içinde en iyilerden.

Black Death (2010): Ortaçağ atmosferine sahip filmlerden nefret ediyorum. Fakat gerek facebook gerekse bloglara yaptığı yorumlarda Can’ın filmle ilgili olumlu düşüncelerinden sonra izlemeye karar verdim. Yine ilginç bir son ve yine izlenmeye değer bir film.

Operation Desert Stormy (2007): Film bir porno filminden beklediğimiz bütün güzellikleri izleyiciye sunmasının yanı sıra, yüksek bütçe, kaliteli oyuncular ve iyi bir senaryoyla da baştan sona kendini keyifle izletiyor.

Entre las piernas (1999): Bu yıl içerisinde izlediğim ilginç yapımlardan biri. Karmaşık ve seksi bir film.

Io, Emmanuelle (1969): Yapılmış ilk Emmanuelle filmi, tam bir adaptasyon olmasa da kuşkusuz Emmanuelle filmlerinin en ilginci.

Le Orme (1975): Giallo’nun minimalizm ve bilim kurguyla buluştuğu an.

To My Mother and Farher (2010): Bu yıl izlediğim en sıra dışı yapımlardan. Can’ın uzun metraja terfi zamanının geldiğinin kanıtı.

La Signora Gioca Bene a Scopa? (1974): 70’lerin ucuz İtalyan seks komedilerini seviyorum ve bu filmde Edwige Fenech görüp görebileceğiniz tüm güzelliklerini izleyiciye sunarken bonkör davranıyor.

The Time Machine (1960): Bence yapılmış en iyi zamanda yolculuk filmi. Çok eskiden TRT’de izle fırsatı elde etmiştim ve uzun bir aradan sonra tekrar izleyebildim.

Listenin sonunda bir de konuk yazar katkısı var. Tolga Demirtaş’ın çabasıyla yazar ve yapımcı Robert Monell’de Öteki okurlareı için en sevdiği filmleri listeledi. Robert Monell’i, robertmonell.blogspot.com ve cineamdrome.yuku.comdan takip edebilirsiniz.

1.Dario Argento’s GIALLO,
2.THE LIMITS OF CONTROL (2009)
3.THE RETURN OF THE BLOODSUCKING NAZI ZOMBIES (which I wrote and produced!)
4.STARCRASH (1979)
5.JOY (1983)
6.SINNER (1975)
7.DOOR INTO SILENCE (1991)
8.THIS STUFF’LL KILL YA (1971)
9.2000 MANIACS (1964)
10.SHUTTER ISLAND (2010)

Yazar hakkında: Öteki Sinema

Öteki Sinema editörleri Prometheus'un David'i gibi... Siz uyurken bile, hoşunuza gidecek yazıları buluyor, itinayla hazırlıyor ve yayına sunuyor. Öteki Sinema çalışıyor!

4 Yorumlar

  1. Ya listemde tarih sebebi ile yer vermediğim filmler var mesela 2009 yapımı olup da 2010 da gördüğümüz filmleri de dahil etmedim bu sebeple yoksa The Road, Celda 211 özellikle ve özellikle Dogtooth…günah çıkartmak gibi oldu ama iliştirmeden edemedim

  2. Sevgili Utku’nun listesi beni atomlarıma ayırdı. Böyle bir listeyi George Lucas yapmış deseler anca inanırdım.

  3. bence de avatar da şirinleri görebilseydim en azından seyretmeme değebilirdi. utku’nun listesinden güzel yorum.

  4. Wolfman e haksızlık yapıldığını düşünüyorum ,yakın zamanda çekilmiş bir çok kurtadam filminden iyi.Folklörüne uygun umutsuz yasak bir aşkla renklendirilmiş(Bu konudaki dikkate değer söylencelerde sevdikleri yada eşleri tarafından öldürülürler) .Yani bi kurt adamsanız umutsuz bir aşk için bi vampir kız bulmanız gerekmiyo
    Monsters beğeni toplamış ,Şunu söyleyebilirim ki filmdeki kızla evlenebilirim.Her fırsatta kendisini rontgenlemeye çalışan(Neyseki uzaylılarla nisbeten bu ihtiyacını gidermiştir), klima bozuk falan gibi basit bahanelerle ilk samimi gezintiden sonra resmen sırnaşan,yüz bulamayınca hemen esmer bir dilber bulup üstelik kızın pasaportunuda çaldırtan ,burada sıralayamıyacağım düzünelerce hatası olan bir erkeğe(nişanlısını iyiki görmedik anladığım kadarıyla oda ayrı bi utanç abidesi) sabredebilen bu kızla bekarlık yemini etmiş keşişler bile evlenmeli…
    Meksika halkını sevdim herşeye karşın kanıksamışlar sanki onlarda yaradanın bi kulu modundalar,Uluslararası silah kartelleride yaşadı savaş çıkarmak için birçok politik oyuna gereksinim yok ,Ayrıca o Modern Hadriyanus duvarı bile ekonomiyi canlandırmaya tek başına yetmiştir.(Joker oyuna girince romanı aklıma geldi bi an)
    Bu arada Pirametten zıtlığın vurgulanması hoş olmuş,
    Bi vakıtlar göktekilere gelsinler diye anıtlar yapan beşer ,şimdi onları uzak tutmak için anıtsal setler çekiyo..iyi olmuş orası ..
    Ayrıca güzel bir yol filmi ,doğasıyla,tarihiyle öylesine renkli uzaylı saldırısı altında bile gezelim görelim tadında…(Bu arada o piramite çıkmış bi arkadaşı aradım sordum uzaylı istilasında bile giderim ,çıkarım coşkusunda …kızcağızı anladım sanki kovsalar gitmeyecek tarzında takılıyodu zaman zaman..
    Aslında şu son zamanlardaki uzaylı canavarlar hinliğinin altındaki ötekileştirme çabalarına dur demesi anlamında takdire şayan,
    İyi bir feminist filmi olmaya aday desem çok abartmışmı olurum yinede diyecem(((

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: