“Öteki”cilerin 2014 Yılı Keşifleri

2014’ün de sonuna geldik. Öteki Sinema yazarlarının bütün bir yıl boyunca izledikleri filmler arasından yapım yılı gözetmeksizin seçtiklerinden oluşan geleneksel yıl sonu keşifler listemizi okurlarımızla paylaşmanın zamanı geldi. ‘İzlemediğiniz her film, yeni filmdir‘ sloganımız eşliğinde “Öteki”cilerin 2014 Yılı Keşifleri listemizi ilginize sunuyoruz. İyi okumalar…

Not: Listeler yazarların listelerini gönderme sıralarına göre sunulmuştur.

Semra

Annabelle (2014): Tam da oyuncak bebeklerin, üstelik de vantrolog bebeklerinin, artık bir klişe olmaya başladığını düşünüyorken, karşıma aniden Annabelle çıktı. Chucky’den sonra -ki onu çocukken izlediğim için- en çok heyecanlandığım bebekli film oldu kendisi. Bence buna sebep oyuncak bebekten ziyade, uzun sahneler, bol karanlık ve bir sinematograf olarak tarzını deli gibi sevdiğim John R. Leonetti’ydi. Soğuk, şeytani ve realistik.

The Babadook (2014): Tabi ki ben de, bu filmden sonra, ortalıkta baba dok dok dook diyerek dolaştım. Karabasanlar benim için zaten bir muammadır. Bir de böyle “Dr. Caligari’nin Muayenehanesi” gibi ele alınınca, ortaya iyice sürreal ve psikosomatik bir film çıkmış. Yaşasın az görünen korkunçlar ve ağlatan anne sevgisi. Hem hangimiz Samuel’den önce nefret edip, sonra sevmedik ki?

semra 2014

Only Lovers Left Alive (2013): Bohem ve sergüzeşt vampirler, en sevdiğim. Bir dönem benzer şekilde yaşadığım için (kan kısmı hariç) özellikle kendime yakın bulduğum bir film oldu. İzlerken, Jim Jarmusch’un yarı deli yarı sofistike tarzının yarattığı dumanlı ve otantik bir ortamda kayboluyorsunuz. Hiçbir şey yapmadan, sadece kitap okuyarak, müzik dinleyerek, sevişerek ve gezerek yüzyıllarca yaşamak isteyebilirsiniz. “Only Lovers Left Alive” hedonizmin zirvesinde bir film. Fakat kesinlikle sadece bir vampir filmi değil. Vampirlik zevk-ü sefa için bir araçtır. Hadi Fas’a gidelim!

Sin City: A Dame to Kill For (2014): Kendisi, kesinlikle 3D izlenmesi gereken filmler listemde. Böylece kendinizi, tam olarak, bir çizgiromanın içinde bulabiliyorsunuz. Her ne kadar Jessica Alba’nın sahnelerini biraz uzun ve abartılı bulsam da; renkleri, oyuncuları, çarpıcı replikleriyle yine tadı tuzu yerinde bir Frank Miller ve Robert Rodrigez işbirliği. Tabi ki Eva Green faktörünü de unutmamak gerek. Kuzguni ve yakut rengi.

Frank (2014): Absürd, saçma, deneysel ve inanılmaz keyifli bir film. Övmek için hangi birini saysam bilemiyorum. Maskeli, tuhaf fakat mükemmel bir Frank fikrini mi (ki bu mükemmelliği, sevimli maskesinden mi yoksa kendisinden mi kaynaklanıyor bilemiyorsunuz), bir şey için çabalamanın aslında yoksunluk hissinden kaynaklandığını ince ince çıtlatmasını mı yoksa Michael Fassbender’in güzel sesini mi… Biraz düşünmek, biraz da iyi hissetmek için kesinlikle izlenmeli.

Murat Kızılca

Toad Road (2012): Deneysel işlerden hoşlananların ilgisini fazlasıyla çekecek, düşük bütçesine aldırmadan farklı yöntemler kullanarak derdini anlatma cesaretini gösteren ve bunu büyük ölçüde karşılayan yenilikçi ve cesur bir film.

Hard to Be God (2013): Rönesans’tan nasibini almamış bir Orta Çağ yaşayan Arkanar gezegenini resmederken başköşeye çamuru, insan dışkısını, hayvan dışkısını ve gene çamuru yerleştiren, üç saate yaklaşan süresi ve rahatsız edici yakın plan çekimleri ile izleyeni boğmak için elinden geleni ardına koymayan, herkese göre olmayan bambaşka bir tecrübe.

kızılca 2014

Miss Violence (2013): Gerçekçi olmayan yapısıyla ‘gerçek’ problemlerden bahseden, unutulması kolay olmayan, iz bırakan bir yapım.

Devoured (2012): Son yıllarda sıkça karşımıza çıkmaya başlayan ve ayakları yere sağlam basan senaryoları ile dikkat çeken çizgi üstü düşük bütçeli korku filmlerinden bir diğeri.

Leviathan (2014): Nakış gibi işlenmiş boşluksuz senaryosu, birbirinden leziz kareleri ve bilhassa günümüz Rusya’sını anlatmasına rağmen hemen hiçbir dünya vatandaşıyla ilişki kurmakta sıkıntı yaşamayacak evrensel öyküsü ile her sinemaseverin muhakkak izlemesi gereken harika bir sinema deneyimi.

Begüm Özdemir

Enemy (2013): Mindfuck tabir edilen filmlere harika bir örnek teşkil ettiği için.

Only Lovers Left Alive (2013): Tilda Swinton’a tekrar tekrar aşık olmak, vampirlerin hayatına bambaşka bir noktadan bakmak için.

begüm 2014

Locke (2013): Tek mekanda geçen filmde, Tom Hardy’nin harikalar yarattığına tanık olmak için.

Coherence (2013): Çok zor bir konusu olduğu için işlenişi her ne kadar yetersiz gelse de, insanı heyecanlandıran ve sonuna kadar soluksuz izleten bir film olduğu için.

Interstellar (2014): Christopher Nolan yine harikalar yarattığı için. Hans Zimmer’in mükemmel müziklerini de es geçmemek lazım.

Fatih Yürür

Alexandra’s Project (2003): Arızalı filmlerin yönetmeni Rolf de Heer, bu defa çarpıcı bir üst orta sınıf taşlamasıyla çıkıyor izleyici karşısına. Hayatını işine hibe ederken ailesini ihmal etmeye başlayan Steve’in, karısı Alexandra’nın çetrefilli intikam planına maruz kalma sürecini işleyen film, hem bu intikamı harlayan sebepleri hem de sonuçları açısından alışılmış dışında bir örnek! Heer’in nev-i şahsına münhasır sinema dili, tamamını Alexandra’nın ince kurgulanmış videosu aracılığıyla izlediğimiz intikam planı ve tabi Helen Buday’ın sinir bozan performansıyla, karşımızda her daim keşif değeri olan bir psikolojik gerilim hadisesi duruyor! En kısa zamanda üzerindeki tozu üfleyerek, keşif listenize almanızda yarar var!

The Way (2010): Yol bazen özgürlük bazen de gerekliliktir. Oğlu Daniel’ın ölüm haberiyle sarsılan Tom için ise yolculuk bir gereklilik olarak başlıyor ve kendi özgürlüğüne doğru uzayıp gidiyor. Oğlunun Santiago’yu boydan boya yürürken öldürüldüğü haberini alan Tom, Daniel’ın başladığı yolculuğu bitirmek için kolları sıvarken, bir tarafta doğanın kalbine doğru adımlarını sıklaştırırken diğer yandan da beraberinde getirdiği yas ve tedirginlikleri üzerinden atmaya çalışıyor. The Way, kesinlikle şiir gibi bir yolculuk.

Fatih Yürür

Cold Weather (2010): Mumblecore mu dediniz? Karşınızda türün en güzel örneklerinden biri duruyor! Sherlock Holmes özentiliğinin doruklarında gezinen Doug ve bu sevgisini bir şekilde aşılamayı başardığı taze arkadaşı Carlos; Doug’un eski kız arkadaşı Rachel’ın esrarengiz bir biçimde ortadan kaybolmasının ardından, kitaplardan öğrendikleri metotları hayata geçirme fırsatı bulurlar. İki kafadar, Portland’ın kasvetli havasına tezat oluşturacak absürt bir Holmes öyküsünün içinde bulur kendilerini. Bu açıdan hem mumblecore severleri hem de minimal bir Holmes öyküsü izleme derdinde olanları ensesinden yakalayacak bir film Cold Weather. Türe aşina olanları kucaklamasıysa biraz zor.

Extracted (2012): “Hatırlamak için hafızan var, peki ya unutmak için?” Extracted, hiç şüphesiz son yıllarda karşımıza çıkan ve hakkı en çok yenen minimal bilimkurgu güzellemelerinden biri. Elbette ele aldığı “anı manipülasyonu” mevhumuna yepyeni bir soluk getirdiğini iddia edebilmek pek mümkün değil ama sarkan, solan en ufak bir yanı da yok. İnsanların anılarına yolculuk edebilme fırsatı bulan Tom’un, toplumun hizmetine sunmak istediği makineyi denerken bir suçlunun anılarına saplanıp kalması, kağıt üzerinde işler olsa da, senaryodaki gedikleri sebebiyle eleştirmenler tarafından bir araba sopa yemişti. Şimdi bu bilimkurgu güzellemesini düştüğü yerden kaldırıp, üstünü başını silkelemenin tam vaktidir…

The Tracker (2002): Rolf de Heer’in bu defa ele aldığı mesele ırkçılık! Avustralya yerlilerinin boğazına yapışan İngiliz sömürüsünün trajik sonuçlarına verilen bir tepkiden ziyade, David Gulpilil’in samimi oyunculuğuyla perdeye aktardığı, köleleştirilmiş “izci”nin şahsi hayatta kalma mücadelesi ile yumruğunu indiren bir film var karşımızda. Bütün etik değerleri yıkıp geçen bu yeni şeytana yine kendi kültürünün değerlerini bir kenara fırlatarak savaşan izci, kısa sürede oyunun kurallarını değiştirmeyi başarıyor. The Tracker’ın avantajıysa, böylesine derin bir öyküye, epik olma kaygısı taşımadan ev sahipliği yapabilmesi. Avustralya çoraklarında yaşanan zulme samimiyetsiz raddede “ah, vah” çeken sinemacıların aksine Heer, bu yapay farkındalığa sıkı sıkıya sarılanları rahatsız edecek fakat hali hazırda kabuk bağlamayan bir yaraya parmak basarak cesaretine şapka çıkarılacak bir öykü çıkarmış ortaya. Bütün bu meseleyi western estetiğiyle süslemesi de filmin seyir zevkine kat vuran bir başka avantaj!

Murat Tolga Şen

Viy (1967): Viy’in kaderi biraz bizim Süt Kardeşler / Gulyabani filmine benziyor, tıpkı onun gibi Viy de bir korku komedisi ve Rus halkının çocukluk korkusu olarak herkesin hatırladığı, sorulduğunda “Viy diye bir film vardı, çok korkunçtu” diye bahsettiği film… Aslı bir Ukrayna halk söylencesine dayanan korkudan çok komedisi ağır basan ancak son 10 dakikasıyla bugün bile kalp çarptıran Viy, ABD’de DVD olarak basılmış ve filmin yabancı diyarlardaki ismi Spirit of Evil olmuş. Bu son 10 dakika korku sineması için gerçek bir zafer niteliğinde… Bana kalırsa Sam Raimi, Evil Dead serisinde özellikle 2. Filmde Viy’den çok fazla etkilenmiş. Çalmış-çırpmış denemez ama iki filmin doku benzerliği şaşırtıcı. Yetenekli Rus sinemacıların, Sovyetler Birliği döneminde elinden çıkan tek korku filmi olan Viy’i keşfetmek-izlemek büyük bir şans, mutlaka izleyin.

The Search (2014): The Artist ile tanıdığımız-sevdiğimiz-sessizce bağrımıza bastığımız Michele başrole yine bb taşıyarak çektiği The Search, Rus-Çeçen savaşında yaşanan bir aile dramını odağa alarak savaşın insana ve masumiyetine nasıl saldırdığını görselleştiriyor. Filmdeki Rus askerin hikayesi bizi bir başka savaş filmi olan Platoon’a kadar götürüyor. Çoğu eleştirmen, çiğneyemeyeceği bir lokmayı yutmuş olduğunu düşünse de, görsel açıdan da çok güçlü olan bu filmi çok sevdim. Vizyona girdiğinde mutlaka görün!

murat tolga

Leviathan (2014): Leviathan’ı izleyince Cannes’ın Nuri Bilge Ceylan’a epey bir torpil geçtiğini düşünmemek imkansız. Seyirciyi zorlamayan, olabildiğince basit bir sinema diliyle anlatılan bu kişisel kıyamet öyküsünün çok sağlam bir altmetni var. Aradan geçen zamanda bile üstüne düşünmekten bıkmadığım, 2014’ün en büyük sinema olaylarından biri Leviathan…

A Pigeon Sat On A Branch Reflecting On Existence (2014): Bu filmi sevip sevmediğime henüz net bir karar vermiş değilim ama kafası hoşuma gitti. Şaka oyuncakları satan tuhaf bir ikilinin çevresinde ara sıra etkileşime giren ilginç karakterlerle dolu bir film. Ruslarla ile savaşmaya giden Danimarka kralının ordusunun bir kafeyi bastığı sekans çok eğlenceli ancak yine de duygusal açıdan, altı ısıtılmamış bir tavadaki tereyağ gibi duruyor. Sevilmese bile mutlaka görülmesi gereken filmlerden biri…

İçimdeki Balık (2014): Listelerimde her zaman yerli yapımlar da olsun isterim. İçimdeki Balık’ı, 21. Adana Altın Koza Film Festivali’nde izledim. Film iki kısımdan oluşuyor: Kış ve Yaz… Kıştan nefret eden, günlerin uzaması yüzünden birkaç gündür keyfi yerine gelen biri olarak bu bölümden nefret ettim ve karakteri anlamak için bile olsa fazla uzun buldum ancak film Yaz’ı göstermeye başladığında bambaşka bir hikayeye ve görselliğe kavuştu. Bizdeki ‘festival filmi’ algısına da saldıran, desteklenmesi, görülmesi gereken bir film, İçimdeki Balık…

Fatih Danacı

John Dies at the End (2012): Gerçek dünya ile paralel evrenler arasında absürt bir fantastik komedi yaratan Don Coscarelli’nin şimdilik son filmi. 80’ler film kültürünü 2000’li yıllara taşıyan ve izlemesi keyifli bir film. Bir Coscarelli hayranıysanız ya da retro film zevkini öğrenmek ya da yeniden yaşamak istiyorsanız kaçırmamanız gereken bir film.

The Lords of Salem (2012): Rob Zombie’nin en olgun filmi olarak kabul edebileceğimiz The Lords of Salem, uzun süredir popüler olmayan bir konuyu, yani cadılığı işlemesi açısından öneme haiz. Yönetmenin kendine özgü anlatımı ile daha da dikkat çekici hale gelen film, Salem cadılarını, modern dünyanın Salem’inde anlatırken akıllara mekan ve işlediği konu itibariyle Suspira; zaman zaman da Kubrick’in kamera kullanımlarını hatırlatıyor diyebiliriz.

Fatih Danacı

Tucker & Dale vs. Evil (2010): Komedinin diğer türler ile harmanlandığı filmlere mesafeli yaklaşan biriyim. Ancak mizahi unsurlar Shaun of the Dead filminde olduğu gibi korku ile birleştirildiğinde, kıvamı tutturulduğunda ortaya eğlencelik bir seyir çıkabiliyor. Bunu başaranların kanımca en iyisi İngilizler. Bir İngiliz komedisi olduğunu düşündüğüm ancak Kanada yapımı çıkan bu film de bir hayli başarılı. Biraz geç de olsa izlediğim bu film, korku filmlerinin aşina olduğu konu, sahneler ve olayları kapsayan ancak izlerken korkmak yerine güldüren bir yapım.

The Dyatlov Pass Incident (2013): Sovyet Rusya’nın gizli deneyleri, kadim kabilelerin inançları, uzaylı efsaneleri, Yeti ya da yalnızca doğa olayları! İlginç ve aynı zamanda başarılı bir şekilde bunların hepsinin harmanlandığı ve seyri oldukça keyifli olan bu film beş gencin yıllar önce gizemli bir şekilde ölen Rus bir grubun izini sürmesini konu alıyor. Bununla birlikte de boyutlar arası yolculuğun sonucu ortaya çıkan yaratıkları ise maalesef kötü bir şekilde sunuyor.

Interstellar (2014): Nolan’ın en iyi sinema filmi olmaya aday Interstellar’a bu yılın en başarılı tür filmi demek çok da yalan sayılmaz. Geçen senenin bir hayli ses getiren ve uzayda geçen Gravity’nin başarısına 2014 yılının bilimkurgu karşılığı olarak da ifade edilebilecek filmde, uzayın derinliklerine yapılan seyahatlerden, akıllı robotlara; distopik bir dünya düzeninden, felakete sürüklenen dünyamızın hikâyesine; başka galaksilerden, başka gezegenlere; evrenin sonundan, zamansızlığa kadar bilimkurgunun kullanıldığı konular tek bir filmde, hem de sağlam bir senaryo, kurgu ve hikâye içerisinde anlatılırken küçük bir ailenin hikâyesi ve aralarındaki ilişkiler işleniyor; toplumun en küçük birimi aileden insanoğlunun yaklaşan sonu itibariyle tüm insanlığa kadar genişletilebilecek bir ilişki de kuruluyor. Bu yapılırken tek başına kalmışlığın, yalnızlığın, kolektif çalışmaların, umudun, umutsuzluğun kısacası pek çok duygunun hissedilebilir olması da filmi farklı kılan etkenlerden yalnızca bir kaçı.

Ertan

Yüzlerce film izlediğiniz bir yılda, sadece 5 film seçmek zor iş. O nedenle seçimlerim için basit bir kriter koydum, sadece sinemada izlediğim, “ilk kez” izlediğim, 2014 yılı vizyon (festival-dışı) filmlerinden bir liste çıkarttım. Liste dışı kalan filmler için o filmin hayranlarından özür diliyorum, ya izleme fırsatı yakalayamamışımdır, ya ucu ucuna liste dışı kalmıştır, ya ben filme ‘geç’ kalmışımdır, ya da film bana ‘erken’ gelmiştir.

Interstellar (2014): Şahsi kanaatimce yılın sinema olayı! “2001”le başlayıp “Contact”dan ve “Frequency”den geçen yolun şimdilik son durağı. Görkemli bir şaheser, modern sinemanın yüzakı. Nolan’ı çağımızın Spielberg’ü yapan film. Eğer bir film; Interstellar gibi, sinemadan harbiden anlayanları, ömrünü gününü film izlemeye verenleri ikiye bölüyorsa, mutlaka bir şans vermek gerekir. Bu filmi düdük kadar bir cam ekranda, yetersiz görüntü ve ses tertibatıyla izleyecek olanlara geçmiş olsun, çok şey kaçırdınız.

Kış Uykusu (2014): Türk Sineması açısından yılın olayı. Nuri Bilge Ceylan, sanatını, biçim ve içerik değiştirerek ilerletiyor, ustaca bir dönüşüm geçiriyor. “Kış Uykusu”; müthiş tespitlerle dolu, müthiş bir film. Filmden çıktım, oturdum gecenin bir vakti Çehov okudum. İnşallah Nuri abi nihai kurguda kestiği, 1 saati aşkın görüntüleri bir gün yayınlar. İçinde Pestrovo (filmdeki ‘Garipler’) köyü sahnelerinin olduğunu tahmin ediyorum ve bunu düşündükçe heyecandan kalbim sıkışıyor.

ertan

Gone Girl (2014): Artık David Fincher’ı çağımızın Robert Altman’ı olarak görebiliriz. “Kayıp Kız”; görkemli bir şekilde çökmekte olan Amerikan toplumunun ve o toplumun en küçük parçasını teşkil eden “aile” mefhumunun gırtlağını boydan boya kesen bir film. Fincher; sinemasal açıdan hiçbir taviz vermeden, alabildiğine acımasız, sert, bir aile kurumu ve popüler medya eleştirisi ortaya çıkarıyor. Görülmeli.

Nightcrawler (2014): Dan Gilroy; tıpkı Charles Laughton gibi, 50’sinden sonra bir ‘ilk film’ çekmiş, o da tıpkı Charles Laughton’ınki gibi başyapıt olmuş, iyi mi? “Gece Vurgunu”nu, yaşadığımız çağın hemen her köşebaşında kanlı elleriyle bizi bekleyen fırsatçılığa, yozlaşmaya dair bir korku filmi olarak değerlendirebiliriz. Jake Gyllenhaal, Lou Bloom karakteriyle unutulmaz bir portre çiziyor.

The Grand Budapest Hotel (2014): Kriterlerime uyan ille de ve de sadece 5 film seçeceksem, ilk 4 filmde şüphem yoktu ama bu beşinci beni çok zorladı çünkü en az 10 tane kadar sağlam rakibi vardı. “Büyük Budapeşte Oteli”; benim için “sinema niçin vardır” sorusunun cevabını veren filmlerden biri. “Little Miss Sunshine”, “The Best Exotic Marigold Hotel” ya da “The Secret Life of Walter Mitty” gibi.. Böyle filmleri izleyince mutlu oluyorum. “Büyük Budapeşte Oteli”; anlatılamaz, sadece deneyimlenir.

Masis Üşenmez

Frank (2014): Hem komik, hem deli dolu eğlenceli ama bir o kadar da hüzünlü. Hele sonunda Frank’in çişli duvarlara güzelleme yaptığı “i love you all” şarkısı yok mu insanı bitiriyor. Michael Fassbender zaten severdik ama yüzünü görmeden bile oynasa oluyormuş onu da öğrendik.

The Babadook (2014): Evde tek başına’daki sakar hırsızları atın yerine bir kötücül güç koyun. Yılın en iyi korku filmi Babadook korku filmi seyircisine yeni bir şeyler göstermeyi vaad ediyor.

masis

Only Lovers Left Alive (2013): Vampir filmlerine doyduğumuzu düşünürken Jim Jarmusch güzel bir süpriz yaptı ve farklı bir filmle karşımıza çıktı. Tilda Swinton’ın performansı için bile izlemeye değer.

Interstellar (2014): Christopher Nolan kült yönetmenlik payesini her filmde ileri bir noktaya taşımayı başarıyor. Interstellar ile yine olay yarattı ve seyirciyi delirtmeyi başardı.

The Lego Movie (2014): Hangover’dan beri bir filme bu kadar gülmemiştim. Absürdlüğün tepelerinde gezinen film ilk sahneden son saniyeye kadar tam gaz, ara vermeden güldürmeyi biliyor. Bir bomba kuvvetinde espriler ardı ardına patlarken tüm sevdiğimiz karakterlerin lego figürleri sahnede arz-ı endam ediyor.

Can Yalcınkaya

Filth (2013): Trainspotting sonrası eli yüzü düzgün bir Irvine Welsh uyarlaması. Uçlarda gezen, ağzı bozuk, ahlaksız, vicdansız, pislik bir karakter hakkında vurucu bir film. Kitabı okumadıysanız çarpma etkisi artabilir.

Nova Express (2009): William S. Burroughs’un cut-up bilim kurgu romanı, Andre Perkowski’nin elinde cut-up bir filme dönüşmüş. Eski bilim kurgu filmlerinden, arşiv görüntülerden ve türlü ıvır zıvırdan sahneleri, Burroughs’un ve başkalarının seslerinden Nova Express’in tam metniyle montajlayan yönetmen, bir bakıma en sadık Burroughs uyarlamasına imza atmış denebilir. Deneysel sinemaya açıksanız, filmi youtube’dan izleyebilirsiniz.

can yalçınkaya

The Search for Weng Weng (2013): Avustralyalı video dükkanı işletmecisi Andrew Leavold, doksanlarda izlediği bir Weng Weng filminden o kadar etkilenmiş ki, Filipinlerden çıkan bu 80 santim boyundaki çakma James Bond hakkında bir belgesel yapmaya karar vermiş. 8 sene süren ve onu Filipinler’in değişik köşelerine sürükleyen bir macera sonucunda, unutulmaya yüz tutmuş bir sinema kahramanın dokunaklı hikayesini anlatmış bize.

The Immortalists (2014): Daha önce Öteki Sinema sayfalarında Aubrey de Grey hakkında Do You Want to Live Forever adlı bir belgesel filmi paylaşmıştık. Rasputin kılıklı, biraperver bir biyolog olan de Grey, ölümsüzlüğün sırrını arıyor. The Immortalists, de Grey’in hikayesini anlatmaya devam ediyor ve onunla beraber Amerikalı bilim adamı Bill Andrews’un da ölümsüzlük ile ilgili çalışmalarına yer veriyor. Bu belgesel, araştırmalardan çok bu “karakterler” hakkında aslında. Aşkları, yaşlanma karşısındaki tutumları, sevdiklerini kaybetmeleri. Sonsuza kadar yaşamak istemeseniz dahi ilgi çekici bir belgesel.

Wetlands (2013): Bir edebiyat uyarlaması daha. Almanya’dan çıkan Wetlands, Kristeva severler için bir Young Adult filmi. Türlü “iğrenç” vücut sıvısı ve fonksiyonu gırla gidiyor. Baş karakter Helen’ın traş ettiği anüsündeki bir hemoroidi kesmesinin ardından, hastanede geçirdiği süreyi boşanmış anne ve babasını bir araya getirmek için bir fırsat olarak kullanması anlatılıyor. Helen’ın hijyene karşı açtığı savaşın çeşitli örnekleri, midesi sağlam olmayanlar için zorlayıcı olabilir.

Başak Bıcak

The Search (2014): Ruslar ile Çeçenler arasındaki sorunu ele alan ve savaşın insana yaptıklarını her iki tarafa da eşit mesafede yaklaşarak anlatan Michel Hazanavicius filmi… Çocuk karakter Hadji, daha ilk sekanstan itibaren sizi yerle bir edecek bir etki gücüne sahip. Atlamayın derim.

Leviathan (2014): Kış Uykusu’yla girdiği Cannes yarışını kaybeden Leviathan, bana kalırsa senenin en iyilerinden biri. Rus devlet yapısı üzerinden, sıradan bir vatandaşın iktidar karşısındaki yalnızlığını, biçareliğini, zayıflığını müthiş bir dille aktarıyor.

başak

The Treatment (2014): Açıkça söylemek gerekirse herkese hitap eden bir film değil The Treatment çünkü çocuklara yönelik cinsel istismar vakalarını olabilecek en ağır haliyle anlatıyor. Çok iyi bir film ama bir süre toparlanamamanız olası…

Road to Paloma (2014): Game of Thrones dizisinden tanıdığımız Jason Momoa’nın ilk uzun metraj filmi Road To Paloma, etkileyici sinematografisi, country, rock ve folk müzikleriyle yol filmi tutkunlarını baştan çıkaracak bir yapım.

La Cara Oculta (2011): Biraz geç farkına vardığım La Cara Oculta, İspanyol yapımı gerilimleri sevenlerin kaçırmaması gereken bir film. Müthiş bir kurgu, etkileyici bir hikâye!

Bonus 1-The Fault In Our Stars (2014): Anlattığı kanser hikâyesi sebebiyle ağlamak istemeyenlerin şiddetle uzak durması gereken, benim gibi bilmeden izleyenleri de ağlamaktan perişan eden filmdir. Naifliği ve oyunculukları büyüleyiciydi. Ben tavsiye ediyorum, izleyip izlememek size kalmış.

Bonus 2-Panzehir (2014): Bu yıl izlediğim ve birçok sebepten ötürü arada kaynadığını düşündüğüm için her fırsatta öve öve bitiremediğim, tavsiye etmelere doyamadığım bir diğer film de Panzehir. Abarttığımı düşünenler olacaktır, olsun, ben yine de bir kere izleyin diyorum!

Melahat Yılmaz

Only Lovers Left Alive (2013): Çağdaş Dünya bir yokuştan yuvarlanırcasına materyalist zevklerin kucağına düşerken yüzyılları aşkla devirmiş çiftimiz Adam ve Eve müziğin yıllanmış tınıları arasında oldukları gibi kalmaya çalışırlar. Sükûnet, kırılgan varlıklarına huzur vermektedir ta ki dış dünyanın değişimini kendi içlerinde görene kadar… Yapımın yönetmenliğini sinemayı müziğin tınılarıyla büyüleyen Jim Jarmusch üstleniyor. “Bir kum saatinin dibine çökmüş kumlar gibi hissediyorum.”

Boyhood (2014): Yönetmen ve senarist Richard Linklater… Anne ve babası o henüz altı yaşındayken boşanan Mason yaşadığı bu travmaya ve yeni hayatına alışmak zorundadır. Mason’ın altı yaşında başlayan bu tecrübesini yönetmen 12 yıllık bir zaman sürecine yayarak beyaz perdeye yansıtıyor. Yıllar ve büyümek denenen yolu küçük arkadaşımızla beraber yürüyoruz film boyunca. “Hep ‘anı yakala’ derler ya? Bilemiyorum, ben tam tersini düşünüyorum. Bu anlar bizi yakalıyor. Evet, evet biliyorum, sabit bir şey. Bu anlar sanki her zaman şimdiymiş gibi…”

my

The Grand Budapest Hotel (2013): 20. Yüzyılın başlarında iki savaş arasındaki dönemi muhteşem Grand Budapeşte Otel’inin koridorlarından izlediğimiz yapım bir miras kavgasına, bu kavganın arasında gelişen dostluğa ve dünyanın kanla ve yıkımla değişen yüzüne ilginç bir bakış açısı sunuyor. Yapımın yönetmenliğini Wes Anderson üstleniyor. “Kabalık bir korku ifadesidir. İnsanlar istedikleri şeyi elde edememekten korkar.”

Gone Girl (2014): Nick ve Amy evliliklerinin beşinci yıllarını kutlamaya hazırlanırken Amy bir anda ortadan kaybolur. Bu kayıp vakasının her ne kadar “Ben masumum!” dese bile en kuvvetli şüphelisi kocası Nick’tir. Yönetmen koltuğunda David Fincher oturuyor. “İki insan birbirini sevdiği halde ilişkilerini yürütemiyorsa, işte asıl trajedi budur.”

12 Years a Slave (2013): Solomon özgür bir siyah olarak doğmuştur. İstediği tek şey kendi müziğini yapabilmektir fakat 1841 yılında kaçırılarak köle olarak satılır ve on iki yıl boyunca özgürlüğü için savaş verir. Yönetmen Steve McQueen… “Ben hayatta kalmak istemiyorum. Ben yaşamak istiyorum!”

Yazar hakkında: Öteki Sinema

Öteki Sinema editörleri Prometheus'un David'i gibi... Siz uyurken bile, hoşunuza gidecek yazıları buluyor, itinayla hazırlıyor ve yayına sunuyor. Öteki Sinema çalışıyor!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir