“Öteki”cilerin 2017 Yılı Keşifleri

2008 yılından beri her sene sonunda düzenli olarak yayınladığımız keşifler listemizin zamanı geldi. Öteki Sinema yazarlarının bütün bir sene boyunca izledikleri filmler arasından, yapım yılı gözetmeksizin seçtiklerinden oluşan geleneksel yıl sonu keşifler listemizi okurlarımızla paylaşmak, bizi her seferinde heyecanlandırıyor. ‘İzlemediğiniz her film, yeni filmdir’ sloganımız eşliğinde “Öteki”cilerin 2017 Yılı Keşifleri listemizi ilginize sunuyoruz. İyi okumalar…

Not: Listeler, yazarların gönderme sıralarına göre sunulmuştur.

Flocken (2015): Flocken, günlük hayatın içerisinden çekip çıkarılmış, ayakları yere basan, sarsıcı ve maalesef fazlasıyla gerçekçi öyküsü ile “çürümüş ilişkilerin kontrolündeki toplumda adalet” kavramı üzerine önemli laflar ediyor. Hele ki “sürüden ayrılanı kurt kapar” gibi atasözleri ile yetişmiş nesillerin, filmden alması gereken çok fazla ders var.

Mountains May Depart (2015): Gittikçe yükselen bir ivmeyle, hep bir öncekinden daha çarpıcı filmlere imza atan Zhangke Jia, A Touch of Sin (2013) ile kariyerinin zirvesini gördü diye düşünmüştük. Ancak bizleri yine şaşırtan Jia, Mountains May Depart ile teknolojik gelişmeye vurgu yapıp, zaman ve mekân değişimini de hesaba katarak bir kimlik sorgulamasına gidiyor.

13th (2016) ve O.J. Made in America (2016): 89. Akademi Ödülleri’nin belgesel dalının adaylarından iki tanesi bugüne kadar izlediğim en iyi belgeseller arasına girdi. “Suçlu” (criminal) kelimesine yepyeni anlamlar yükleyen 13th, sanki yeterince şüphemiz yokmuş gibi adalet sistemine bambaşka tanımlar getiriyor. O.J. Made in America ise şöhreti ülke sınırlarını aşan meşhur davanın sanığı O.J. Simpson’ın hayatını didik didik ediyormuş gibi görünüyor ama asıl derdi ABD’nin son 50 yılını masaya yatırmak.

Glory (2016): 90. Akademi Ödülleri yabancı dilde en iyi film dalı için Bulgaristan’ın adayı olan Glory (ki yakın zamanda ilk dokuza kalamadığını öğrendik), inzivaya çekilip yokluk içinde yaşayan bir demiryolu işçisinin hayatını kökünden değiştirecek talihsiz olaylar silsilesini anlatıyor. Her şey, rayların etrafına saçılmış milyonlar değerinde para bulan işçinin, polise haber vermesiyle başlıyor.

Mizuchi / Death Water (2006): 2000 sonrası Japon korku sinemasından gözden kaçmış bir film olarak işaret edebilecek Mizuchi, ufak tefek eksikliklerine rağmen güçlü atmosferiyle izleyeni resmen hipnotize ediyor. Japonya’dan favori yönetmenler listemin tepelerinde yer alan Kiyoshi Kurosawa’nın filmlerini andıran film, psikolojik yanı ağır basan korku filmlerine düşkün bünyeleri tavlamakta zorlanmıyor.

7 Anos (2016): Netflix’in kıyıda köşede kalmış en değerli cevherlerinden olan 7 Anos; kapitalizm karşısında canavarlaşan insanoğlunun aciz yüzünü resmeden, bunu da 77 dakikalık kısa süresi ve tek mekana dayanan anlatımıyla yapan oldukça vurucu bir film. Her bir diyalogun önem arz ettiği ve boşa sıkılan tek bir kurşunu dahi bünyesinde barındırmayan film, tam manasıyla bir keşif filmi olarak öne çıkıyor.

Enas Allos Kosmos (2015): Ülkemizin hiç de yabancı olmadığı mülteci meselesini merkezine yerleştiren, bunun yanı sıra Yunanistan’ın güncel problemi krize parantez açan Enas Allos Kosmos, aynı zamanda tadında seyreden romantizmiyle de izlemesi oldukça keyifli bir film olarak öne çıkıyor. Üç farklı hikâyeyi tek bir çatıda harmanlayan ve asıl sürprizini sona saklayan filmin başrolünde ise J.K. Simmons’ı görüyoruz.

Shot Caller (2017): Bu yıl beyazperdede izleme şansına erişemediğimiz özel filmlerden biri de Shot Caller. Ölümle sonuçlanan bir trafik kazası neticesinde hapis cezasına çarptırılan Jacob’ın git gide düzene ayak uydurup raydan çıkışını çarpıcı bir şekilde ele alan film, izleyeni içine çeken yapısı ve vurucu üslubuyla es geçilmemesi gereken işlerden.

Paris Pieds Nus (2016): Paris’te yolu kesişen üç yetişkinin eğlenceli ve bir o kadar da rengârenk hikâyesini konu alan Paris Pieds Nus, özellikle Wes Anderson anlatılarını anımsatması hasebiyle ilgi çekici bir konuma yerleşiyor. Özgün bir eğlence arayan ve klişeden fazlasıyla sıkılan bünyelere ilaç gibi gelecek film, durum komedisinin dikkate değer örnekleri arasında değerlendirebilir.

Wristcutters: A Love Story (2006): Sadece intihar edenlerin yaşadığı bir evrende, eski sevgilisini bulmak adına yola koyulan bir adamın başından geçen ilginç hadiseleri konu alan Wristcutters, fantastik bir yol komedisi olarak karşımıza çıkıyor. Gogol Bordello eşliğinde eğlencesini maksimize eden, bununla da yetinmeyerek Tom Waits’in gül cemalini huzurlarımıza getiren film, maceradan maceraya atılırken, fütursuzca gülmek isteyenler için birebir. Kendi adıma da, “Bu zamana kadar nasıl izlemem!” dediğim, yılın en önemli keşfi!

The Voice Thief (2013): Adan Jodorowsky’nin -babasının izinden gittiği- bu kısa filminde karanlık bir Orta Çağ ikonası tasviri izliyor gibiydim. Abartılı kostümler ve oyunculuklar minimalizmden pek hoşlanmayan benim için son derece uyarıcı ve büyüleyiciydi. Filmde sesi çalınan bir opera yıldızının sesini geri istemesi üzerine kocasının ses arayışına çıkması, bunun için katil olması ve seslerle birlikte ruhları da alması anlatılıyor. Asia Argento’nun maskülen seksiliğini izlemenin keyfi bir yana, bazı sahnelerin tablosunu salonuma asmak istedim.

M.F.A. (2017): Clint Eastwood’un kızı Francesca Eastwood’u yakın zamanda The Vault’ta izleyip çok beğenmiştim. Ama bu filmdeki rolünün tam kendisine göre olduğunu düşünüyorum. Filmi keşif listeme koyma sebebim; kendine güvenen, akıllı, sanatçı ve dolayısıyla “uysal kadın” beklentisi taşıyan erkek toplumun pek görmek istemediği türden kadınların ruhunu çok iyi yansıtması. Tabii biraz ekstrem bir yoldan. Hele ki Noelle’nin siyah mezuniyet kıyafeti ve boynundaki taş kolyeyle yaptığı o son konuşma tam bir cadı görüntüsüne sahipti: Sizi güzelliği korumaya değil, gerçeği dışa vurmaya davet ediyorum. Dürüstlüğünüzle dünyayı rahatsız etme cesareti gösterin…

Gerald’s Game (2017): Bir Stephen King uyarlaması olan film, ilk dakikasından itibaren beni vakumlu elektrik süpürgesi gibi içine çekti. Filmde ilişkiye renk getirmesi için oynanan masum bir seks oyununun büyük bir iç hesaplaşmaya dönüşmesine tanık oluyorsunuz. Bazen zevk almak için taktığımız bir çift kelepçe, geçmişimizdeki gerçek esaretleri hatırlatabiliyor. Film; Stephen King tarzı alaycı, kısmen fantastik ve Amerikan nostaljisi tarzını sonuna kadar koruyor. Kelepçeyi ben takmış kadar zevk aldım. Bu arada Carla Gugino’nun saten gibi oyunculuğunu da unutmamak lazım. Silk Spectre aşkına!

Kiss of the Damned (2012): Hani konusu ortalama ama sahneleri karanlık ve estetik olan filmler vardır ya -bunlar genelde sanatsal vampir filmleridir- işte bu film de kesinlikle öyle. Danteller, güpürler, fetiş sevişmeler, vampirik buhranlar, grup seksler… Tutku ve kan. Kanımı kaynattı diyebilirim. Gecenin bir yarısı elinizde şarabınız, yatağa serilip izlemek isteyeceğiniz türeden bir film. Nuri Bilge Ceylan vampir filmi çekseydi aynen böyle olurdu. Yalnız filmi izlerken Mimi yani Roxane Mesquida’nın hararete sebep olması olası. Dikkat dikkat!

Boy (2010): Taiki Waititi’nin kafasını çok seviyorum. İmkanım olsaydı onun o yarı retro yarı fantastik filmlerinden birinde, 80’ler şarkıları eşliğinde ve hipster kılığında robot dansı yapmak isterdim. Film, bir çocuğun Michael Jackson sevgisinden hareketle babasıyla olan ilişkisini anlatıyor. Bunu yaparken de Yeni Zelanda’daki küçük bir kasabanın olağan yaşamından enstantaneler sunuyor. Bu film de diğer bütün Taiki Waititi filmleri gibi öylece akıp gitti. Yer yer ağlattı, yer yer güldürdü. İçimdeki çocuğu parka götürdü.

The 400 Blows (1959): François Truffaut’un, kendi sorunlu çocukluğundan esinlenerek anlattığı Antoine karakterine tanık olmak ve filmle bütünleşen muhteşem Jean Constantin müzikleri için.

Johnny Got His Gun (1971): Bildiğiniz tüm diğer savaş karşıtı filmleri unutun ve öyle izleyin Johnny Got His Gun’ı. Çünkü hayatınız boyunca izleyebileceğiniz en karamsar ve en kıymeti bilinmemiş filmlerden biri olacak.

Good Bye Lenin! (2003): Bir çocuğun, annesi için ne gibi zorluklarla mücadele edebileceğini, hem hüzünlü, hem de mizahi bir şekilde, hiç kimseyi ve hiçbir rejimi suçlamadan anlatmayı başardığı için.

Angel Heart (1987): Mickey Rourke’un ve kısa ama unutulmayan performansıyla Robert De Niro’nun yer aldığı Angel Heart, muhteşem kurgusuyla dikkat çeken bir film. Aynı zamanda hikâyesiyle, kasvetli, tekinsiz, karanlık atmosferi ve çekim açılarıyla film-noir janrına eşsiz bir soluk da getiren bu film, sürpriz son kavramının da önemli örneklerinden birine sahip.

There Will Be Blood (2007): Geç izlemek benim ayıbım belki ama lütfen sizin olmasın. Paul Thomas Anderson’ın deha dolu ellerinde şekillenen ve Daniel Day-Lewis’in insanüstü oyunculuğuyla taçlanan There Will Be Blood, her saniyesiyle, her sahnesiyle, uzun süre hafızanızdan çıkmayacak filmlerden biri olacak.

Brick (2005): Star Wars: The Last Jedi’ın yönetmeni Rian Jonhson’ın yazıp yönettiği ilk film olan Brick, dışarıdan duygusuzmuş gibi görünen bir lise öğrencisinin hamile eski sevgilisinin katilini obsesif bir şekilde arayışını anlatıyor. Yer yer geri dönüşlerle anlatılan hikâye son derece depresif. Joseph Gordon-Levitt ise karakterine cuk oturmuş.

Kick-Ass serisi (2010-2013): Bir geç olsun da güç olmasın vakası. Matthew Vaughn’ın yönettiği ilk Kick-Ass filmi, kötüye giden asayişi sağlamak için süper kahraman kılığına giren ve boyundan büyük işlere kalkıştığını biraz geç fark eden Dave Lizewski’nin hikâyesini anlatıyordu. Sıradan, ama duyarlı kahramanın düştüğü durumlar yer yer gerçekten komikti, yer yer de insanlık olarak ağlanacak halimize gülüyorduk. Çekimler esnasında sadece 11 yaşında olan ve son derece “yetişkin” bir rol oynayan Chloe Grace-Moretz’in aksiyon sahnelerinde dublör kullanmaması takdire şayan. İçinde Nicholas Cage olan bir filmden keyif almayı özlediğimi fark ettirdi bana Kick-Ass. Jeff Wadlow’un yönettiği Jim Carrey’li devam filmi ise aynı etkiyi yaratmaktan uzak olan, buna karşın sıkmayan bir seyirlik.

The World’s End (2013): Bir başka geç olsun, güç olmasın vakası. Edgar Wright’ın kornetto üçlemesinin son ayağı, bir şeymiş gibi başlayıp başka bir şeymiş gibi devam ediyor. Çocukluk arkadaşlarının yıllar sonra tekrar bir araya gelip barlar sokağındaki tüm barlarda birer bardak bira içme macerasını anlatan film, başlangıçta çocukluktan bu yana çok değişmiş olan karakterler arasındaki çatışmalardan doğan bir komedi filmiymiş gibi davranıyor. Kahramanlarımız uzaylılarla mücadele ederken barlara uğrayıp cümbüşe devam etmeyi ihmal etmiyor. Karakterlerin çok iyi çizildiği filmde Edgar Wright, The Thing (Şey) ve From Dusk Till Dawn (Günbatımından Şafağa) gibi kültlerden aldığı unsurları kendi tarzıyla yeniden yorumluyor.

The Place Beyond the Pines (2012): Derek Cainfrance’in yazıp yönettiği bu dramı bir öncekinin bittiği yerden başlayan üç kısa film olarak görmek mümkün. Önce tek gecelik ilişkiden dünyaya gelen varlığından bir yaşındayken haberdar olduğu çocuğuna ve annesine daha iyi bir hayat sunabilmek için soygun yapmaya başlayan bir motosiklet cambazını, daha sonra onu vurup öldüren polisin daha fazla vicdan azabı çekmemek için verdiği dürüst kalma mücadelesini, son bölümde de iki karakterin arkadaş olan oğullarının geçmişle yüzleşmesini izliyoruz. Bu yılın saygın filmlerinden Wind River’ı aratmayan bir atmosfere sahip olan filmin işçiliği de, oyuncu performansları gibi birinci sınıf.

Silver Linings Playbook (2012): Yayınlandığı başrol oyuncularına Oscar kazandıran, kendisi de en iyi film Oscar’ına uzanan Silver Linings Playbook, iki sorunlu insanın bir yandan birbirlerine âşık olurken diğer yandan psikolojik sorunlarından kurtulma çabasını anlatıyor. Neredeyse tamamen klişelerden meydana gelen film, bu kalıplaşmış numaraların doğru kullanıldığında ne kadar iyi işlediğini kanıtlıyor. Söyletme, göster kuralını sonuna kadar kullanan, özellikle Jennifer Lawrence’ın oyunculuğuyla göz doldurduğu filmin en iyi film Oscar’ına ne kadar layık olduğu tartışılır. Ama iyi film olduğu tartışılmaz.

Bonus: İki sezondur devam eden ve II. Dünya Savaşı’nın Naziler’in Washington’a atom bombası atmasıyla bittiği fikrinden yola çıkan alternatif tarih dizisi The Man in the High Castle, aksiyondan çok gerilime dayanan yapısıyla kalbimi çaldı.

Bionic Boy (1977): 70’li yıllarda Altı Milyon Dolarlık Adam (The Six Million Dollar Man, 1974) dizisi oldukça sevilmişti. Ölümcül bir kaza geçirdikten sonra bazı organları yapaylarıyla değiştirilen Steve Austin’in, insanüstü gücüyle kötülere karşı savaştığı maceraları çokça izleniyordu. Austin’in hayata dönmesi için kullanılan teknoloji 6 milyon dolara mal olduğundan diziye bu isim verilmişti. Kapitalizmin insana verdiği değer ona yaptığı harcamayla ölçülüyordu. Bu yapımla beraber The Bionic Woman (1976) adıyla bir kardeş dizi de yayınlanmaya başlamıştı. Biyonik kadını hayata döndüren teknoloji daha fazla paraya mal olmuştu ama diziye neyse ki kadının değerini bu miktarla andıkları bir isim vermemişlerdi. Yetişkin biyonik kahramanların popülerliğinden faydalanmak isteyen Filipinli sinemacılar ise Biyonik Çocuk diye bir film yapmışlar. Anne ve babasını kaybettiği bir kazadan sonra Steve Austin gibi kurtarılan Biyonik Çocuk olağanüstü gücüyle kötüleri yakalamak üzere güvenlik güçlerine yardım ediyor. Altı milyon dolarlık adamların kasıntısı yerine bu ucuz yapımdakilerin samimiyeti onu milyon kez daha güzel kılıyor. Ufak tefek bir çocuğun koca koca adamları pataklayıp durmasını izlemek yetmezse bir de Return of the Bionic Boy (1979) diye devam filmi var.

Revenge of the Stepford Wives (1980): The Stepford Wives (1975), kocaları tarafından itaatkâr kopyalarıyla değiştirilen kadınları anlatan feminist bir taşlamaydı. 2004’te yönünü bulamayan bir yeniden çevrimi de yapılmıştı. Arada ise TV için çekilen Stepford filmleri var. Bunlardan ilki olan “Stepford Kadınlarının İntikamı”, devam filmi gibi duran ama aslında yalnızca sonunda kadınlara intikam hakkı tanımış bir yeniden çevrim. Yeni Stepford kurbanı rolünde Julie Kavner’i, onu diğer kadınlar gibi bir “zombi”ye çevirmeye çalışan kocası rolünde de Don Johnson’u izlemek için.

Giochi Erotici Nella Terza Galassia (1981): Star Wars rüzgârı 2017’de de güçle esmeye devam etti. Bakalım önümüzdeki dönemde bu popülerlikten yararlanmak isteyecek ne tür ucuz ve taklit yapımlar göreceğiz. İlk Star Wars filmlerinin yarattığı etkiyle sayısız kopya yapım ortaya çıkmıştı. Bunlardan en garip ve çılgın olanları şüphesiz İtalyan filmleridir. Filmlerini izletmek için yapımların adlarında her türlü hile hurdaya başvurmaktan çekinmeyen sinemacılar bu kez “Galaksi 3’te Erotik Oyunlar” gibi kayıtsız kalınamayacak bir ismi uygun görmüşler. Seve seve kanıp bu ne güzel kötü film diyeceğiniz bir başka örnek.

Oblivion (1994): 2013 tarihli yapımla karıştırılmasın. Kovboy filmi atmosferi içinde başlayan yapımda birden uzaylılar, siborglar ve daha niceleri fink atmaya başlıyor. Kült yapım olarak değerlendirilen Oblivion’un bir de ilkiyle aynı anda çekilmiş ve belki ondan daha eğlenceli olan Oblivion: Backlash (1996) diye bir devam filmi var.

Speak (2004): 2017’de ABD, Rose McGowan’ın yapımcı Harvey Weinstein’ın ipliğini pazara çıkarmasıyla başlayan ve Hollywood’taki cinsel taciz olaylarının yaygınlığını gözler önüne seren bir hareketle çalkalandı. Taciz ve tecavüze uğramış kadınların bu yaşadıklarını korkusuzca anlatmaları teşvik edildi. “Speak” de bu cesareti vermeyi amaçlayan, kurbanın yaşadığı ruhsal yıkımı gözler önüne seren bir yapım. Bir partide, üst sınıflardan bir okul arkadaşının tecavüzüne uğrayan Melinda’nın (Kristen Stewart) yaşadıklarını anlatan “Speak”, ara sıra dağınıklaşan yapısına rağmen düzgün ve etkili bir film.

The Wailing (2016): Bir mit düşünün; sinemanın güçlendirdiği ve arketiplerini oluşturduğu. Öyle ki kötü ruh ya da şeytan çıkarmanın kurallarını belirlesin. İlk akla gelen öğeler arasında kilise-rahip ilişkisi yer alır. Şimdi ise bunu yıkın; hatta kilisenin bunların mümkün olmayacağını söylediği bir içerik tasarlayın. Mekânı da küçük bir köy olarak seçin ve yaşanan olayları bir gizem etrafında şekillendirerek kötü ruh ve “possessed” hikâyesine bağlayın. Lokasyon ve karakterleri en verimli şekilde kullanın ve kurguyu olağanüstü bir şekilde yaratın. İşte ortaya yerel motiflerle bezenmiş iyi bir Güney Kore korku filmi çıkacak, adı da The Wailing olacaktır.

The Limehouse Golem (2016): Penny Dreadful dizisinin bitmesinin ardından yarattığı boşluğu bir sinema filmi ile tamamlamak isteyenler için tavsiye edilecek bir film. Her ne kadar salt korku değil de muamma ve seri katil hikâyesi olmasına rağmen aynı atmosferi ve tadı vermekte, bununla birlikte sürpriz sonları ve 19. yüzyıl İngiltere’sini sevenlere de hitap etmekte.

Get Out (2017): İnce bir mizah anlayışına da sahip gizem ve korku arasında dolaşan film, beyin cerrahisi ve hipnoz konusunu özgün bir konuya entegre ederek 2017 yılının en ilgi çekici filmlerinden birine dönüşmekte.

The Void (2016): Her daim ölüm sonrasını tasvir eden bir korku filminin yokluğu hissedilmiştir. The Void ise bu açığı doldurma niyetinde olan, aynı zamanda korkuyu birden fazla antagonist öğeler/kişiler üzerinden hissettiren (doğaüstü bir varlık, tarikat üyeleri, manyak insanlar), kaçırılmaması gereken sürükleyici bir film.

Alien: Covenant (2017): Klasikleşmiş filmlerin devamını çekmek, hele de yıllar sonra yeniden ele almak (Prometheus’u tenzih ederek) zordur. Nitekim serinin ilk filmlerinin yakaladığı başarıların altında ezilir. Covenant da bir anlamda buna maruz kalan, ancak Alien serisini izlemeyip ilk kez Covenant sayesinde tanışacaklar için seriyi merak ettirecek bir nosyona ulaşmış denilebilir. Nitekim ilk kez izleyecekler için hem görsel hem de felsefî söylemleri ile doyurucu, doyurucu olmasa bile devam filminde bu açığı kapayacağını hissettiren bir sona da sahip. Tüm bu yaklaşımı bir kenara bırakırsak, Prometheus’tan sonra sahip olduğu Frankensteinvari alt metni ile izleyicide yeni sorular ve sorgular oluşturmakta, bu anlamda da izlemeye değer bir içeriğe sahip olmakta Ridley Scott’ın son Alien filmi.

Arrival (2016): Doğrusal olarak değil, bir nefes döngüsünde dolanıp duran zaman. Bu yıl izlediğim en iyi filmlerden biri.

Logan (2017): Marvel’ın içime hafakanlar bastıran ve artık izlemek istemediğim patates baskısı süper-düper kahraman filmlerinin aksine belli bir psikolojik derinliği olan sert ama muhteşem bir film.

Buhar (2012): Abdurrahman Öner’den kısa filmin şahikası… Filme uyandıran sevgili  Sidar Serdar Karakaş’a teşekkürler.

Tereddüt (2016): Sosyal mevkileri, yaşları, meslekleri farklı iki kadının bu ülkede kadın olmak bağlamında yaşadığı benzer dertler, acılar ve eziyetler.

Star Wars: The Last Jedi (2017): Yıldız Savaşları’nın hakettiği heyecanı gazlamak yerine seyircileri sinema koltuğunda uyutma konusunda “al birini vur ötekine” şeklinde performanslar sergileyen Episode 1-2-3-7’den sonra serinin görkemli bir şekilde sine-i millete dönüşü.

Hayatımdan sinemanın yavaş yavaş çıkıp, dizilerin ağırlık kazandığı bir yılı geride bıraktım. Bunun bir nedeni sinema izleme deneyiminin zevkten çok bir “parayla rezil olma” durumu haline gelmesi iken, bir diğer neden de çocukla ancak animasyon filmlerine gidecek zaman bulabilmem. Tabii evde izlediğim filmler ile açlığımı biraz bastırsam da sinemada izlemenin verdiği heyecanı artık bulamıyorum. Neyse uzun lafın kısası bol dizi ve az filmle geçen bir yıldı 2017. Şimdi gelelim listemize;

The Wailing (2016): Yılın başlarında izlemiş olsam da etkisinden kurtulamadığım bir film oldu. Epik korku filmi diye bir şey varsa The Wailing’i başköşeye koyarım. Aslında uzun zamandır iyi film arıyorsanız Güney Kore sinemasından şaşmamanız gerektiğini biliyor olmalısınız. The Wailing de bir istisna olmadığı gibi, başyapıt olarak adlandırılabilecek bir film. Polisiye, korku, mistik güçler gibi pek çok konuyu bir araya getirirken Uzakdoğu şeytanı ile bizi buluşturmasıyla da artı puan aldı benden.

Star Wars: The Last Jedi (2017): Evet benden şu an nefret ediyorsunuz biliyorum ama Star Wars serisinin son 5 filminden sinema dili olarak çok daha iyi bir film ile karşı karşıyayız. Rian Johnson’ı kimse kötü bir film çekti diye eleştirmiyor zaten ama fanların istediği gibi bir film olmadığı aşikâr. Zaten bana göre feriştahı çekilse artık para etmez. Mutlaka bir kısım fan nefret edecektir. Zaten Rotten Tomatoes’ta eleştirmen notu %92 iken seyircilerin notunun %52 olması bunun en büyük göstergesi. Ben filmin Star Wars evreni ile dalga geçmesini sevdim. Evet, bazı espriler çok çiğ idi falan ama gene de bana göre seyir zevki yüksek bir filmdi. Özellikle Yoda’yı CGI’dan arındırılmış eski kukla şekli ile tekrar görmek beni memnun etti.

Blame! (2017): Bir Netflix yapımı olan Blame! Uzun zamandır beni heyecanlandırabilen ender animelerden biri oldu. Biraz Matrix, biraz Metropolis sosu ile servis edilmiş olan Blame’in robot-insan savaşındaki konumunu beğendim.

Jim & Andy: The Great Beyond (2017): Yılın en ilginç belgesellerinden biri olan film, bizi -favori filmlerimden- The Man On The Moon’un (1999) arka planına götürüyor. Jim Carrey’nin adeta yeniden hayat verdiği komedyen Andy Kaufman için nasıl hazırlandığını, sette insanlara çektirdiği işkenceleri, zorlukları ilk ağızdan dinliyoruz. Sinema seven herkesin izlemesi gereken bir yapım. Özellikle yönetmenliğe başlayacak gençlere karşılaştıkları zorluklarda yol gösterici olacaktır.

Gerald’s Game (2017): Gene bir Netflix yapımı olan film Stephen King’in öyküsünden uyarlanmış. Bir ilişkiyi canlandırmak için seks oyunlarına giren çiftin başından geçen ürkütücü olayları aktaran film az mekân, az oyuncu ve tatlı aç sokak köpeği ile germeyi başarıyor. Tek rahatsız eden nokta 1956 doğumlu Bruce Greenwood’un filmin genelinde donla gezmesi ve ilerleyen yaşına rağmen benden fit görünmesi.

Requiem for the American Dream (2015): Amerikan Merkez Bankası Başkanlarından birisi -kapitalistler arasında bir fark olamayacağını bildiğimize göre kim olduğu hiç de önemli değil- ekonomiyi yönetirken “Büyük İşgücü Güvensizliği” olarak isimlendirdiği bir “şeye” dayandığını söylemiştir. Kendini güvende hissetmeyen işçinin düzgün ücret, düzgün çalışma koşulları ve düzgün sendikalaşma isteyemeyeceği açıktır. Sömürünün, böylesine açıktan ve herkesin gözleri önünde sürdürülmesine karşın kimselerin karşı çıkamadığı, insanın sahip olduğunu düşündüğü metanın aslında kölesi olduğu ve kapitalizm var oldukça insanlığın asla iyi bir geleceğe kavuşamayacağı ancak bu tür yapımlarla görülebilir. Elleri öpülesi Noam Chomsky’nin anlatıcısı olduğu müthiş bir belgesel.

Taeksi Woonjunsa (2017): Özgürlük, eşitlik ve adalet için sokağa dökülen gençler, olan biteni umursamayan halk, egemenlerin sözcülüğünden kurtulamayan medya, göstericilere orantısız şiddet uygulayan polis, gaz bombaları, ölümler, yaralanmalar ve olan biteni görüntülemeye çalışan bir gazeteci ile olayların gelişimiyle bilinçlenen bir taksi şoförünün hikâyesi… Güney Kore sinemasına özgü sıcaklığı bulamasam ve uzun süresine karşın bazı şeylerin eksik bırakıldığını düşünsem de iyi bir film.

Paradies: Liebe (2012): Kendi ülkesinde “erkek” bulamayan Avrupalı kadınların paralarıyla satın alabilecekleri genç erkek bulmak için Afrika’ya gitmelerini anlatan, kapitalist, yağmacı ve talancı “beyaz adamın” elinden bir türlü kurtulamayan zavallı Afrika’nın sömürüsünün bitmediğini gösteren ve sıradan seyirciyi rahatsız eden güzel bir film…

Obyknovennyy Fashizm (1965): Çalışkan, dürüst ve güvenilir insanların nasıl faşiste dönüştüğünü, bundan kimlerin çıkar sağladığını, Hitler başta olmak üzere faşistleri ve diktatörleri kimlerin desteklediğini, Hitler’in ölüp gitmesine karşın destekçilerine hiçbir şey olmadığını, bunların “gamalı haç” taşımamalarına karşın en tehlikeli olduklarını eğlenceli bir dille anlatan ve mutlaka izlenmesi gereken bir belgesel…

War Machine (2017): Soğuk Savaş’ın ardından Amerikan yönetici elitlerinin “Amerika’nın Soğuk Savaş’a karşı kazandığı zafer, meşruiyet ve demokrasiye dayanan yeni bir dünya düzenine öncülük edecektir. Ufukta yeni bir dünya var” sözlerinin aslında Avrupalı yağmacılardan miras aldıkları “beyaz adamın ilkel toplumlara uygarlık götürme” fikrinden başka bir şey olmadığını anlatan güzel bir film… Fazla söze gerek yok, bu eleştirilerin Brad Pitt gibi “sistemin içerisinde” diyebileceğimiz ünlüler tarafından yapılması ise eleştiriyi daha değerli kılıyor.

Raw (2016): Dişi bakışlı, feminist, cazibeli, Fransız, olgunlaşma ve kadın olmaya dair bir yamyam öyküsü. Midesi sağlam olmayanlar izlemesin.

T2: Trainspotting (2017): Nostaljik ama yeni, eski dostlarla son bir buluşma gibi. İlk filmin ekmeğini yediği söylenebilir, ama onun bir uzantısı aslında. Bitmemiş bir hikâyeye son.

A Dark Song (2016): Çocuğunun ruhuyla iletişime geçmek isteyen bir kadın (Catherine Walker), eksantrik bir okültist (canımız Steve Oram) ile anlaşma yapıp tehlikeli bir ayine başlıyor. Tek mekânda geçen, yoğun, gerilimi tırmandıran, ayin süreçleriyle karakterlerin olduğu kadar seyircinin de sınırlarını bulmaya çalışan bir film. Bu senenin en iyilerinden.

Kuso (2017): Bu filmi tavsiye ettiğim için bana küfür edenler olacaktır. Bir acayiplikler silsilesi. Mide bulandırıcı, post-apokaliptik, tuhaf bir mizah anlayışı olan, gördüğünüz hiçbir şeye benzemeyen bir ucube. Salad Fingers’ın yaratıcısı David Firth’in kaleminden.

Blade Runner 2049 (2017): Yine duygusal nedenlerle listeme aldığım bir film. Sıkı atmosfer, sürükleyici bir hikâye, bir görsellik ziyafeti.

Bir Öteki’ci olmama rağmen korku merakı hastalığının bir gün bana da bulaşacağını hiç tahmin etmiyordum ama oldu… Son birkaç yıldır artan korku filmi izleme iştahım bu yıl neredeyse yalnızca bu türde filmler görmeme yol açınca, keşif listemi benim gibi geç başlayanlara yönelik hazırlamak şart oldu. Siz benim hatama düşmeyin, daha fazla korku filmi izleyin!

Dead of Night (1945): Birkaç kısa hikâyenin bileşiminden oluşan Dead of Night, zamanın çok ötesinde bir korku antolojisi klasiği… Bilhassa vantrilok ve kuklasının yer aldığı bölümle benim için yılın en sıra dışı ve çarpıcı keşfi oldu.

The Innocents (1961): Freudyen okumaya açık hikâyesiyle ve karanlık finaliyle alt üst eden The Innocents, hayaletli ev temasının en önemli filmlerinden biri. Henry James’in eserinden uyarlanan yapım, Deborah Kerr’in enfes oyunculuğu için bile görülmeye değer.

Carnival of Souls (1962): Sürprizli hikâyesiyle ve zombivari hayaletleriyle türün pek çok klasiğine ilham kaynağı olan Carnival of Souls, Harold Herk Harvey’nin ilk ve son uzun metraj filmi… Vizyona girdiği yıl sadece ücra yerlerde gösterim şansı bulabilen fakat zaman içerisinde değeri anlaşılan bu kıymetli eseri mutlaka görmelisiniz.

The Haunting (1963): Yine bir hayaletli ev ve The Changeling gibi birçok ünlü klasiğe referans olmuş bir başyapıt. Shirley Jackson’ın romanından beyazperdeye uyarlanmış filmin elbette bir yeniden çevrimi var ama siz mutlaka orijinal halini izleyin.

Phantasm (1979): Don Coscarelli’nin, küçük bütçesine rağmen kısa sürede kült mertebesine erişen ve bununla kalmayıp üç devam filmiyle yönetmeninin adını tüm dünyada duyurmayı başaran filmi Phantasm, Dead of Night’tan sonra benim için en çarpıcı keşif oldu.

Bonus: The Uninvited (1944)

Bunu sinemaseverliğe ihanet olarak da görebilirsiniz ancak ben biraz Metin Erksan’ın ağzından çıkan; ¨filmi nerede bulursam orada izlerim¨cilerdenim. Bu yıl izlemekten keyif aldığım yapımlar da genellikle Netflix üzerinde karşıma çıktı. O yüzden bu yeni film izleme alışkanlığıma ve orada yaptığım keşiflere alan açmak istedim.

The Toys That Made Us (2017): Herkes Netflix’te bir şeyler izliyor. Ortalık Stranger Things’in yeni sezonuyla, Dark’la, Bright’la yıkılıyor ama benim için Netflix demek belgesel demek! The Toys That Made Us, tam bir geek hazinesi. Star Wars başta olmak üzere bayılarak izlediğimiz filmlerin ayıla bayıla oynadığımız, biriktirdiğimiz oyuncaklarına ait her şeyi burada izleyebilirsiniz. Filmlerin yapım hikayesinden daha büyük macera burada… Çocuk oyuncağı deyip geçmeyin!

Five Came Back (2017): İzlerken ağzınızın suyu akacak! Gerçek bir sinefil hazinesi, adı: Five Came Back… Beş efsane yönetmen: John Ford, Frank Capra, George Stevens, John Huston ve William Wyler… Film kariyerlerini bırakıp orduya katılıyorlar. Tabii orada da film çekmeye devam. Propaganda sinemasının uç örneklerini veriyorlar ve savaşın içindeler. Harika röportajlar ve görüntüler. Nazi propaganda filmleriyle ilgili kısımlar muhteşem! Frank Capra bile, Leni Riefenstahl’ın Triumph des Villens’ini izledikten sonra “tamam, biz kesin savaşı kaybettik” diyor. Sinemanın gücü! Belgeseli izledikten sonra okuyunuz: http://www.otekisinema.com/alman-propaganda-sinemasi/

The Stakelander (2016): Netflix üzerinde izlediğimiz, vizyona da giren başarılı bir devam filmi… İlk filmi yöneten Jim Mickle’ı aramadım değil, itiraf ediyorum, onun keyfi daha fazlaydı ama bu da sinemada yaratıcılığın iyice tükendiği bir zamanda çıkıp gelen, bütçesine aldırmadan yeni fikirlerle kuşanan ve boyunu aşan bir post apokaliptik western! Devam filmi potansiyeli çok fazla… Bana nedense Don Coscarelli’nin Phantasm serisini izlerken aldığım zevki veriyor. Bunda sekansları destekleyen müzikal temaların da katkısı var.

Bright (2017): Will Smith’in ününe güvenen PR gösterişinden sıkılmıştım. Orklar, Elfler gibi fantastik elementlerle dolu sıradan dünya fikri ilgimi de çekmiyordu. Bunu batmaya mahkum bir Netflix projesi olarak görüyordum ama Bright beni ters köşeye yatırdı. Aşırı fantastik bir Cehennem Silahı macerası gibi görünen yapım çok eğlenceli, çok karanlık ve heyecan verici! Devam filmi gelir mi bilmem ama bir diziye dönüşeceğini varsayıyorum. Netflix film işini kıvırmaya başladı ve bunun sonu gelecek gibi görünmüyor. Mutlaka izleyin!

Oats Studios ve akla zarar kısaları: District 9 ve Elysium’un yönetmeni Neill Blomkamp’ın açtığı Youtube kanalını duydunuz mu? Duymadıysanız mutlaka keşfedin. Orada acayip fantastik bir dünya inşa ediyorlar ve bu bilimkurgu sinemasına yeni bir yön verebilir. Bakalım bu maceranın sonu nereye gidecek!

Bu yıl festivallerde birçok güzel film keşfettim, bir kısmı ile ilgili yazı yazmak da nasip oldu, onları dışarıda tutacağım. Bazı çalışmalar kapsamında eski filmlere yöneldim, onlardan küçük bir seçki yapmak istiyorum. İşte bu yıl seyredip çok beğendiğim, görece az bilinen birkaç film:

The Devil (Diabel, 1972): Bu yıl şeytan dürttü, yasaklı filmlere daldım. The Immoral Mr. Teas’lerden (1959) Flaming Creatures’lara (1963) kadar uzandık. İlk duyduklarımı aradan çıkardıktan sonra birkaç ülke sineması belirledim, vaktizamanında bir nedenden ötürü o ülkede yasaklanan filmleri sıradan seyretmeye başladım. Artık hangilerini bulabildiysem. İlk baktığım ülkeler otoriter rejimler altında inim inim inlemiş olan Polonya ve Rusya Sineması oldu. Polonya sinemasında birkaç hazine keşfettim, en önemlisi, The Devil. Yönetmen Andrzej Zulawski. Bu film hakkındaki düşüncelerimi buraya sığdırmam olanaksız, denemeyeceğim bile, sadece şu kadarını söyleyeyim, şu anda bu filmin çevirisi üzerinde çalışıyorum. Bu filmin daha geniş kitlelere yayılması için elimden geleni yapacağım. Hayatım boyunca izlediğim en iyi filmlerden biri ve inanın bana, az film izlemedim.

Mother Joan of the Angels (Matka Joanna od aniolów, 1961): Ken Russell’ın The Devils’ı (1971) en sevdiğim filmlerden biridir. Mother Joan of the Angels’a, The Devils’ı Kült Filmler Zamanı’na yazarken ön çalışma sırasında denk geldim çünkü ikisinin ilham aldığı hikâye aynı. İkisi de 17. yüzyılda yaşanmış tarihi bir olaya dayanıyor. Konu hakkındaki bilinen ilk uyarlama bu. İlginçtir, Polonya sinemasının yitik mitlerinden Jerzy Kawalerowicz önce bu konu hakkında bir roman yazmış, zaten bu film de kendi romanının bir sinema uyarlaması. Sinemaseverlerin iki sağlam filmle, Night Train (Pociag, 1959) ve Faraon (Firavun, 1966) ile tanıdığı Kawalerowicz, Polonya Sineması’nın anlatım tarzı bakımından en kendine has yönetmenlerinden biri. Mother Joan of the Angels ise hemen her filminde benzersiz bir atmosfer yaratmayı başaran Kawalerowicz’in şahsi kanaatimce en iyi filmi.

Istoriya Asi Klyachinoy, kotoraya lyubila, da ne vyshla zamuzh (1966): Acaba tamamlandıktan sonra sadece Moskova Film Festivali’nde seyirciyle buluşan ve sonra yasaklanan bu filmi o festivalde hangi Türk izledi? Filmin İngilizce adını ya da Türkçe karşılığını yazmayacağım, meraklısı uğraşır bulur. Bu film, yaşayan en büyük Rus yönetmenlerden biri olarak kabul ettiğim Andrey Konchalovskiy’nin yasaklanmış bir filmi ama benim açımdan önemi bu değil. Bu filmin Türk Sineması’nın zirvelerinden birini teşkil eden Cengiz Aytmatov uyarlaması Selvi Boylum Al Yazmalım (1977) üzerinde çok önemli bir etkisi var. Benim Selvi Boylum Al Yazmalım hakkında tezler, akademik incelemeler, röportajlar, kritikler ve hatıratlardan mürekkep binlerce sayfayı didik didik etmiş olmama rağmen henüz hiçbir kaynakta cevap bulamadığım bir soruya kendince bir cevap veriyor. Film çok iyi olduğu için değil, beni okumaya, araştırmaya ve (duyduklarımı, okuduklarımı, yazdıklarımı ve en önemlisi kendimi) sorgulamaya ittiği için önemli.

Mr. Blandings Builds His Dream House (1948): En sevdiğim aktörlerden biri Cary Grant. Grant’in biyografisi üzerinde çalışırken eksiklerimi tamamlayayım dedim. Bazı filmlerini ilk kez izledim, bazılarını hatırlama mahiyetinde ikinci kez. Komedilerinden Myrna Loy’lu Mr. Blandings Builds His Dream House (1948) ile David Niven’lı The Bishop’s Wife (Bir Meleğin Aşkı, 1947) arasında kararsız kaldım ama yegâne hayali güzel bir ev olan Mr. Blandings’in başına gelen talihsizliklerin anlatıldığı filmi daha çok sevdim. Zaten böyle bir konu hep ilgimi çekmiştir. Buster Keaton da çekse, Dudley Moore da çekse fark etmez.

Duel on Ganryu Island (1951): Toshiro Mifune biyografisi üzerinde çalışırken fark ettim, nasıl da gözümden kaçmış? Kojiro Sasaki: Duel on Ganryu Island’ı seyretmemişim. Bir de sorsanız, uyduruk yeni versiyonları dâhil bütün Kojiro Sasaki’leri ve Musashi Miyamoto’ları izlemişimdir diye gezerim. Sasaki rolünde Tomoemon Otani ve Musashi rolünde Toshiro Mifune var ve tabii ki, hikâye, Tarantino’nun Kill Bill’de veciz bir şekilde “Old School” (Eski Usul) olarak özetlediği şekilde, gündoğumunda yapılan kumsaldaki bir kapışmayla bitiyor.

Daha önceki yıllara ait keşifler listelerimiz:

“Öteki”cilerin 2016 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2015 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2014 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2013 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2012 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2011 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2010 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2009 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2008 Yılı Keşifleri

Yazar hakkında: Öteki Sinema

Öteki Sinema editörleri Prometheus'un David'i gibi... Siz uyurken bile, hoşunuza gidecek yazıları buluyor, itinayla hazırlıyor ve yayına sunuyor. Öteki Sinema çalışıyor!

4 Yorumlar

  1. Bu yıl çok az film izleyebildim. Vakit ayıramadığım dönemler olsa da genellikle izlemeye değer film bulamayışım asıl etkendi. Keşifler listesi bu açıdan hayli işlevsel…

    Listedeki ilk filmden başladım. Flocken (2015) hiç dikkatimi çekmemişti ve çekmezdi de. Sayesinde çok iyi bir film izlemiş olduğum Murat Kızılca’ya buradan da teşekkür etmek isterim.

  2. Rica ederim, ne demek Salim Olcay. Böyle yorumlara çok seviniyorum çünkü yazdıklarınızın bir yerlere ulaşabildiğini öğrenmek çok mutluluk verici. Görüşlerine ben de aynen katılıyorum. Keşifler listemizin, hem yazarlarımızın hem de okurlarımızın çok işine yaradığını tahmin ediyorum. Bu sayede -senin de belirttiğin gibi- gözden kaçan, unutulan filmlere ulaşabiliyor, ya da belki de hiç ilgimizi çekmemiş olanlara bir şans daha veriyoruz. Ben de yeni yılla birlikte listede yer alan ve henüz izlemediğim filmleri izlemeye başlayacağım. Birçok sürprizle karşılaşacağıma eminim.

  3. Merhaba,
    Eleye eleye artık başka sinema bloğu pek takip etmez oldum, Öteki Sinema dışında. Ben de zevkle okuduğumu, çoğunlukla film önerilerinize uyduğumu söylemek istedim. Hem bol yazıp hem de güzel filmleri tanıttığınız için teşekkürler.

  4. Güzel yorumlarınız için biz teşekkür ederiz Serkan Bey. Bir nebze de olsa faydalı olabiliyorsak ne mutlu bizlere.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: