“Öteki”cilerin 2016 Yılı Keşifleri

2008 yılından beri her sene sonunda düzenli olarak yayınladığımız keşifler listemizin zamanı geldi. Öteki Sinema yazarlarının bütün bir sene boyunca izledikleri filmler arasından yapım yılı gözetmeksizin seçtiklerinden oluşan geleneksel yıl sonu keşifler listemizi okurlarımızla paylaşmak bizi her seferinde heyecanlandırıyor. ‘İzlemediğiniz her film, yeni filmdir‘ sloganımız eşliğinde “Öteki”cilerin 2016 Yılı Keşifleri listemizi ilginize sunuyoruz. İyi okumalar…

Not: Listeler, yazarların gönderme sıralarına göre sunulmuştur.

Train To Busan (2016): Kimilerinin yerden yere vurduğu, kimilerinin de yere göğe sığdıramadığı bir film oldu Train To Busan. Kore usulü zombi filmi nasıl olur, neden izleyicilerin düşünceleri arasında bu kadar fark var ve hatta hem gerilim hem de dram nasıl birbirine bu kadar güzel yedirilir görmek için.

Dancer In The Dark (2000): Hayatınızda izleyebileceğiniz en hüzünlü filmlerden biri olduğu için.

begum-ozdemir-2016

Heartless (2009): Film sıradan belki ama sırf o muhteşem soundtrack’in filmle nasıl bu kadar uyum sağladığını görmek için.

Rudderless (2014): Billy Crudup’un başarılı oyunculuğu, çarpıcı konusu ve filmin sonunda insanın iliğine işleyen Sing Along parçası için.

The Invitation (2015): Tek mekanda gerilimin hakkını layıkıyla verdiği ve eşsiz finali için.

Ugly (2013): Daha önce Gangs of Wasseypur ile 2013 yılı keşifler listeme konuk olan Anurag Kashyap’tan yine bomba bir film. Uzun zamandır her bir karakterin bu denli “çirkin” olduğu, bu denli karanlık bir film izlememiştim. Finalde ne olacağını bile bile, “umarım öyle olmaz” temennileriyle geçen iki saatin her anında insanlıktan daha fazla nefret edeceksiniz.

The Sister of Ursula (1978): “İzlemediğim giallo kalmasın diye kasarken softcore pornoya kadar gitmek” isimli çalışmamın nadide öznesi olduğu için.

murat-kizilca-2016

Marquis (1989): Şehvet, seks ve Fransız Devrimi hakkında tuhaf bir hikâye. Fransız Devrimi’nin hemen öncesinde Bastille Hapishanesi’ndeyiz. Marquis de Sade’ın hayatından ve eserlerinden serbestçe uyarlanan filmde bütün oyuncular hayvan maskeleri takıyor ve bazı sahneler ‘stop-motion’ animasyon tekniğiyle kotarılmış. Hala yeterince tuhaf gelmedi mi? Devam edelim; başrolde Marquis ile ayrı bir kişiliğe sahip, düşünen ve konuşan penisi var. Marquis sadece sapkın öykülerini yazmakla ilgilenirken, penisi de biraz hareket istiyor.

Deadly Sweet (1967): Godard, kara film, giallo, çizgi roman, pop art ve LSD. Niye mi bu kelimeleri art arda sıraladım; bunlar, kabaca tarif etmesi mümkün olmayan Deadly Sweet’in kapısını hafifçe aralamaya yardımcı olabilecek kelimelerden sadece birkaçı. Tinto Brass’tan kelimenin tam anlamıyla “bambaşka” bir film.

The Emperor’s Naked Army Marches On (1987): Şimdiye kadar izlediğim en tuhaf belgesel olduğu için. Neyse ki Japonya yapımı olması şaşkınlık etkisini bir nebze azaltıyor.

Captain Fantastic (2016): 6 çocuğuyla birlikte Pasific Northwest ormanlarında yaşayan bir babanın sivil itaatsizlik ve doğal yaşam deneyimini anlatıyor Kaptan Fantastik. Okullardaki ezbere eğitime, robotik Amerikan yaşamına, Kapitalizm’e karşı olmasına rağmen; hem kendisini hem de çocuklarını çok iyi yetiştirmiş bir babanın hikayesi. Bu filmi, başka bir yaşamın mümkün olabileceğini bize gösterdiği ve bunu yaparken sonuna kadar gittiği için sevdim. (Ben de Ben’in yaşantısını şehirde sürdürmeye çalışanlardanım.) Çocukları bilgiyle doldurulan kaplar değil de, istediği gibi açması gereken çiçekler olarak gören Noam Chomsky’i kendine referans alması; filmin bir başka güzelliği.

Krampus (2015): Eski Orta Avrupa inanışında Krampus, Aziz Nikola’nın iblis yardımcısıdır. Buna göre Aziz Nikola yani Noel Baba iyi çocuklara hediyeler dağıtırken, yaramazlık yapan çocukları da Krampus cezalandırır. Hem de zincirle bağlayıp, küfesine atarak. Neredeyse her sene bir tane Krampus filmi yapılır. Çoğu da vasat olur. Fakat 2015 yapımı Krampus benzerlerinden ayrılmış ve keyifli bir yılbaşı filmine dönüşmüş. (Korku film sevenler için keyifli tabi.) Siz de benim gibi Krampus efsanesini seviyorsanız, bu filmi yılbaşında sıcak çikolatayla izleyin. Ama 2 şeye dikkat! 1- Şöminenin ateşi asla sönmemeli. 2- Hediye kutusundan zil çıkarsa geri vermemeli.

semra-doll-2016

Doctor Strange (2016): Son dönemde o kadar çok süper kahraman filmi çekildi ve süper evren içinde bulunduğumuz evrene o kadar baskın çıktı ki, insanlar olarak azınlıktayız. Elini sallasan uçan pelerinliye çarpıyor. Senaryoları eh, özel efektleri vay be filmler bunlar. Tam “herhalde çizgi roman uyarlaması oldukları için böyleler” diyordum ki, karşıma Doctor Strange çıktı. Biraz Benedict Cumberbatch etkisi, biraz da hikayenin deruniliği sayesinde aradığım ruhu buldum. (Biraz da bu tarz filmlerden sıkıldığım için ilaç gibi geldi herhalde.) The Ancient One’ın öğretileri Doctor Strange’in egosunu ve yüzeyselliğini parçalarına ayırırken; ben de kafamın içinde mandalalar çizdim. Filmin tek kötü yanı, hızlı ilerlemesiydi.

The Wailing (2016): Saks mavisi ve yağmurlu bir atmosfere sahip gerilim filmleri beni her zaman etkilemiştir. Ağır müzikler eşliğinde ilerleyen konu, kahramanın çıkmazları ve yalnızlığı… (Tıpkı Seven’daki gibi.) The Wailing’in atmosferi de tam olarak böyle. Güney Kore sineması yine orijinal ve kompleks bir film çıkarmış ortaya. (Amerikalılar bu sefer biraz zor taklit eder.) Bu film için yeni dönem Güney Kore tarzı gizem diyebiliriz. Ya da bambaşka bir şey, tanımsız. Kara Büyü, kimin haklı ya da suçlu olduğunu hiçbir zaman kestiremeyeceğiniz bir film. Sanki senaryo, filmin akışı sırasında Jong-Goo’nun seçimlerine göre değişiyor ve aklınızda hep acaba öteki şıkkı seçseydi ne olurdu sorusu kalıyor. Film 2,5 saat olmasına rağmen bu sorularla kendini izletmeyi başarıyor. Bir de karanlık karakterleri, başarılı oyunculukları ve kanlı sahneleriyle tabi.

Hunt for the Wilderpeople (2016): Taika Waititi bir dahi. Biz onu What We Do in the Shadows’taki oyunculuğundan biliyoruz. Oysaki o filmde aynı zaman yazar ve yönetmendi de. Hunt for the Wilderpeople da onun kalemi ve kamerasından. Ricky’nin amcası Hec’le Yeni Zelanda’da çalılık bir arazideki vahşi yaşam ve kaçış mücadelesini anlatıyor. Ricky rapper’lığa özenen bir çocuk, amcası Hec bir dağ adamı. Yani dünyanın en uyumsuz çifti. Ama her şey o kadar eğlenceli ve komik ki. Bu, her an patlama potansiyeli olan kimyasal karışıma kendinizi kaptırıyorsunuz. Hunt for the Wilderpeople’ın tarzı (dili, çekim teknikleri, oyunculuk stili vs.) biraz What We Do in the Shadows’a benziyor. Zaten bu yüzden iyi hissettiren bir film.

Sånger från andra våningen (2000): Roy Andersson’un üçlemesinin benim en sevdiğim ilk filmi… Pek aşina olmadığımız bir yaklaşıma sahip olan filmin hazmı pek kolay olmasa da sabırlı seyirciyi alıp götürdüğü bir gerçek… Üçlemeyi izlemek isteyenlere tavsiyem tadına varabilmeleri için birer hafta arayla izlemeleri gerektiği olacaktır. “Zamanın ruhuna” getirilen yerinde bir eleştiriyi merak edenler için…

Balkanski spijun (1984): Sovyet yönetimi altındaki Yugoslavya’da, kiracısının bir casus olduğundan şüphelenen, şüphesini resmi makamlarla paylaşan ancak onların yeterince ilgilenmediğini düşünerek durumdan vazife çıkaran bir “sayın muhbir vatandaş” hikâyesi… Yanlış anlaşılmalar yer yer güldürse de, insanların aklını kullanmalarına fırsat tanımayan baskıcı yönetimlerin içine düştüğü kısırdöngüyü anlatan bir trajedi diyebiliriz.

Hearts and Minds (1974): İkinci Paylaşım Savaşı sonrası dünya üzerindeki en büyük güç haline gelen ve bu gücü yitirmemek için elindeki bütün askeri olanakları seferber eden Amerikan zihniyeti, aynı zamanda dünyanın geleceğinden sorumlu olduğunu iddia etmiş ve bu sözde sorumluluğun aslında kapitalist sömürü düzenini korumak olduğunu komünizmle mücadelenin ardına gizlemeyi başarmıştır. İlerleme vizyonunu kendi ülkesiyle sınırlamayan ve dünyanın bütün halklarını “kurtarmak” için yola çıkan kapitalist Batı’nın, vahşetini kadife eldivenin içine gizlemekte pek mahir Fransızların “komünizmden” kurtarmayı başaramadıkları Vietnam halkının Amerikan militarizminin pençesine nasıl düştüğünü anlatan bir belgesel…

Sarmaşık (2015): Bazı eksikleri olduğunu düşünsem de çok etkilendiğimi ve süresini kısa bulduğumu söylemeliyim. Fikir güzel, senaryo güzel, oyunculuklar güzel ancak Kadir Çermik’in muhteşem oyunculuğunun görmezden gelindiğini düşünüyorum. Modern Türk sinemasının bir çizgisi olduğu iddia edilebilirse, bu çizginin “İvedikler”, “Cüceler”, “Görümceler”, “Çakallar” gibilerde değil Sarmaşık, Abluka, Kalandar Soğuğu, Sivas gibi filmlerde belirgin hale geldiğini söylemeliyim.

Kaakkaa Muttai (2014): Kapitalizmin vahşi sömürüsüne “büyük patronlar” bile isyan etmeye, Hollywood bile lanetlemeye başlamışken, halkı için üretmeyen, halkının derdine çare olmayan ve halkını sömürenlerin sırtını sıvazlayanların yaptıkları ve lağıma atılsa onu bile kirletecek kadar kötü filmlerin ülkemizde en çok izleniyor olmasını izah edecek hiçbir şey bulamıyorum. Kapitalizmin toplumu nasıl parçaladığını, sevgi, dayanışma ve yardımlaşmayı nasıl yok ettiğini, para için ruhunu satan işbirlikçilerin kendi halkına nasıl ihanet ettiğini, onları nasıl ezdiğini, nasıl sömürdüğünü anlatan muhteşem bir film Kakkaa Muttai… Gecenin en karanlık anının şafak sökmeden önce olduğu unutulmamalıdır. Yaşadığımız çağ ne kadar karanlık olursa olsun şafağı müjdeleyen, inancı güçlendiren ve umudu koruyan bu film izlenmeyi kesinlikle hak ediyor.

Train to Busan (2016): Big Bang Story’den Sheldon Cooper gibi trenleri seviyoruz. Trende geçen filmleri de çok seviyoruz. Zombilerin de hastasıyız. Bu durumda Train to Busan’ı sevmemek gibi bir seçeneğimiz kalmıyor. Bu yılın en flaş zombi yapımı Uzakdoğu’dan geldi. Darısı bu topraklardan çıkacak bir zombi filminin başına.

Green Room (2015): Slasher ve Punk kültürünü harmanlayan Green Room yetenekli oyuncuları ve gerilimi yüksekte tutan tonu ile göz doldurdu. Yazar-yönetmen Jeremy Saulnier’in gelecekteki işlerini de merakla bekliyoruz.

Deadpool (2016): Deadpool, Çizgi Roman uyarlamalarından bıktığımız bir ortamda altın madeni gibi bir yapım. Komedisi belki herkes için değil. Özellikle ufak yaşta çocuklarla izlerseniz rahatsız olabilirsiniz. Ama bu parlak dünyada gerçekten böyle bir yapıma gerek vardı. Sonuçta defalarca seyredilebilecek, kendi halinde, eğlenceli bir aksiyona her daim ihtiyacımız var.

10 Cloverfield Lane (2016): Cloverfield’ın üstünden yıllar geçti ama gizemi bir türlü çözülmedi. J.J. Abrams’a da Allah yürü ya kulum dedi. Ancak beklenmedik bir şekilde böyle bir film ortaya çıktı. Klostrofobik ortam, gerilim dolu senaryo ve iyi oyuncular aslında bir “thriller”ın ne kadar temiz ve vurucu olabileceğini gösteriyor. John Goodman’ı da ne kadar özlemişiz.

The Little Girl Who Lives Down the Lane (1976): Bu sene listeye geçmişten giren yapım yalnız yaşamak isteyen bir kızın ne kadar ileri gidebileceğini gösteriyor. Bana Straw Dogs’ta (1971) yaşadığım o tekinsiz hissi verdi.  Jodie Foster’ın çocukluk filmlerinden en sıradışı olanı ve en vurucu işi belki de.

The Miracle Worker (1962): İnanılmaz bir gerçek hikaye. Ünlü kör sağır dilsiz Helen Keller’ın akılalmaz hikayesi. Ama içeriğinin yanında bir o kadar da sıradışı ve cesur anlatımıyla büyüledi beni.

Angst (1983): Tam bir deli yönetmen işi. İnanılmaz garip kamera açıları kafayı yedirtiyor. Gaspar Noe’nın “en ilham aldığım filmlerden biri” dediği kayıp bir hazine.

Harold and Maude (1971): Bu yaşa kadar nasıl izlememişim inanamadım. Pek bir lafa gerek yok. İzlememiş olanların oy hakkı olmamalı.

ve bu sene yapılmış filmlerden izleyip en sevdiklerim: Train To Busan, Toni Erdmann, Under The Shadow, Nocturnal Animals ve Arrival.

Sidonia no Kishi (Knights of Sidonia, 2014): Hava atmak gibi olmasın ama birkaç ay önce Netflix üyeliği aldım. Öyle çok dizi izleyen biri de değilim, OVA’lar dışında animelere pek bulaşmam ama insanlığın son umudu olan Sidonia Şövalyelerinin maceraları beni benden aldı. 2 sezon yayınlanmış bu anime çokça Battlestar Galactica’yı, biraz da Macross Plus’ı andırıyor. Appleseed’e emek veren Polygon Pictures yapımı olan Knights of Sdionia’yı fezada savaşan pilotları seven herkese şiddetle tavsiye ederim. 1. sezonun final bölümü tüm Yıldız Savaşları filmlerindeki Ölüm Yıldızı patlatma sekanslarından daha heyecanlı, o kadar diyeyim!

Frantz (2016): Salona bayık bir savaş sonrası draması izleyeceğimi düşünerek girdim, üstelik film siyah beyaz ama oldukça sarsılmış bir şekilde çıktım. Frantz sinemada izleyeceğiniz en naif şey olabilir. Öte yandan oldukça sahici bir film ve bize çoktan unuttuğumuz bir nezaket duygusunu anımsatıyor. Sakın kaçırmayın!

Hell or High Water (2016): Zımba gibi bir modern western! Kanun dışı insanların hikayelerine çok erken yaşlarımda seyrettiğim Bonnie and Clyde ve Butch Cassidy and Sundance Kid filmlerinden bu yana bayılırım. Ne zamandır bu türde yenilikçi bir eser gelmiyordu ama Hell or High Water beni darmadağın etti. Her sekansından ayrı bir keyif aldım. Filmin hem kanun hem de kanun dışı taraftan bakış açıları sunması ve seyircinin neredeyse her karakterle özdeşlik yaşamasını sağlamasına şapka çıkarılır (Kovboy şapkası). Ne diyebilirim ki; artık kimsenin atı yok ama herkesin pikabı (binileninden) var ve batıda hala soyulacak çok banka var!

Fúsi (2015): 40 yaşına geldiği halde annesiyle yaşayan, henüz hiç sevgili yapmamış ve dolayısıyla kimseyle de sevişmemiş olan iri cüsseli ama çocuk ruhlu Fusi’nin hikayesi beni çok etkiledi. Dünya sinemasından gelen bu harika filmleri izledikçe festivalde ödül kazanma formüllü film üreten sinemacılarımıza atarlanıyorum. Tekrar filme dönecek olursam; Fusi de tıpkı Frantz gibi seyredeni, kısa bir süreliğine de olsa dönüştürebilen filmlerden. Hesapçı karakterlerimizden utanmamıza yol açıyor. Herkesin bu sevimli devle tanışması dileğiyle…

Orhan Pamuk’a Söylemeyin Kars’ta Çektiğim Filmde Kar Romanı da Var (2016): Oyuncu olarak tanıdığım Rıza Sönmez’den hiç böyle bir iş beklemiyordum. Filmi 53. Antalya Film Festivali’nde izledim ve çok sevdim. Listeme alma sebebim ise kurmaca festival filmlerinden gayrısına ilgi göstermeme halimiz. Sanırım yaşlandım, duygusal şeyler artık beni çok etkiliyor ve evet, bu da öyle bir film. Kültürün ve folklorun temsilcileriyle olduğu kadar temsili kıymetli bulanlarla yaşatılabildiğini mizahi bir dil ile aktarıyor. “Emek Bizim” derken Atlas’ı ve Beyoğlu’nu görmezden gelmemizi hatırlattı bana… Amatör ama hatasız ve finale kadar keyifle izleniyor. Bedava bir Kars bileti gibi düşünün ama filmde daha fazlası da var.

Listenin sonuna not: Eklemek istediğim Train to Busan ve The Wailing gibi filmleri başka arkadaşlarımın listelerinde de gördüğüm için (editör power) toplama daha fazla öneri sokabilmek adına onlardan vazgeçtim.

Bu sene daha çok eski tarihli filmlere odaklandım, Ozu, Dearden ve To gibi bazı yönetmenlerin birden çok eserini beğenmiş olmama rağmen bu listede sadece birer filmini öne çıkarmak durumunda kaldım. İşte 2016 yılı keşiflerim, şimdiden iyi seyirler.

Breaking News (2004): Söylemişlerdi de, inanmamıştım. Johnnie To filmlerine sardırırsan bağımlısı olursun, uyuşturucu madde gibidir abi demişlerdi. Gülmüştüm. Bağımlısı oldum. Çok sevdiğiniz bir yönetmeni düşünün, hemen hemen tüm filmlerini izlemişsiniz ve yıllar sonra tıpkı onun gibi filmler çekmiş biri daha olduğunu öğreniyorsunuz. Benzer bir stilde, onunkiler kadar iyi, en az onun kadar film çekmiş başka biri. Bir sinema yazarı için Karun’un Hazinesi bulmak gibi bir şey. Benim durumumda bu kişi John Woo. Johnnie To da yeni ve çok geç keşfettiğim yönetmen. Geçtiğimiz ay yirmiden fazla Johnnie To filmini seyrettim, seyretmeye de devam ediyorum. İnanılmaz. Eğer IMDb’ye bakar ve “Breaking News”in onun en yüksek puan alan 20 filminden biri bile olmadığını görürseniz önemsemeyin. Çatışma sahneleri tam bir yönetmenlik şahikası. Ama dikkat edin bağımlısı olursunuz. Türk Sineması yirmi birinci yüzyılda bu tarzda ve bu ayarda tek bir aksiyon filmi çekemedi. Yanarım, yanarım, ona yanarım.

Interrogation (2015): Filmin orijinal adı “Visaaranai”. Ve evet, bir Hint filmi. “Interrogation”, M. Chandrakumar’ın gerçekten yaşanmış bir olaya dayanarak yazdığı “Lock-up” adlı romanından uyarlanmış. Bir soygunu örtbas etmek zorunda kalan polisler birkaç masum garibanı alıp türlü işkencelerle olayı onlara ihale etmeye çalışıyorlar ama tutuklular ilk çıktıkları mahkemede içlerinden birini önceden tanıyan başka bir bölgenin polisi sayesinde yırtıyorlar. Korkutucu düzeyde karamsar hikaye ise asıl burada başlıyor, ölüm-kalım meselesini politik bir damar içinde eritiyor ve acımasız finaliyle sizi nefessiz bırakana kadar da boynunuza yapışıyor. Açıkçası, Satyajit Ray ve Ritwik Ghatak filmlerinden beri hiçbir Hint filmi samimiyetiyle beni bu denli etkilememiş, bu denli çarpmamıştı.

The Man Who Sleeps (1974): Queysanne’nin “Un Homme Qui Dort”u 77 dakikalık bir karakter analizi ve bir tür varoluş krizi tomografisi. Ama şöyle Antonioni’nin “L’Eclisse”i cinsinden bir örnek bu. Yani doğru zamanda ve doğru ruh halinde izlerseniz hayatınızın filmlerinden biri olması işten bile değil. Nasıl olup da böyle bir şeyi ıskalamışım şaşıyorum, bir arkadaş tavsiye etmeseydi, belki de hiç öğrenemeyecektim. Şimdi filmin uyarlandığı Georges Perec’in aynı adlı kitabını da okuyorum, daha sonra film üzerine ayrıntılı bir yazı yazacağım. Kaçırmayın derim ben.

Victim (1961): Bugün hemen hemen hiç tanınmıyor olmasına rağmen, özgün tarzı, her filmi farklı bir teknikle ele alışı ve birbirinden değişik türlerde sağlam yapıtlar ortaya koyabilmesi açısından İngiliz yönetmen Basil Dearden’ı en sevdiğim yönetmenler arasında sayabilirim. Onun 1961 tarihli “Victim”ı zamanında çok ses getirmiş bir film, bunun sebebi de Queer sinemanın ilk (ve yetkin) örneklerinden biri oluşu. Bence bu filmden “Il Conformista”ya oradan da “American Beauty”ye uzanan düz bir çizgi var. Öncü niteliklere sahip bu benzersiz filmde, Dirk Bogarde gelmiş geçmiş en iyi aktörlerden biri olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Bu filmin yer almadığı bir Gelmiş Geçmiş En İyi LGBT Filmleri listesi görürseniz, ya ciddiye almayın, ya da listenin sahibine bir iyilik yapıp bu filmden bahsedin.

Floating Weeds (1959): Bir çalışma kapsamında, kendimce bir Yasujiro Ozu retrospektifi yaptım ve otuza yakın filmini kısa bir zaman dilimi içinde mümkün olduğunca kronolojik bir sıraya riayet ederek izledim. Ozu, çok ilginç bir sinemacı, her türlü insan ilişkileri kombinasyonunun filmini çekmiş ve büyük ölçüde aynı filmin çeşitli varyasyonları şeklinde. Bir ailenin başına ne gelirse, onun filmlerinde var, yaşlılık, ölüm, evlilik, ayrılık… Tıpkı usta bir hattatın mütemadiyen yazdığı kelimeler üzerinde zamanla kusursuz bir dokunuş yakalaması gibi, Ozu da mesleğinin son yıllarında olağanüstü işler çıkarmış. Çok daha iyi filmleri olduğunu kabul etmekle beraber beni en çok “Floating Weeds” (Ukikusa, 1959) etkiledi, adeta kalbimden vurulmuşa döndüm. Aslında bu film, yine kendi çektiği “The Story of Floating Weeds” isimli 1934 tarihli filmin yeniden çevrimi. Ozu, küçük nüanslarla (birlikte gitme teklifini kimin yaptığı gibi, sigarayı kimin yaktığı gibi) ikinci filmi mükemmel bir hale getirmiş. Belki en karanlık Ozu filmlerinden biri olduğu için, belki kurgusu en hareketli Ozu filmi olduğu için ya da belki de bir gün çok uzaklara giden biri giderken beni yanında götürmediği için ben en çok bu filmini sevdim.

Biri ve Diğerleri (1987): Tunç Başaran’ın 14 yıllık aradan sonra beyazperdeye dönüşünü müjdeleyen Biri ve Diğerleri; sinemanın edebiyat ile etkileşimini sonuna kadar hissettiren; aynı zamanda özgün bir şekilde yalnızlığa da dem vuran bir film. Özellikle Türk Sineması’nın nevi şahsına münhasır yapımlarını sevenlerin kaçırmamasını şiddetle tavsiye ederim.

Er Ist Wieder Da (2015): Türkçe ismiyle anmak gerekirse;  Bak, Kim Döndü kendi adıma, bu yılki en değer verdiğim keşiflerimden biri. Mizahsa mizah, eleştirisiyse eleştiri! Başından sonuna dek ritminden asla ödün vermeyen ve seyir zevkini her daim yukarılarda tutmayı başaran film, Hitler’in günümüz dünyasında tekrardan hortlamasına odaklanan konusuyla da ayrıca ilgi odağı.

Aferim! (2015): Malumunuz, Romen Yeni Dalgası son yılların yükselen trendlerinden biri. 2015 yılında çekilen Aferim! de bu akımın başarılı örneklerinden bir tanesi. Esasen film bize hiçte yabancı olmadığımız bir hikâye anlatıyor. Sahi, bir Osmanlı Western’i çekilse nasıl olurdu? İşte yönetmen Radu Jude bize tam da bu sorunun cevabını veriyor. Siyah beyaz anlatısı, gerektiğinde yükselen mizah dozu ve dinamizmi ile Aferim!, adından söz ettirmeye aday filmlerden bir tanesi.

Don’t Breathe (2016): Belki Don’t Breathe için bu yılın en iyi filmi diyemeyiz ama yılın en iyi gerilim filmlerinden bir tanesi tanımını rahatlıkla yapabiliriz. Bir ev içindeki karanlık ama bir o kadar da heyecanlı kovalamaca sahneleriyle akıllarımızda yer eden yapım, bir an olsun düşmeyen aksiyonuyla kendi hayran kitlesini şimdiden oluşturmuş durumda.

Arrival (2016): Arrival, tartışmasız bu yılın en iyileri arasında yerini çoktan almış durumda. Hatta biraz da iddialı bir tabirle; ilerleyen yıllarda kült diye bahsedilebileceğini öngördüğüm yapımlardan biri. Çünkü film; alışılmış kalıpları yıkan, zaman ile iletişim kavramını en baştan yaratan; tüm bunları yaparken de sinematografisiyle harika dakikalar vadeden bir iş. Tabii bunlara ek olarak, Amy Adams’ın dillere destan oyunculuğu da görsel anlamda filmi bir tık ileriye taşıyan etmenlerden. Durum böyle olunca Arrival, 2016 yılının bizlere bahşettiği en güzel hediyelerden biri olarak öne çıkıyor.

The Wailing (2016): Biliyorsunuz sinema da, izleyici de çok değişti. Artık ne yönetmenler iki buçuk – üç saatlik filmler yapıyorlar, ne de izleyicinin oturup da üç saatini tek bir filme ayıracak vakti var. Durum bu olunca, The Wailing’in epik süresinden biraz tedirgin olmuştum. “Nası bitecek bu film ya” diye düşünmüştüm. Ancak başlar başlamaz öyle bir kaptırdım ki, küçük aralarla izledim (ben çok sevdiğim filmleri ya da kitapları, çabuk bitmesin diye küçük aralarla izliyor ya da okuyorum). Neredeyse bir durum komedisi gibi başlayan ama giderek ciddileşen ve temposuyla izleyiciyi adeta ağdalı ve ağır bir atmosfer gibi saran The Wailing, sadece bu yılın değil, son yılların en iyi filmlerinden biri. Yönetmen Hong-jin Na, uzun filmler yapmayı seviyor. 2010’da çektiği The Yellow Sea de (orijinal adıyla Hwanghae), iki saatin üstündeydi ve o da aynı The Wailing gibi, türler arası homojen geçişlerle dolu, enfes bir seyirlikti. The Wailing, her yerin birbirinin kopyası hayalet korkularıyla dolduğu şu dönemde, özgünlüğü ve de hikayeyi usul usul bırakışındaki ustalığı ile fevkaladenin fevkinde bir film. Binlerce yıllık Uzakdoğu efsanelerinin ruhuna dokunabilmiş çok özel bir iş.

Abluka (2015): Yakınlarda izleyebildiğim Abluka, Tepenin Ardı’nın yönetmeni Emin Alper’in son filmi ve kesinlikle bambaşka bir film olmuş. Türk Sineması zaten Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Yeşim Ustaoğlu gibi yönetmenler sayesinde 90’lardan beri alkışlanası bir yükselişte. Abluka da bu yükselişin önemli basamaklarından biri ve son dönemde yerli filmler arasında bana göre en başarılısı. Emin Alper’in Abluka’sı çok iyi bir sosyolojik irdeleme sunarken, sinema dilini de doğru kurmayı başaran, dünyanın her yerinde izlendiğinde söylemek istediği sözün anlaşılacağı, kendini açıklamakta hiç problem yaşamayan, bize dair olduğu kadar evrensel de olan bir film. Özellikle de içinde yaşadığımız bu dönemde, öylesine değerli bir iş ki… Kağıt üstünde drama diye geçse de, aslında pekala da psikolojik gerilim olarak da adlandırılabilecek, izleyicinin gırtlağına oturan, zor ve sağlam bir film.

A Idade Da Terra (1980): A Idade Da Terra (1980) ya da İngilizce adıyla The Age Of Earth, Brezilyalı kült yönetmen Glauber Rocha’nın en önemli filmlerinden biri. Glauber Rocha, Brezilya sinemasının en etkili yönetmenlerinden biridir. 60’lardan sonra gelişmeye başlayan cinema nuvo (yeni sinema) hareketinin başta gelen isimlerindendir ve filmleriyle hala hem yönetmenlere, hem de izleyiciye ilham vermektedir. Daha önce Terra Em Transe (1967) ve Cabezas Cortadas (1970) filmlerini izlediğim Glauber Rocha, kesinlikle bu yüzyıla ait bir yönetmen değil. 20. yüzyılın sanatla çalkalandığı, şairlerin ve düşünürlerin dünya gezegenin insanlarına değişim ve özgürleşme vaat ettiği, şimdi çok uzakta kalmış o büyülü zamanlardan bir isim. Latin Amerika’nın sembolik ve sürrealist sineması içinde Jodorowsky kadar bilinmese de en az onun kadar değerli bir isim. A Idade Da Terra (1980), Rocha’nın son filmi ve de en tartışmalı olanı. Darbe döneminde devlet tarafından finanse edildiği için, dünya kamuoyundan veto yemiş ve belki de bu nedenle yıllarca değeri göz ardı edilmiş bir iş. Cuntaların bile sembolik sanatı desteklediği bir dönemde çevrilmiş olması bile onu özel yapmaya yetiyor benim gözümde. Rocha filmi yapmaya Passolini’nin öldürüldüğü gün karar vermiş. Film, yüksek düzeyde sembolik ve tam bir görsel bombardımanı. Rocha’nın pek çok filmi gibi, üçüncü dünya ülkelerine üzerine kafa yoruyor ve bu sefer de bir yanıyla dini ve kapitalizmi sorguluyor.

Burn, Witch Burn (1962): Bir death metal şarkısı gibi duran ismiyle Burn Witch Burn (ya da diğer adıyla Night Of The Eagle), öyle çok büyük bir keşif değil aslında. Çünkü sır olan, unutulmuş bir film değil. Hatta “ben bu filmi niye daha önce izlememişim ki” dedirtiyor. Burn Witch Burn, filmin Amerika’da gösterime girerken kullanılan ismi. Night Of The Eagle ise, İngiltere’de gösterime girerken kullanılmış ve filme çok daha fazla uyuyor. İngiliz yönetmen Sidney Hayers’in yönettiği film, Fritz Leiber’in 1943’te yayınlanan Conjure Wife adlı romanından uyarlama. Bir buçuk saat süren Burn Witch Burn, bol kanlı İtalyan doğaüstülerinden değil. Daha çok bir drama olarak ilerliyor ve bombayı finalde patlatıyor. Ancak günümüz seyircisi için bile sıkıcı olmayacak kadar sürükleyici olduğu söylenebilir. Öte yandan günümüz için biraz fazla “eski moda” bir konusu var, hatta bazı yerlerde biraz seksist olduğu bile söylenebilir. Buna rağmen özellikle de benim gibi eski film sevdalıları için kaçmaması gereken bir film.

Seance On A Wet Afternoon (1964): İngiliz yönetmen Bryan Forbes’in Mark McShane’nin romanından uyarlayarak çektiği Seance On A Wet Afternoon, aslında çok enteresan bir film. Kara film öğeleri de barındırıyor, öte yandan gerilim ve korku öğeleri de. Bir yanı hayli 80’ler, çünkü femme fatale kadını daha çok “manipulatif kadın” olarak işliyor. Yani tıpkı 80’lerin psikolojik gerilimlerindeki gibi. Ayrıca bir de Kim Stanley’in oyunculuğundan bahsetmek gerekiyor. Meslek hayatı boyunca iki kez Oscar’a aday gösterilmiş ve başka pek çok ödül almış Stanley, kesinlikle inanılmaz doğal ve modern bir performans sergiliyor. Oscar adaylıklarından birini bu filmdeki performansı için almış olması da boşuna değil gerçekten de. Bilirsiniz, 50’lerin ve 60’ların oyunculukları ecnebilerin “over-acting” dedikleri ve “abartılı oyunculuk” diye çevirebileceğimiz bir üsluba sahiptir genellikle. Patty McCormack’ın 1956 yapımı Bad Seed’de sergilediği ve bu performansla Oscar kazandığı oyunculuğu hatırlayın. Herkesi kendine hayran bırakmıştı ve en iyi oyuncu Oscar’ı kazanan en genç isimlerden biri olmuştu. Ama bugün için son derece abartılı ve neredeyse kötü oyunculuk olarak göze hemen çarpıyor. Oysa Kim Stanley, Seance On A Wet Afternoon’da öylesine modern ve çağdaş bir oyunculuk sergilemiş ki film sanki bugün çekilmiş gibi. Kim Stanley’in canlandırdığı Myra karakteri başlı başına acayip bir karakter ve film sırf bunun için bile izlenir.

The Double (2013): Dostoyevski’nin seveni ve sevmeyeni aynı bollukta olan “Öteki” adlı eserinden uyarlanmış bir çiftgezer (doppelganger) öyküsü. Dostoyevski ve sürekli görmezden gelinen Simon’ın gri ve hiç bitmeyen gecesine eşlik eden Franz Schubert’in Der Doppelganger’i. Bir filmi sevmek için bu kadar referans yeter de artar bile!

Train To Busan (2016): Yılın Güney Kore bombası olarak kucağımda bulduğum ve bendenizin epey geç izlediği bu film, insanları sadece bir treni istila eden çevik zombilerle korkutmakla kalmıyor, kahramanların geçmişlerine, psikolojilerine de pike yaparak konuyu derinleştiryor. Serbest piyasa, ırkçılık ve güvenlikçi devlet aklı eleştirilerinin de keskin bir biçimde işlendiği film, son saniyeye kadar düşmeyen gerilimi ile türün klasikleri arasına girmeyi hak ediyor.

Şah Mat (1989): Kız arkadaşları ile hafta sonu kaçamağı yapmak isteyen iki kafadarın hayatı, kızlardan birinin intihar etmesi ile zindana döner. Olayı polise haber vermektense örtbas etmek istedikleri için de her şey birbirine girer. Yılmaz Atadeniz’in filmleri arasında oldukça farklı bir yerde duran Şah Mat, Faruk Peker’in detaylı senaryosu ve komiser rolündeki Gökhan Mete’nin başarılı oyunuyla sinemamızın en önemli polisiyelerinden biri.

The Incredible Melting Man (1977): Bir Satürn görevi sırasında aldığı yüksek radyasyon nedeniyle dünyaya döndükten sonra vücudunun dış dokuları erimeye başlayan bir astronotun acımasız bir katile dönüşmesini anlatan bu Z-film “o kadar kötü ki gerçekten çok iyi” kontenjanından listeme girdi .

Baskın (2015): Türkiye’de korku sineması aşama kat edecekse pek sevdiğim(!) cin filmleriyle değil, Baskın gibi filmlerle edecek.

Le Tout Nouveau Testament (2015): Le Tout Nouveau Testament, salt orijinal hikâyesiyle değil, varoluşa dair enfes tespitleri ve hiciv yeteneğiyle hayran olunası bir iş… Benim için son yılların en müthiş keşfi…

Arrival (2016): Filmin sonunda yerinizden kalkamayacağınız kadar sarsıcı bir iş arıyorsanız doğru adresteniz. Arrival, sizi filminin başkahramanı yapacak!

Frantz (2016): Büyüleyici bir sinema dili… Fazla söze gerek yok, François Ozon bir başyapıt ortaya çıkarmış.

Nocturnal Animals (2016): Tom Ford, ikinci yönetmenlik deneyimiyle stil sahibi bir sinemacı olduğunu kanıtlıyor. Kurgusu, müzikleri, karakterleri ve atmosferiyle dört dörtlük bir iş.

Hell or High Water (2016): Bilmem kaçıncı kez izlediğimiz bir western öyküsü hala güzel, hala yenilikçi olabilir mi? Evet, Hell or High Water ile olur.

Bonuslar: Swiss Army Man (2016), High Rise (2015), Goodnight Mommy (2014), Train to Busan (2016), The Wailing (2016), Koca Dünya (2016).

Terminator 2 (Shocking Dark) (1989): Terminator 2 adı altında çakma Aliens izleme ayrıcalığı için siz de keşfedin.

Cyborg 2087 (1966): Terminator’den devam edelim. Dünyanın Durduğu Gün’de (1951) Klaatu’yu oynayan Michael Rennie’nin başrolde olduğu Cyborg 2087, Terminator filmlerinin asıl esin kaynağı. Profesör Sigmund Marx’ın insan düşüncesini kontrol edebilen buluşu yüzünden gelecekte totaliter bir yönetim kurulmuş. (Bunun da komünizm olduğu profesörün soyadından belli oluyor) Direnişçiler geçmişe bir cyborg göndererek bu buluşun gerçekleşmesini önlemeyi hedefliyor. Cyborg Garth, 1965’e gittikten sonra tiranlık kuvvetleri zaman makinesinin olduğu yeri basıyor ve Garth’ın peşinden başka iki cyborg gönderiyorlar. Garth bir yandan onlardan kurtulmaya çalışırken bir yandan da buluşu gerçekleştiren Marx ve asistanına gelecekte olacakları anlatmaya çalışıyor. Filmin bir yerinde Garth, cyborg olduğunu kanıtlamak için aynı Terminator 2’deki gibi kolunu açıp içindeki mekanizmayı bile gösteriyor. (Düşük bütçenin gözü kör olsun; gerçek kol üzerine tutturulmuş üç metal çubuk görüyoruz bu sahnede.)

Starship Invasions (1977): Gerçek anlamda bir “UFO gören masum köylü” sahnesiyle açılan Starship Invasions, düşük bütçeli bir Kanada bilimkurgusu. Bir UFO araştırmacısı insanları uzaylılara karşı uyarıyor ama kimselere dinletemiyor. Sonunda uzaylılarla karşılaşıp Dünya’yı ele geçirmeye kalkan kötü uzaylılara karşı onlarla birlikte savaş veriyor. Tüm bunların yanında anlatımda asıl olarak bir aile krizi söz konusu. Güzel uzaylı kadınlar ve garip bir kostüm içinde kötü uzaylıyı canlandıran Christopher Lee de var.

Creed (2015): Filmden değil de bir sahnesinden bahsedeceğim. Tekrar izleyişte, Adonis’in Conlan’la maça çıkmaya karar verdiği sahnedeki Adonis – Rocky konuşmasının, filmin yapılmasına karar verilmeden önce yönetmen Ryan Coogler ile Stallone arasında geçmiş olan konuşmayı andırdığını fark ettim. Sahnede Adonis, Rocky’nin yanına gelip “Bunu [Conlan’la maça çıkmayı] yapmamı istemediğini biliyorum. Ama yapacak olursak bu nasıl olur?” diye soruyor. Rocky de Conlan’ı yenmek için yapılacak şeyleri sıralıyor ve “Senin köşende olmak benim için kolay değil evlat, buna hazır mısın bilmiyorum, ben hazır mıyım onu da bilmiyorum ama ne istiyorsan yapacağım.” diyor. Rocky Balboa (2006) çekilip seri tamamlandıktan sonra Stallone’nin yeniden Rocky karakterine dönmesi demek pek çokları için artık işin suyunun çıkması anlamına geliyordu. Ama Coogler, Stallone’nin başının etini yemeye devam ederek Conlan yani önyargılarla dövüşmeye hazır olduğunu söylemişti. Stallone de sonunda bu riski almaya hazır olduğuna karar verdi ve Coogler’a güvenerek önyargılara karşı yapılacak maçta onun yanında olmayı yani Creed’de oynamayı kabul etti. Ortaya da müthiş bir film çıktı.

Clouds of Sils Maria (2014): Bir oyuncunun, hazırlandığı rol için yaptığı okuma çalışmalarıyla gerçekte olanların aldatmacalarla sunulan güzel bir birleşimini barındırıyor Clouds of Sils Maria. Asistanı adı altında yaratmış olduğu ikinci benliğiyle hem sevişip hem savaşan yaşı geçkin bir oyuncunun ızdırapları diyerek öyküyü kabaca özetlerken sürprizbozanın tillahını vermiş oluyor ve ortamdan hızla uzaklaşıyorum… Bakın ama bu bilgiye rağmen filmi zevkle izleyeceksiniz, önemli olan da bu zaten.

Regression (2015): Okültizmden satanist ayinlere; inançtan metafiziğe; psikolojik tahlillerden insan doğasına kadar karmaşık konuları tek bir filmde eriten film, gizem ve detektif hikâyesini birleştiren bir kurguya sahip. Gerçekliğe sevk ettiğimiz bazı olguların ve toplumsal sanrılarımızın ortak bilinç ve farklı araçlar yardımıyla yaratılmış olabileceği olasılığına değinen Alejandro Amenábar’a ait film izlemeye değer.

Crimson Peak (2015):  Amerikan ve İngiliz gotiği için ideal korku konularından biri olan “hayalet” konseptini etkileyici dekorlar ve kostümler ile birleştiren Guillermo del Toro’nun filmi, sıradan bir hayalet hikâyesi aramayanlar için seyirlik bir eser. Korkunun erken dönemi olarak adlandırabileceğimiz ve fantastik edebiyatın doğduğu yıllar olan 18’inci yüzyılın sonuna yönelik göndermeler yapan fantastik bir korku örneği olarak sunulan film, gizem ve entrika içine hırs, intikam, nefret ve her şeyden önce kötülüğün saf doğasını yerleştiriyor.

The Witch (2015): Korku ikonları arasında kendine az yer bulanlardan bir konudur cadı kavramı. Özellikle korku türü ile birleşmesi kolay gibi gözükse de örnekleri incelendiğinde tersine yakın bir durum söz konusudur. Cadı ve cadılığı birleştiren filmler ise korku çizgisinde ilerlerken tarihsel bağını sağlam bir zemin üzerine kurmalıdır. “The Witch”; söylence, efsane ve folklordan etkilenen ve günümüze kadar ulaşan anlatıları köyden sürülmüş ıssız bir arazide hayatta kalma savaşı veren sıradan bir ailenin etrafında şekillendirir. Böylece ilk sahnesinden itibaren “doğal olmayan” olayların seyretmeye başladığı filmde doğaüstü ile inanç meselesi, iyilik ile kötülük, Tanrı ve Şeytan tek bir hikâye içinde işlenmiş olur.

Krampus (2015): Korku sineması, konu ve kullandığı öğeleri seçerken fantastik olandan faydalandığında çok ince olabilecek bir ipe tutunur. Bu ip ise seçilen konunun absürtlüğü -doğru orantılı olarak komedi- ve yaratılmak istenen korku unsurları ile birbirine bağlıdır. Bu bağlamda “Krampus”, yüzeysel bir bakış ile “A Christmas Carol” hikâyesi ve Noel ruhundan istifade eder ve hediye edilen oyuncakların canlanması, Noel babanın gölgesi olarak sunulan antogonist bir karaktere yer vermesi gibi gündelik hayat içinde sıradanlaşan ve ötekileştirilmesi düşünülmeyen, ötekileştirildiğinde de absürtlüğe kayan bir konuyu, ölçülü bir mizah kullanarak ideal bir korku atmosferi içinde kullanmasını başarır.

Miss Peregrine’s Home for Peculiar Children (2016): Tim Burton’un “Big Fish”ten sonraki en başarılı çalışmalardan biri olarak değerlendirilebilecek “Miss Peregrine’s Home for Peculiar Children” filminde, karakterlerin sıra dışılığının yanı sıra gotik bir romantizm de yer alır. Bu anlamda filmin dramatik yanı ağır basarken Burton’ın her zamanki gibi “öteki” olanı anlatma kaygısı seçtiği konu ile birleşir. Daha önce ölüler-yaşayanlar; toplumda kabul görenler-görmeyenler; iyiler-kötüler arasında rijit bir çizgi çizerken bu filminde de benzer bir üslupla tuhaflıklardan dolayı dışlanan ve hatta bu duruma çare bulan bir hikâyeyi fantastik bir dille anlatır. Tuhaflıklarının nedeni -ki bu kötü bir olgu ise- kendi iradelerinin dışındadır. Öyledir, öyle yaratılmışlardır ve ortada bir dejenerasyon var ise onları hakir görenler “gerçek kötü”lerdir vurgusu da Burton’ın pek çok filminde olduğu gibi izleyene aktarılır.

Kill Zone II (2015): Konusu önemli olmayan filmler kategorisinde bu yıl izlediğim en iyi film. İlk filmle alakası yok, muhtemelen 3. film çekildiğinde onunla da bir alakası olmayacak. Uzakdoğu sporlarını sevenlerin muhakkak ama muhakkak izlemesi gereken film. Über-fantastik dövüş koreografileri mevcut. Başta Tony Jaa ve Jing Wu olmak üzere herkes döktürmüş. The Expendables’ın Hong Kong versiyonu diyelim.

The Red Violin (1998): Sanat filmi isteyenler toplanın. Bu film tam size göre. Kurgusuyla müzikleriyle tam bir başyapıt. 1700’lerde yapılan bir kemanın bugüne kadar olan hikayesi. Ama ne hikaye. Kafanızı boşaltın, kırmızı şarabınızı alın, filmin başına geçin.

Sing Street (2016): Listemdeki müzikle ilgili olan 2. film. Yıl: 1980’ler, Yer: Dublin, İrlanda. 14 yaşında, evinde ve okulunda problem yaşayan bir ergenin, kurtuluşu müzikte ve gizemli bir güzelde aramasını anlatıyor. 80’ler dönem ve müziklerini sevenler için güzel bir film. Ecnebilerin “feel good movie” yani “izleyelim kendimizi iyi hissedelim” dedikleri filmlerden. Ne izlesem diye çok düşünenlere birebir.

13 Hours: The Secret Soldiers Of Benghazi (2016): Michael Bay’den yeni bir Steven Spielberg denemesi ile karşı karşıyayız arkadaşlar. Genelde bu tip yani “Gerçek bir hikayeden alınmıştır” filmlerini Steven Spielberg’den izlemeye alışık bünyeme ilaç gibi geldi. Spielberg’in filmleri son zamanlarda iyice uyutur olmuştu. Bunu fark eden Michael Bay araya birkaç napalm patlatma, ağır makinalı silah sahnesi ekleyerek bu işi kotarabildiğini herkese göstermiş resmen. Michael Bay’in bence Pain & Gain ile beraber en iyi filmlerinde birisi.

Captain Fantastic (2016): 6 çocuğu ile beraber modern hayatı reddeden bir babanın gerçek, kapitalist dünyaya adaptasyonu, kendisinin ve çocuklarının yaşadığı acı gerçekler. Ağlama garantili filmler arasına girebilir. Viggo Mortensen’i sevmeyen benim bile gözüme bir şey kaçırtmayı başardı. Yılın en iyilerinde birisi. Kesinlikle izlenmeli.

Bu sene, Öteki Sinema Yazarlarının en iyi listelerinde yer alan birkaç filmi izleme şansını buldum. The VVitch ve Can Evrenol’un filmi Baskın’ı büyük perdede izlemek için bekledim ve bu filmleri yılın en iyi filmleri listeme koymakta hiç tereddütüm olmaz. Benzer şekilde, yine bu sene izlediğim A Girl Walks Home Alone At Night, stili ve atmosferiyle bu listede yer alabilirdi. Ama zaten geçen senelerde listelenmiş bu filmler yerine, beş başka film yazmak istedim:

High-Rise (2015): J. G. Ballard postmodern zamanların en cool yazarlarından biri. Yeni dönem İngiliz sinemasının öne çıkan isimlerinden Ben Wheatley’in, yazarın High Rise romanını sinemaya uyarlayacağını öğrendiğimizde heyecanlandık. Crash (David Cronenberg), Empire of the Sun (Steven Speilberg) gibi Ballard uyarlamaları düşünüldüğünde, iki sonuca varabiliriz: a) Ballard romanlarından iyi filmler çıkıyor. b) Ballard romanlarını auteur yönetmenler uyarlarsa iyi filmler çıkıyor. Wheatley çektiği filmlerle (Kill List, Sightseers, A Field in England) nevi şahsına münhasır ve vizyon sahibi bir yönetmen olduğunu kanıtladı. High Rise’da da boş geçmemiş. Romandaki 70’lere has fütürizm ve modernist/brutalist mimariyi, sınıf savaşını insan doğası eleştirisini iyi yakalamış. Bizde de her daim bir sınıf göstergesi olmuş yüksek apartmanlar ve sitelerdeki gerilimlere şahitlik edenler filmden dayak yemiş gibi çıkabilir.

The Autopsy of Jane Doe (2016): Troll Hunter filmiyle tanınan André Øvredal, ikinci uzun metrajlı filmi The Autopsy of Jane Doe ile tek mekanda geçen bir adli tıp/dedektiflik/korku öyküsü anlatıyor. Kasabanın şerifi tuhaf bir cinayet vakasıyla karşılaşıyor. Bedeninde gözle görülür herhangi bir darbe ya da başka bir ölüm nedeni olmayan bir kadın cesedini, yakından tanıdığı baba ve oğul iki morg/cenazeevi işletmecisine götürüyor. İkili, otopsiyle kadının başına gelen korkunç olayın ne olduğunu çözmeye çalışıyor. Fazla sürpriz bozmadan, şahane bir ataerkil eleştirisiyle karşı karşıyayız diyeyim.

The Love Witch (2016): Anna Biller imzalı The Love Witch bir “homage” filmi. 1960’lı yılların Hollywood melodramlarına, istismar filmlerine, Hammer filmlerine, romans çizgi romanlarına kadar pek çok metne selam çakıyor. Aşkı bulmak için yaşayan, ve arkasında genç ve yakışıklı pek çok ceset bırakan bir cadının hikayesini anlatan The Love Witch, setleriyle, sanat yönetimi ve kostümleriyle, renkleriyle janr hayranları için bir şekerci dükkanı gibi. Aynı nedenle, bu filmi listeye koyup koymamakte kararsız kaldım. Her ne kadar filmi çok sevsem de, bir 20-30 dakika daha kısa olsa daha iyi olacağını düşünüyorum. Fakat genç ve güzel cadıları, saykodelik aşk ayinleri ve orjileri ve feminizmi seviyorsanız izlemenizde fayda var.

Beware the Slenderman (2016): Slenderman, internet çağının şehir efsanelerinden/öcülerinden biri. İnce, anormal uzun, takım elbiseli, yüzü olmayan, çocuklara musallat olan bir adam olarak resmediliyor. 2009’da bir “creepypasta” öyküsü olarak ortaya çıkan Slenderman, internetin memetic ortamlarında dallanıp budaklanmış bir transmedya efsanesine dönüşmüş durumda. 2014’te on iki yaşında iki kız, Morgan Geyser ve Anissa Weier, bir arkadaşlarını ormana çekip Slenderman için kurban etmeye kalkıyorlar. On dokuz yerinden bıçakladıkları arkadaşları bu saldırıdan kurtuluyor, ama kızların bu korkunç saldırısı bir kez daha medyanın çocuklar üzerindeki etkisinin sorgulanmasına yol açıyor. Irene Taylor imzalı Beware the Slenderman, bir yandan bu şehir efsanesinin izini sürerken, bir yandan da Geyser ve Weier’in cinayet davasının izlerini takip ediyor. İnternet çağı korku metinleri ve medyanın gençler üzerindeki etkileri konularında meraklı iseniz bu belgesel tam size göre.

Aaaaaaaah! (2015): İngiliz komedi dizilerini takip edenler, bilhassa kült dizi Mighty Boosh’u bilenler için Julian Barratt, Noel Fielding  ve Tom Meeten isimleri yabancı olmayacaktır. Yanına Kill List ve Sightseers’dan hatırlayacağımız Steve Oram, aktör ve şarkıcı Toyah Willcox, Avustralyalı oyuncu Lucy Honigman gibi isimleri ekleyin – amma velakin oyuncular film boyunca konuşmak yerine sadece homurdansın, bağırıp çığlıklar atsın ve genel olarak vahşi hayvanlar gibi davransınlar. Aaaaaaaah! öyle bir film işte. Yönetmenliğini yine Steve Oram’ın üstlendiği film, insan kılığındaki gorillerin yaşadığı alternatif bir İngiltere’de geçiyor. Görünüşleri, kıyafetleri, yaşadıkları evler itibariyle insansı olan bu yaratıklar, sosyal örgütlenmeyi alfa erkekler etrafında yapıyorlar. Seks ve şiddet, berbat televizyon programları izlemek ve devasa şekerli biftek yemekleri kadar gündelik hayatın bir parçası. Aslında bu tuhaf yaratıklar biziz. Medeniyetin geldiği nokta üzerine ölümcül bir taşlama.

Knocked Up (2007): Judd Apatow ve tayfasının romantik komedilerini keşfettim bu sene. Türün hayranı olmamakla birlikte bu filmler pek masum olmamaları ve sırtlarını durum komedisine yaslamaları ile sevgimi kazandı. Knocked Up, “Apatow’a Giriş” filmimdi.

Nightcrawler (2014): Don Gilroy’un Los Angeles sokaklarında meydana gelen kanlı olayları yakalamaya çalışan kameramanları anlatan 2014 tarihli filmi çok sağlam bir medya ve sistem eleştirisi içeriyor. Jake Gyllenhaal, itilip kakılmış gibi görünen ama aslen obsesif bir sosyopat olan Louis Bloom rolünde çok başarılı.

The Newsroom (2012): House’u çevirirken tıp etiğini sorguladıkları olayları yaratmak konusundaki yeteneklerine bayılırdım. The Newsroom, aynı şeyi medya için yapıyor. Ekiptekiler House’takine kıyasla daha bağ kurulabilir karakterler. Jeff Daniels da Hugh Laurie’yi aratmıyor.

Ong Bak serisi (2003-2010): Her şey Watchmojo’da “en iyi 10 yaya kovalamaca sahnesi” videosuyla başladı. Üçlemenin hiçbir filmi senaryo açısından iç açıcı değil ama aksiyon 10 numara. Tony Jaa’nın gönlümdeki yeri Jackie Chan’i geçince hemen sağda.

The Boxtrolls (2014): Coraline, ParaNorman… Laika’nın tek resimli animasyonlarına bayılıyorum. 2014 tarihli Boxtrolls bir türlü izlemeye fırsat bulamadığım bir Laika filmiydi. Bu eksiğim de tamamlanmış oldu.

Tickled (2016): Gerçek hayatın kurmacadan çok daha tuhaf olabileceğini bir kez daha kafamıza kakan “Tickled” bir gıdıklama yarışmasının izini sürüp akıllara durgunluk veren bir hikayenin içine dalan sağlam bir belgesel.

The Invitation (2015): Yıllar önce “Girlfight” ile sağlam bir çıkış yakalayan Kusama arada yolunu kaybetmiş, “Jennifer’s Body” gibi orta karar bir gerilimden iyisini çıkaramamıştı. “The Invitation” ise artık olgunlaşma dönemine giren sinemacının kariyerinde yeni bir eşik, izleyici adına ise midesine yediği güçlü bir yumruk.

Jim: The James Foley Story (2016): Freelance muhabir James Foley 2012 yılında IŞİD tarafından kaçırılmış ve yaklaşık 2 yıl sonra kafası kesilerek öldürülmüştü. Onun infazını gösteren bir video internete servis edilince ortalık birbirine girmiş ve dünyanın büyük bir çoğunluğu IŞİD vahşetiyle işte o zaman tanışmıştı. Foley’nin çocukluk arkadaşının çektiği bu belgesel izlemesi bir hayli güç ama neyle karşı karşıya olduğumuzu anlamamız bakımından bir o kadar elzem.

Follow the Money / Bedrag (2016): Danimarka dizisi “Follow the Money” ya da orijinal adıyla “Bedrag” 2016 içinde izlediğim TV yapımları arasında aklımda en çok yer edeniydi. Çokuluslu bir şirketin içinde dönen dolapları anlatan ve polis-patron-çalışan üçgeni içinde çok karakterli yapısıyla ve o karakterlerin kendi hikayelerini de son derece iyi bir şekilde işleyişiyle yılın kaliteli dizilerinden biriydi benim için. “Festen”den hatırladığımız Thomas Bo Larsen bir yana, dizinin içinde de bir güzel keşif vardı: Natalie Madueno

Albüm (2016): Yerli sinemada, özellikle festivallerde, sayısı az olmakla beraber kimi iyi filmler izledik. Bunların içinde herkes için keşif sayılabilecek filmlerden biri de “Albüm”dü. “Sinemacıdan önce sinefilim” diyen yönetmen Mehmet Can Mertoğlu Romen yeni dalgasından ve Kuzey Avrupa sinemasından etkiler taşıyan ilk uzun metrajlı filmiyle gelecek için büyük umut verdi ve Adana’da aldığı En İyi Yönetmen ödülüyle kendini erkenden ispatladı.

Daha önceki yıllara ait keşifler listelerimiz:

“Öteki”cilerin 2015 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2014 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2013 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2012 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2011 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2010 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2009 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2008 Yılı Keşifleri

Yazar hakkında: Öteki Sinema

Öteki Sinema editörleri Prometheus'un David'i gibi... Siz uyurken bile, hoşunuza gidecek yazıları buluyor, itinayla hazırlıyor ve yayına sunuyor. Öteki Sinema çalışıyor!

2 Yorumlar

  1. Bu yıl maşallah pek ortak film yok gibi.

  2. The Neon Demon (2016)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: