“Öteki”cilerin 2018 Yılı Keşifleri

2008 yılından beri her sene sonunda düzenli olarak yayınladığımız keşifler listemizin zamanı geldi. Öteki Sinema yazarlarının bütün bir sene boyunca izledikleri filmler arasından, yapım yılı gözetmeksizin seçtiklerinden oluşan geleneksel yıl sonu keşifler listemizi okurlarımızla paylaşmak, bizi her seferinde heyecanlandırıyor. ‘İzlemediğiniz her film, yeni filmdir’ sloganımız eşliğinde “Öteki”cilerin 2018 Yılı Keşifleri listemizi ilginize sunuyoruz. İyi okumalar…

Not: Listeler, yazarların gönderme sıralarına göre sunulmuştur.

The Weekend Murders (1970): Michele Lupo’nun yönettiği, İngiltere’de çekilen İtalya yapımı çılgın film, İtalyan ‘giallo’ kalıbını, hınzır İngiliz mizahıyla harmanlıyor. The Weekend Murders, bir yandan da Edgar Wallace imzalı ucuz romanların lezzetini ihmal etmeden Agatha Christie imzalı polisiyelere yakın duruyor. Tek kelimeyle çok eğlenceli bir “katil kim” curcunası!

A Taxi Driver (2017): Güney Koreli oyuncular arasında favorim Song Kang-ho’nun başrolde olduğu, gerçek bir olaydan yola çıkan A Taxi Driver, politik gerilim kalıbı içerisine yerleştirilmiş melodramatik öğelerle süslü müthiş bir komedi. Kâh güldürüyor, kâh ağlatıyor, demedi demeyin.

Pigs (1992): Wladyslaw Pasikowski’nin yazıp yönettiği Polonya yapımı film, ülkedeki rejim değişikliği sonrasında yeniden yapılanan emniyet teşkilatındaki (önceki ve güncel) çürümeyi gözler önüne sermeyi hedefleyen sert bir polisiye. Komünizm sonrası Polonya’sından çarpıcı tespitlerin gölgesinde gelişen bir intikam öyküsü anlatıyor. Bu arada filmin orijinal ismi Psy, birebir çevrildiğinde Dogs (Köpekler) anlamına geliyor. Polonya’da halk arasında polislere takılan isimlerden biriymiş. Filmin İngilizce ismiyse Pigs (Domuzlar). Birebir çeviri olmayan ama manayı tam karşılayan film isimlerinden biri olarak not aldığım detayı da paylaşmak istedim.

Kar (2017) ve Arada (2018): Emre Erdoğdu’nun yönettiği Kar ile Mu Tunç’un yönettiği Arada, bu sene içerisinde izlediğim yerli filmler arasında sinemamız adına heyecanlanmamı sağlayan çok özel iki film olarak öne çıkıyor. Varoşlarda yaşayan çoğu lise son sınıf öğrencisi bir grup gencin hedeften yoksun günlük hayatından önemli bir kesiti çarpıcı biçimde perdeye yansıtan Kar, oldukça sert finaliyle de önyargılı çıkarımlarımızı sorgulamamızı sağlıyor. 1990’lı yılların İstanbul’unda geçen Arada ise dönemin belki de “öteki” sayılamayacak kadar az sayıdaki “öteki” gençlerinin, çoğu zaman boğucu olabilen var olma gailesi içinde ödün vermeden çıkış yolu arayışına odaklanıyor. Filmin müzikleri de en az filmin kendisi kadar bomba.

The Navigator: A Medieval Odyssey (1988): Avrupa’da milyonlarca kişinin ölümüne neden olan ve Kara Ölüm (Black Death) olarak da bilinen Büyük Veba Salgını döneminde (1347-1351) geçen film, bugünkü İngiltere’nin kuzeyinde yer alan küçük bir köyde yaşayanların salgının yaklaştığını haber almasından sonra yaşadıklarını anlatıyor. Batıl inanç ve din baskısı altında ezilen köylülerin hayatta kalma mücadelesi, onları kazdıkları bir tünel aracılığıyla dünyanın diğer ucuna, 1980’lerin Yeni Zelanda’sına götüren akıllara zarar bir maceraya sürüklüyor. 1980’li yılların en iyi fantastik filmlerinden biri olan The Navigator, klişelerden uzak yapısıyla bugün bile tazeliğini koruyor.

I Killed Einstein, Gentlemen (1970): Bir atom bombası patlamasından sonra kadınların sakalları çıkmaya başlamıştır, erkekler de saç ve sakallarını kaybetmektedirler. Her şeyi eski haline koymak için zaman makinesiyle 1999 yılından 1911’e gidip atom bombasının yapılmasına neden olarak gördükleri Einstein’ı henüz gençken öldürmeye karar verirler. Daha çok başlardaki bir sahnede görünen ilk özçekim çubuğuyla bilinen bu Çek bilimkurgusunda çubuğun filmdeki en önemsiz ayrıntı olduğuna emin olabilirsiniz.

Ang Tatay Kong Nanay (1978): Dolphy adıyla bilinen ve 60 yıl boyunca sinemanın içinde yer almış Rodolfo Vera Quizon’un başrolde olduğu bu dram, Chaplin’in The Kid filminin serbest bir uyarlaması. Ama buradaki fark, bebeği büyüten babanın eşcinsel olması. “Bir çocuğun annesi onu doğuran değil büyütendir” sözüne bir kez daha hak verdirten filmde, çocuğun gerçek annesinin çıkagelmesiyle olaylar gelişiyor. Pek çok kez çevrilen bu öyküye bir de Filipinler sinemasının anlatımıyla bakın.

O Princezne Jasnence a Létajícím Sevci (1987): Kötü cadıdan korunması için babası tarafından bir kuleye kapatılan prenses ile deriden yaptığı kanatlarla uçabilen genç bir ayakkabıcının onu kurtarması ve bunun üzerine yaşananları anlatan film güzel çekimler, göz alıcı mekânlar, harika kostümler ve Orta Çağ şatolarıyla dolu. Komünist Parti üyesi, gazeteci ve yazar Jan Drda’nın masal kitabından uyarlanan bu Çek yapımı, başka masal filmleri de çekmiş olan Zdeněk Troška’yı keşfetmek için de birebir.

Cyber City Oedo 808 (1990): Üç bölümlük bir mini-seri anime olan Saiba Shiti Oedo 808, üç suçluya ya hapse girmeleri ya da suçla savaşmaları seçeneği sunulan bilindik bir öykü olarak başlıyor ama işlenişiyle farkını ortaya koyuyor.

A Town Called Panic (2009): Kovboy, Kızılderili ve At aynı evde kalan üç arkadaştır. At’ın doğum günü hediyesi için ona bahçede bir barbekü yeri yapmaya karar veren Kızılderili ve Kovboy, bu iş için 50 tane tuğlaya ihtiyaç duyarlar. Kızılderili internetten tuğla siparişi verirken kovboy yanlışlıkla 0 tuşunun üzerine bardak koyunca ertesi gün 50 değil 50 milyon tuğla evin önüne yığılır. Baştan sona eğlenceli Belçika yapımı fantastik bir stop-motion animasyon olan Panique au Village, 2002’den beri aynı adla 5’er dakikalık bölümlerde yer alan kahramanlarının ilk uzun film macerası.

Blue Jay (2016): Lise yıllarındaki büyük aşkınızla yıllar sonra karşılaşsanız tepkiniz ne olurdu, ona nasıl davranırdınız? İşte, klişe gibi görünen ancak siyah-beyaz atmosferi ve duru romantizmiyle izleyicisine tadına doyulmaz bir seyirlik armağan eden Blue Jay, özellikle sakin yapısıyla fark yaratan bir iş. Romantik soslu anlatıları seven ve bu türün bayağılığından sıkılan bünyelere ilaç gibi gelecektir!

The Motive (2017): Yetenek yoksunu bir yazarın, çevresinde gelişen olayları baz alarak kaleme aldığı romanını ve bu süreçte meydana gelen ilginç olayları konu alan film, üretmenin çılgınlığına değinen ve bunu oldukça vurucu şekilde işleyen bir anlatıya sahip. Keşfetmeyi sevenlerin kesinlikle es geçmemesi gereken yapımlardan olan El Autor, Netflix’in de kıyıda köşede kalmış en farklı işlerinden biri.

Bekas (2012): Kendi adıma bu yıl ki en büyük keşfim olan Bekas,  hayalleri kendinden büyük iki çocuğun Süpermen ile tanışmak için yollara düşüşünün hikâyesini izleyicisine aktarıyor. Bununla da yetinmiyor, anbean neşe saçıyor! Irak’tan çıkagelen, hikâyesi ile göz kamaştıran ve naif yapısıyla fark yaratan film, izleyen herkesin bam teline dokunmaya aday!

The Carter Effect (2017): Bir basketbolcu, bir şehrin hatta bir ülkenin kaderini ne ölçüde değiştirebilir? Eğer ki mevzu bahis Air Canada mahlası ile tanınan Vince Carter ise her şey mümkün olabilir! NBA tarihinin en atlet oyuncularından olan ve yaptığı spektaküler smaçlarla hafızlara kazınan Carter’ın, Toronto Raptors’a gelişinin ardından yaşanan süreci ele alan ve Kanada’nın değişen çehresine parantez açan film, yalnızca basketbolseverlerin değil herkesin keyifle izleyeceği bir belgesel.

Life Feels Good (2013): Gerçek bir hayat hikâyesinden sinemaya uyarlanan ve doğuştan beyin felçli olan Mateusz’nun gelgitlerle dolu yaşamını izleyicisine aktaran film, özellikle realist yapısıyla ve duygu yoğunluğunu had safhada yaşatmasıyla dikkat çekiyor. Türkçeye Her Şeye Rağmen adıyla çevrilen ve her yönüyle Mateusz’un çabası olarak karşımıza gelen film, hayatın içinden çıkagelen çarpıcı anlatıları sevenlerin kaçırmaması gereken türden bir iş.

No Country for Old Men (2007): Bu filmi neden bu kadar geç izlediğimi ben de bilmiyorum. Dile kolay, tam 11 yıl. Üstelik sevdiğim bir yönetmen ikilisinin merak ettiğim bir filmiydi. Sonunda önce yeğenimin ısrarlarına, sonra YouTube’da abone olduğum sinema kanallarının filmin neden bir şaheser olduğuna dair açıklamalarını izlerken sürprizbozan yememek için kıvranıp durmaktan gelen usanma hissine dayanamayarak izledim. Ve gördüm ki yeğenim de, YouTube kanalları da haklı. Uyarlandığı romana olabildiğince sadık kalan filmin anlattığı, iyi ve kötü kavramlarını tersyüz eden hikâyeye mi, yoksa sinemanın geçer akçesi “söyletme, göster” kuralını en iyi kullanan filmlerden biri olmasına mı daha çok bayıldım bilemiyorum. Bildiğim tek şey, bu filmi bu kadar geç izlediğim için kendimden “tiskindiğim”!

The Florida Project (2017): Station Agent çok sevdiğim bir filmdir. O filmde sorunları olan üç kişinin dostluğu anlatılıyordu. Filmin sonunda sorunları hallolmuyordu bile, sadece dostlukları baki kalıyordu. Kavramları anlatan filmler zordur ve Station Agent, “dostluk” kelimesinin film uyarlaması olarak gönlüme taht kurmuştu. The Florida Project de öyle bir film. Bu sefer Moonee’nin hayatından bir kesit izliyoruz. Annesi Halley’nin sevgisinden yana şüphemiz yok ama muhakeme yeteneği çok su götürür. Birlikte salaş bir pansiyonda kalıyorlar. Filmin adındaki “proje” ise pansiyonun müdürüne ait. Bu fakir insanların rahat yaşaması için elinden geleni yaparken kanun ve nizamı korumak adına yaptıkları arasında denge kurmaya çalışan müdür Bobby’yi Willem Dafoe canlandırıyor. Bobby, özellikle sübyancılara karşı koruduğu ve yaramazlıklarına karşı son derece sabırlı olduğu çocuklara karşı hassas. Station Agent’ı ve ait olduğu türü seviyorsanız, bunu da sevme olasılığınız olası.

A Monster Calls (2016): The Fall, Pan’s Labyrinth, I Kill Giants… Sorunlarından kurtulmak için fantastik dünyalara kaçan karakterler yeni değil ama türün ağır topları olduğu muhakkak. Filmde annesi kanser yüzünden gözünün önünde eriyen ve hayatındaki diğer yetişkinlerden destek göremeyince zihninde (mi acaba?) bir canavar (mı acaba?) yaratan (mı acaba?) Conor’ın yolculuğuna eşlik ediyoruz. A Monster Calls’un bana ilginç gelen yanı, kendisini sürüden ayıran bir şey olmamasına karşın türün en iyi örnekleriyle omuz omza durması. Onlar kadar aklınızda kalmasa da izlerken onlar kadar keyif veren bir film. Filmde Sigourney Weaver, Liam Neeson, Felicity Jones gibi ağır toplara onlardan hiç aşağı kalır yanı olmayan ve özellikle finalde, karakterinin en büyük korkusuyla yüzleştiği sahnede harika bir oyunculuk sergileyen Lewis MacDougall eşlik ediyor. Son yedi dakikada iki gözü iki çeşme ağladığım yönündeki haberlerde doğruluk payı vardır.

Clouds of Sils Maria (2014): İyi bir dramın yerini pek az şey tutabilir. Clouds of Sils Maria, sönmekte olan yıldızı yüzünden sorunlarıyla yüzleşmeyi daha fazla etkileyemeyen bir aktrisi anlatıyor. Böyle anlatınca bir sosyetiğin zırlamaları gibi geliyor olabilir ama mesele o kadar basit değil. Çünkü filmin kahramanı Maria Enders, son derece insani sorunlarla boğuşuyor. Kendisini meşhur eden ve arada yaş farkı olan iki kadının aşkını anlatan bir tiyatro oyununda, genç kadını canlandırarak ünlenmiş Enders. Oyunun yeni uyarlaması hazırlanırken bu sefer yaşlı kadın rolü için teklif geliyor. Bu geçmişiyle, başkalarının geçmişte kendisine bakışıyla yüzleşmesine sebep oluyor. Diğer yanda ise giderek daha bağımlı hale gelmesi yüzünden yıllardır birlikte çalıştığı asistanıyla arasında giderek gerilen ilişkiler var. Clouds of Sils Maria, pek bağ kurulamayan kahramanına rağmen hayatın içinden olmayı başarıyor.

2001: A Space Oddyssey (1968): İzlemekte çok geç kaldığım bir film daha. Hatta ikinci teşebbüsüm bu ama ilk denememin başarısız olmasının sebebi o gün çok yorgun olmamdı. Ne izlesem uyuklayacaktım, 2001’i uyuklayarak seyretmek de filme haksızlık olurdu. Bu dediğim bundan beş yıl önceydi tabii. Sonuçta yine No Country Old Men’i izleme hikâyemde başrolü oynayan yeğenimin teşvikleriyle artık zamanının geldiğine karar verdim ve gördüm ki “belki yine bitiremem” korkularım yersizmiş. 2001 de bir kavramı anlatan film olarak kabul edilebilir. O kavram da “evrim”. İlk ve son 20 dakikasında hiç diyalog olmayan film, kaçınılmaz olarak bir “söyletme, göster” resmi geçidi. Bunu büyük ustalıkla kullanan filmlerden biri olmasının yanı sıra günümüzde kullanılan pek çok anlatım tekniğinin de temellerini anlatıyor. Yetmezmiş gibi, şaheserin pek çok sahnesi “o dönemde nasıl yapmışlar bunu” sorusunun muhatabı oluyor. Coppola’dan Spielberg’e pek çok büyük ismi etkilemiş olan Stanley Kubrick gibi birinin bilimkurguyla ilgilenmesi, tür için gerçekten büyük şans.

Bu yıl Liquid Sky, Phase IV, Icarus XB 1 gibi çok sayıda film keşfettim ama keşif listesine (henüz) hakkında yazı kaleme almadığım 5 filmi dâhil edeceğim.

A Dragon Arrives! (2016): Bu yılki Malatya Film Festivali’nde açılış filmim olan A Dragon Arrives!; ustaca tasarlanmış mizansenleri, olağanüstü görüntü ve ses çalışması ve heyecan dolu hikâyesiyle zaman geçtikçe değerini arttıran tam bir sürpriz yumurta. Mani Haghighi’nin yönettiği filmi, eğer buluntu film (found footage) ekolüyle bağlantı kurmaya çalışan ama tempoyu düşüren belgeselvari bölümü olmasaydı, kesinlikle başyapıttı. İran Sineması o kadar büyük bir sinema ki, orta karar yönetmenlerinde bile müthiş bir sinema duyusu hâkim. Haghighi’nin İranlı yönetmenleri öldüren bir seri katil öyküsünü anlattığı yeni filmi The Pig’i de merakla beklediğimi not düşeyim. Önümüzde sene festival programına alan kazanır, benden söylemesi.

The Berlin File (2013): Tesadüfen Fil TV’de denk geldim, araba farı görmüş tavşan gibi donup kaldım. The Battleship Island’dan tanıdığımız yönetmen Seung-wan Ryoo’nun 2013 tarihli bu müthiş aksiyonu, karmaşık bir casusluk öyküsü ekseninde karanlık ilişkileri ifşa eden bir karakter analizine yöneliyor. Bazı aksiyon sahnelerini nefesimi tutarak seyrettim. Dövüş sahnelerinin koreografileri de bir harika. Daha sonra yönetmenin The City of Violence (2006) ile Veteran (2015) gibi sağlam filmlerini de seyrettim. Bundan sonra her filmini merakla bekleyeceğim.

Autumn Sonata (1978): Bu yıl İstanbul Film Festivali’nde küçük bir Ingmar Bergman retrospektifi vardı, hemen hepsini seyrettim. Yenilenmiş kopyalarından seyrettiğimiz Bergman filmlerinin asıl güzel yanı, Bergman’ın filmden önceki küçük yorumlarıydı. Sanki filmleri ilk kez izlemiş gibi oldum. Bu yorumlar DVD’lerinde varmış ama ben izlememiştim açıkçası. Persona’dan önce gösterilen yorum, filmle ilgili okumalarımı bütünüyle değiştirdi. Autumn Sonata’tan önceki yorum bir işaret fişeği çaktı, sonra Ingrid Bergman: In Her Own Words adlı Ingrid Bergman belgeselinden öğrendiğim bir-iki detayla birleşti ve Bergman’ın ne kadar büyük bir yönetmen olduğunu bir kez daha anladım. Film hakkında detaylı bir inceleme yazacağım, siz de bu arada özel filmi kaçırmayın.

Private Property (1960): İstanbul Film Festivali’nin bir başka sürprizi. Nasıl da gözümden kaçmış ki uzmanı olduğumu sandığım bir dönemin filmi. İki serseri, ev sahiplerinin başka bir yerde olduğu zaman diliminde özel bir mülke izinsiz çöküyor ve yandaki aileyi takibe alıyorlar. Ürkünç bir burjuva kâbusuna tanık oluyoruz. Amaçları, evin genç ve güzel hanımı. Sınıfsal çatışmayı esas alan karanlık bir öykü vahşi bir şekilde son buluyor. Corey Allen döktürmüş.

The Crucified Lovers (1954): Bu yıl Ankara Film Festivali’nde Japon Konsolosluğu’nun da katkısıyla harika bir Kenji Mizoguchi seçkisi vardı. Ben Sansho the Bailiff (Efendi Sansho), Street of Shame ve The Crucified Lovers (A Story of Chikamatsu) adlı üç güzel filmini beyazperdede seyrettim Japon ustanın. Bir tek Sansho’yu daha önce izlemiştim. Üçü de çok güzel ama bütünüyle yerel öğeler kullanmış olmasına rağmen evrensel bir dil yakalamayı başaran The Crucified Lovers favorim. Herkese ve her şeye rağmen ayakta kalan tutkulu bir aşkın anlatıldığı bu filmi herkese tavsiye ederim. İyi seyirler…

Çıplak Vatandaş (1985): Ülkemizin 70’li yılların sonunda içine girmeye başladığı kaotik değişim ve yozlaşma ortamının ve çarpık serbest piyasa ekonomisinin gereklerinin sağlanması için uygulanan iki şok tedavinin (24 Ocak ve 12 Eylül 1980) yarattığı büyük yıkım ve hayal kırıklığını büyüteç altına alan ama bunu “kaybedenler edebiyatı”na başvurmadan, ah vah etmeden, bunalımın merhalelerini soğukkanlılık ve ince bir ironi ile irdeleyen ve dahası öfkenin bilince, bilincin, mesajını doğru taşıyabilecek eyleme dönüşmesi üzerine kafa yoran kıymeti bilinmemiş bir filmdir Çıplak Vatandaş. Yıllar sonra bazı şeyleri tekrar hatırlatır insana.

A Quiet Place (2018): Dünyayı istila eden kör ama sese aşırı duyarlı acımasız yaratıklar insanlığın yeryüzündeki arsız egemenliğine aniden son verir. İnsan artık en küçük tıkırtı çıkarmaktan bile korkan sığıntı canlı türü haline gelirken kırsalda yaşayan bir aile hem yaratıklara karşı mücadele vermekte hem de kendi iç çatışmalarını çözmeye çalışmaktadır. Adı gibi sessiz (Masis Üşenmez’in kulakları çınlasın!), sade bir ortamda gerilimin doruklarına vardıran bir film.

Bohemian Rhapsody (2018): Queen’in muhteşem vokalisti Freddy Mercury’nin ölümü geçip yalnızlıkta boğulma hikayesi. Mercury’nin hayatından drama çıkarmak amacıyla yapılmış ekleme çıkarma ve sündürmelere rağmen sinemadan yüksek duygularla ayrılmama neden olan bir film. Rami Malek ise Freddy Mercury’den daha Freddy Mercury olmuş diyebilirim.

Ahlat Ağacı (2018): Kaçtır sinemaya gidip ağzımda keçiboynuzu tadıyla geri dönerim. Artık o koltuğa oturduğumda izleyeceğim şeyin en iyi ihtimalle “ehh işte” denebilecek vasat bir film olacağı şeklinde bir beklentiye sahibim. Ahlat Ağacı işte bu beklentiye güçlü bir şamar indiren film. Üç nesil sürdüğü rivayet edilen baba travmasının hem insanlara söyleyecek sözü olan hem de insanları etrafından uzaklaştırmak içinden elinden geleni yapan Sinan’ın şahsımda çözüm bulmasının öyküsü.

Scarecrows (2017): Vasat hatta kötü bulmuş olabilirsiniz. Saygı duyarım ama bilhassa ucuz ve klişe slasher filmlerine karşı tuhaf bir zaafım var. Bu filmi de ondan sevdim.

Yıl sonu keşif listelerini ortaya çıkardığımızda ana hedefimiz o yıl seyrettiğimiz tüm filmlerden aklımızda yer eden eski yeni tüm filmleri listeleyerek okuyuculara bir harita sunmaktı. Bu sene ise baktım ki tüm listem 2018 yılından oluşmuş. Bu iyi bir şey mi kötü mü bilemedim. Sanırım bu sene önceki yıllara ait daha az sayıda filmle yolum kesişmiş. Bunun bir nedeni de tabi dizilerin çıtayı çok yükseltmesi ve onları bitirebilmek için çok zaman harcamamın gerekmesi. Sonuç olarak listem aşağıda, bu demek değil ki senenin en iyi filmleri bunlardı ama benim seyrettiklerim arasında bu filmlerin yeri ayrı oldu. Daha seyredecek çok film var. Seneye yeni listemizde görüşebilmek umudu ile.

A Quiet Place (2018): The Office’in her gördüğünüzde yanağını sıkmak isteyeceğiniz tatlı genci Jim’i John Krasinski yılın en şaşırtıcı işlerine imza attı. Birincisi hem yönetmenliğini üstlendiği hem de başrolünü Emily Blunt ile paylaştığı korku, bilim kurgu karması A Quiet Place iken diğeri de Amazon Prime’ın hit aksiyon dizisi Jack Ryan oldu. Demek ki ne oldum demeyeceksin ne olacağım diyeceksin. O tatlı halinden eser olsa da şimdi kaslı ve ciddi Krasinski’ye ileriki yıllarda alışacağız gibi duruyor. A Quite Place sessizliği bir korku unsuru kullanarak yaratık, dünya istilası filmlerine yeni bir soluk getiriyor. Kesinlikle bu yılki favorilerimden.

Ahlat Ağacı (2018): Nuri Bilge Ceylan’a hep mesafeli durdum. Hala da fikirlerim değişti diyemem, ama hiçbir filmini yarıda bırakmadığım gibi fotoğrafçılıktan gelen kadrajlarının da hastası olduğumu belirtmeden geçemem. Ahlat Ağacı, Bir Zamanlar Anadolu’da ile yükselttiği çıtaya erişemese de seyri keyifli, edebiyat dünyasına göndermeler ile dolu, aslolarak iyi bir baba oğul hikayesi. Zaman zaman çeşitli kereler seyirciyi aldatmayı ve şaşırtmayı bile başarıyor.

Hereditary (2018): Ari Aster’ın yazıp yönettiği ilk uzun metrajı Hereditary, 1968 tarihli Rosemary’s Baby gibi bir şeytanı dünyaya getirme uğraşını anlatıyor. Toni Collette’in oynarken devleştiği Annie, aynı Rosemary gibi bir kültün ellerinde çeşitli manipülasyonlarla kaçınılmaz sona doğru yaklaşıyor. Bence ileriki yıllarda değeri korkuseverler tarafından daha da iyi anlaşılacak ve kült statüsüne erişebilecek bir film.

Upgrade (2018): Upgrade küçük bir hazine. Abartılacak kadar iyi değil diye pek çokları tarafından eleştirildi. Ancak ortada abartacak bir durum yok zaten, iyi bir bilim kurgu ile karşı karşıyayız. Biraz Black Mirror’ın uzun bir bölümü gibi dursa da Upgrade, The Matrix çizgisinde aksiyonlu bir A.I. düşmanlığı sunuyor. Beynine yerleşen çip sayesinde çeşitli güçler kazanıp adam dövebilen Grey yavaş yavaş çipi Stem’in kontrolüne girmeye başlayacaktır. Senaristliği ve oyunculuğu ile tanıdığımız Leigh Whannell, Insidious serisi ile yükselmiş ve 2015’te Insidious: Chapter 3’ü de yönetmişti. Bu ikinci yönetmenlik denemesinde Whannell sadece korku filmlerinin değil bilim kurgu ve aksiyonun da aranan yönetmenlerinden olacağının sinyallerini veriyor.

Annihilation (2018): Alex Garland, Ex Machina ile 2014 yılında yönetmen olarak radarımıza girmişti. Tabi ki daha öncesinde senaristliğini yaptığı 28 Gün Sonra (2002), Gün Işığı (2007) gibi başarılı yapımlara imzasını attığını unutmuş değiliz. Bir A.I. robotun yaşam mücadelesini anlatan ilk yönetmenlik denemesi de büyük beğeni kazanmıştı. Netflix desteği ile Garland ikinci filminde daha büyük bir hikaye anlatıyor. Annihilation sadece bir uzaylı istilası filmi değil, Garland yazdığı felsefi yorumlara açık, katmanlı bir hikayeyi başarı ile kotarıyor. Filmde Natalie Portman, Jennifer Jason Leigh, Tessa Thompson gibi başarılı kadın oyuncuların ön planda olması da artık aksiyon sinemasının da erkeklerin egemenliğinden çıktığını müjdeliyor.

Social Genocide (2004): “1824’te bir İngiliz bankasından ilk borç alınışından beri, bu borç, belirli kesimleri zenginleştirmek, finansı denetlemek ve ülkeyi kendi varlıklarından mahrum etmek için kullanıldı. Borçlanma politikası, Arjantin’de, bankaları ve uluslararası şirketleri kendi ülkelerine yeğ tutan teknokrat ve bürokrat nesillerinin yetişmesine sebep oldu.” (filmden) Arjantin gibi zengin bir ülkede insanlar niçin açlık çekti ve ülke demokrasi söylemi adı altında nasıl yağmalandı diyen yönetmenin hareket noktası “Arjantin’de ne oldu” sorusudur. La Hora de Los Hornos (1968) filminden beri hep aynı soruya yanıt bulmak için uğraş veren Solanas’ın üçlemesinin ilki olan bu muhteşem yapımı ve yönetmenin istisnasız tüm yapımlarını tavsiye ediyorum. Eklemeden geçemeyeceğim, bazen “niçin çok ciddi” yazdığım soruluyor. Bu belgeseli, ülkesi için parmağını kıpırdatmayanların salt para uğruna çektikleri beş para etmez “hezeyanları” hakkında az bile yazdığım halde “niçin ciddi yazdığımı” soranlara hediye ediyorum. Umarım izlerken gözyaşlarına hâkim olabilirler.

Happy End (1967): Karısının kendisini aldattığını düşünen Bedrich’in traji-komik hikâyesinin, filmin sondan başa doğru ilerleyerek anlatıldığı müthiş bir deneyim. Filmi bitirdikten sonra, okuduğunuz, izlediğiniz veya duyduğunuz her şeyin bir süre “geri saracağı” beklentisi oluşturduğunu söylemeliyim. Sinema, çok çeşitli anlatım biçimlerine açık olmasına karşın sinemacılar, işlerine geldiği için Hollywood tarafından dayatılan tek tip bir anlatıyı benimsemişlerdir. Yeşilçam ile kıyaslamak gerekirse, tırnağı bile olamayacağımız Çek sineması müthiş filmleri bizlere kazandırmıştır. Kısa olsun, uzun metraj olsun, çeşitli arayışları barındıranlar olsun, filmlerinde acılarına, umutlarına ve mücadelelerine yer vermeyi başarmışlardır. Örneğin, Ruka (1965) ayarında bir filmimizin olmamasından utanmayanlar bizde “sinema yapınca”, salonlara “kafa dağıtmak” ve “anırarak gülmek” için gidilmesi doğal bir sonuç olarak ortaya çıkıyor.

A Man of Integrity (2017): Karısı hapse düşse onu kurtarmak için bile rüşvet vermeyecek, birçok haksızlığa uğramış ve işinden atılmış dürüst bir adam olan Reza, elinde avucunda kalan son parayla küçük bir yer satın alarak, orada akvaryum balığı yetiştirmeye çalışır. Ne var ki evinin yakınına kurulan bir fabrika, çevre arazileri ucuza kapatmak için hem suyu kesmekte, hem atıkları doğaya bırakmakta hem de köyün ileri gelenlerini parayla satın alarak köylü üzerinde egemenlik kurmaktadır. Reza’nın zorlu mücadelesine odaklanan film, dünyanın neresi olursa olsun yozlaşmanın, çürümenin, rüşvet ve haksızlığın da “evrensel” olduğunu göstermeye çalışıyor. Sömürülmek için mutlaka kapitalistlere gerek yok diyen ve İran’daki baskıyı ve iktidardakiler gibi düşünmeyen vatansever insanların nasıl boyun eğmeye zorlandığını anlatan ve film çekmesi, yurt dışına çıkması, röportaj vermesi yasaklanmış hatta aylarca hapiste yatmış yönetmenin diğer filmleri de izlenmeyi hak ediyor.

Beauty and the Dogs (2017): Bir üniversite öğrencisi olan Mariam ve erkek arkadaşı, yalnız kalmak için sahilde yürüyüşe çıkarlar. Hava kararmıştır. Yanlarına gelen birkaç polis orada ne yaptıklarını sorar ve daha da ileri giderek zina yaptıklarını söylerler. Erkeği kelepçeleyip arabaya kapatırlar ve Mariam’a tecavüz ederler. Hatta polislerden biri tecavüzü cep telefonuyla filme çeker. Polislerden kurtulan Mariam hiçbir şey yapamayacağı düşüncesiyle, kaldığı öğrenci yurduna dönmeyi düşünse de erkek arkadaşının desteğiyle bir karakola giderek şikâyetçi olur, daha doğrusu olmaya çalışır. Ataerkil yapının, tecavüzcü bir erkeğin kadınlar tarafından bile nasıl korunduğunu gözler önüne seren ve izlenmeyi kesinlikle hak eden bir film olduğunu düşünüyorum. Diana Scully, “Cinsel Şiddeti Anlamak” isimli başucu kitabında istisna olarak görülemeyecek tecavüzün “bir avuç çılgın, psikopat erkeğe” mal edilerek “hastalık” fikrinin öne çıkarıldığını ve böylece tecavüzün de tüm davranışlar gibi “öğrenilmiş” olduğunun göz ardı edilerek bir erkek sorunu değil de “kadın sorunu” haline dönüştürüldüğünü iddia eder. Bu düşüncenin son aşamasının, tecavüze uğrayan kadınların “cinsel yönden saldırıya uğrama ya da kötü davranılmayı, gerçek niyetleri hakkında hiçbir bilgileri olmasa da derinden derine isteyen” kişiler olduğu ve kendilerine karşı işlenen suçtan sorumlu olduğu yargısı olduğunu söyler. Sam Peckinpah’ın yakın zamanlarda aynı isimle yeniden çekilen Straw Dogs (1971) filmi bu görüşü savunan en bilindik filmdir. Aala Kaf İfrit’i bu hastalıklı Hollywood filmine gecikmiş bir cevap olarak görebiliriz.

Kaygı (2017): Liste beş filmle sınırlandığı için Mehmet Can Mertoğlu’nun Albüm (2016) ve Bo Hu’nun Du xiang xi di er zuo (2018) filmlerini dışarıda bırakmak zorunda kaldığımı, her üç yönetmenin de ilk filmleri olmasına karşın hayli başarılı olduklarını söylemeliyim. Korku, her zaman kendisinden korkulan bir nesnenin, kişi ya da olayın var olmasını gerektirirken kaygıya yol açan somut bir nesne ya da durumun bulunması gerekmez. Kaygının korkudan en önemli farklılığı budur. Korku çoğunluk duygusuyken kaygı öyle değildir. Felsefede kaygı, içinde yaşadığımız dünyanın anlamsızlığının, tamamlanmamışlığının, kaotik, düzen ve amaçtan yoksunluğunun farkına varmanın sonucu olan duyguyu ifade eder. Sinemamızın kitleleri uyutan ve uyuşturan “güldürü” filmlerinden ibaret olmasını isteyen sinemacıları rahatsız edecek olsa da yönetmenin “zamanın ruhunu” yansıtan kaygıyı başarıyla yansıttığını ve sonraki filmlerini heyecanla beklediğimi söylemeliyim.

Mother! (2017): İzleyenleri ikiye bölen, ya her sahnedeki detayları keşfetmek ve alt metinlerini okumak isteyenler için tekrar tekrar izlenecek, ya da dinî ve ahlaki değerlere aykırılığından(?) dolayı yarıda bırakılacak bir film Mother. Ancak konu sinema ise ne anlattığından ziyade önemli olan nasıl anlattığıdır. Çokça göndermeleri olan bu yapım hakkında daha fazla bilgi vermekten ziyade çıkılacak yolculuğun ardında gizemlerin yattığını bilmeniz yeterli. Ya sevecek ya da sevmeyeceksiniz…

Ghost Stories (2017): “Eerie”, “Creepy” gibi çizgi romanlara ilgi duyan, segment halindeki yapımlar ile Tales from the Crypt, Twilight Zone dizi ve filmlerini sevenlerin hoşlanacağı, bölümlerini birbirine bağlayan ve özellikle senaryo ve kurgusuyla öne çıkan bir İngiliz filmi olarak özetlenebilir.

Ready Player One (2018): Spekülatif türlerdeki sinema filmlerine bir saygı duruşu niteliğinde olan filmde usta yönetmen, sinemanın büyülü dünyası ile oyun dünyasını birleştirmiş. Film de aslında bir nevi oyun atmosferi yaratıyor. Nitekim her bir sahne içinde gizlenmiş karakterler ve olaylar ile hangi filme atıfta bulunduğunu tahmin etmek, izleyenler için bir oyuna dönüşmüş durumda. Nasıl ki filmde gerçek yaşam ile oyun dünyası iç içe geçmişse, filmi izlerken de gerçek yaşam ve film dünyası birbirine karışıyor.

Blade Runner 2049 (2017): Geçen yıl Can Yalçınkaya bu filmi listesine aldığında duygusal sebepleri olduğunu söylemişti. Bu yıl aynı gerekçe ile ben de dâhil etmek istiyorum. Bir başyapıtın altında ezilmeyecek kadar doğru bir atmosfer yaratabilen filmi kaçırmamamızı tavsiye ederim.

A Quiet Place (2018): Korku türü, temel motivasyonu olan korkutma eylemini harekete geçirmek için kimi zaman kolaya kaçar ve ses efektleri ve müzikleri kullanır. Ancak bu gerçeğe ironik bir tutum sergilercesine A Quiet Place filmi, birkaç sahne haricinde diyaloga dahi yer vermez. Çoğu zaman sessizlik ile gerekli atmosfer yaratır. Öyle ki bir filmde hangi sesin seyirciye iletilip iletilmeyeceği doğru kararlar silsilesi ile mümkündür. Bu film de bunu başarı ile sağlamakta. Ses ile ilişkilendirilen yaratıklar denildiğinde akıllara ilk gelen film Tremors’sa da bu türe eklenecek bir diğer film adayı A Quiet Place’tir ve devamının gelmesi hiç de sürpriz değildir.

Hereditary (2018): Her şeyin ayan beyan ortada olduğu ya da gizemli olacağım diye çorbaya döndüğü senaryo selinde, bu film gerçek anlamda iyi geldi. Karanlık ve sinir bozucu atmosferi, tüyleri kirpi yapan müziği ve oyunculuklarıyla kendisini bana 4 kere izletti. Zaten dioramalar başlı başına korkunç değil midir? Ve Toni Collette’nin büyüyüp küçülen mimikleri? Her şey çok kötü bir rüyadan uyanamamak gibiydi.

Upgrade (2018): Aşırı teknolojik bir çağda yaşasak, hani 2000’lerde uçan arabaların olacağına inandığımız gibi (olsun, Mars’a inen arabalar oldu), birileri hala oldschool kalacak. Teknolojinin, hızın, tüketimin parçası olmayacak. İşte bu yüzden bu film gerçekçi ve finali itibariyle tahmin edilemezdi. Gelin, şu fast food hayata kendimizi fazla kaptırmayalım. Neticede doğa karşısında aciz varlıklarız. Bu arada Logan Marshall-Green yeni Tom Hardy. Üstelik daha Tom Hardy’nin kendisi bile yeniyken.

Mandy (2018): İşte tam bir “ben az önce ne izledim” filmi! Pembe ve mor renklerin türlü psikopatlıklarla dans ettiği, 70’lerin tribal atmosferinin korkumuzu körüklediği bir filmdi. Gore olmasının yanında romantik, masalsı olmasının yanında satanikti. Saçma sapan aksiyonların çılgın bakışlısı Nicolas Cage kalesinde devleşmişti. Tüm bu tekinsizliğinin ve fantazmasının yanında bir de tutarlıydı. Tutarlı olun, canımı yiyin. (Mümkünse demon-biker’lar yemesin ama.)

You Were Never Really Here (2017): Joaquin Phoenix dini filmde oynasa izlerim (Mary Magdalene’de İsa’yı oynadı ve izledim), manyağı oynasa yine izlerim (Joker’i bekliyoruz deli gibi). Dolayısıyla oyunculuğun ön plana çıktığı bu karanlık filmde de onu izlemek, meditasyon gibiydi. Çünkü bence onun da içinde bir yerlerde bir seri katil yatıyor. Ve hafif kalkık dudağından ve kilitlenen çenesinden bunu anlayabiliyoruz. Film, tarzını çok sevdiğim Lynne Ramsay’in filmi olması açısından da izlemeye değer. We Need to Talk About Kevin’ı (2011) hatırlayalım.

Searching (2018): Oturduğum koltukta rahatsız rahatsız kıpırdanarak izledim bu filmi. Neredeyse ilk defa internet ve sosyal medyanın bir filme bu kadar iyi adapte edildiğini gördüm. (Eskiler bilmez.) Filmi laptop ve telefon ekranlarından izliyoruz. Belki hepimizin zaman zaman yaptığı stalk’ları, değecek bir amaç uğruna kullanıyor ana karakterimiz. Bir baba, kayıp kızını arıyor. Film; her gün, her dakika kullandığımız teknolojiyi bize doğru ve gerilimli bir şekilde ve de sırıtmadan sunuyor. Bunun için kendisini like’ladım hatta save’ledim de.

Yıl sonu keşif listemizde biraz hile yapacağım zira OFCS üyeliğimin verdiği filmlere erken ulaşım ayrıcalığıyla henüz pek kimsenin görmediği bazı filmler izledim. Netflix filmlerini tavsiye etmeye bu yıl da devam ediyorum zira bu platform bana göre sinemanın geleceğini temsil ediyor.

Buffalo Boys (2018): Crazy Rich Asians’ın yapımcılığını yapan Mike Wiluan’ın yönettiği ilk film olan ve bu yıl Fantasia Film Festival ve  New York Asian Film Festival’de izleyici karşısına çıkan Buffalo Boys bir Noodle Western (tanım için Emrah Kolukısa’ya teşekkürler). Temposu iyi ayarlanmış bu intikam öyküsü sıradışı görüntü yönetmenliğiyle de ilgi çekici bir seyirlik olmayı başarıyor. Western doğduğu topraklarda ciddileşirken Asya’dan gelen bu tür filmler işin eğlencesinin de bitmediğini gösteriyor. Sömürgeciliği eleştirmeyi de ihmal etmiyor. Fazla ciddiye alınmasa da mutlaka izlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyor ve keşif listemin başına koyuyorum.

Anons (2018): Radyo binasını ele geçirmeye çalışan ihtilalci subayların hikayesi. Çıkış fikrini Talat Aydemir’in başarısız darbe denemesinden alan Anons, yeni sinemamızda eşine pek rastlanmayan siyasi bir taşlama, bir kara mizah örneği. Minimalist biçimi doğru kullanan filmin kurgu ile değil oyunculukla hızlanan bir temposu var. Birinci sınıf bir bağımsız sinema örneği.

The Queen of Fear (2018): Film, kariyeri için önemli olan bir oyuna hazırlanan genç bir aktrist olan Robertina’nın yaşadıklarını konu ediyor. Arjantin işi bir Black Swan hikayesi gibi görünmekle birlikte çok daha merak uyandırıcı öykülemeye sahip olan film, Latin sinemasının gizem yaratma kabiliyetinin yeni ve biçim olarak sadeleşmiş örneği. Valeria Bertuccelli ve Fabiana Tiscornia’nın yönetmen koltuğunda oturduğu filmde Robertina’ya Valeria Bertuccelli hayat veriyor.

The Ballad of Buster Scruggs (2018): Bazı bölümleri sıkıcı, bazı bölümleri ise başyapıt seviyesinde olan bu kolaj film Coen Kardeşler’in gözünden gerçekçi vahşi batı tasvirleri içeriyor. Sessiz ama hınzır bir mizahla donanmış, alıştığımız western hikayelerinin ötesinde neredeyse alacakaranlık öyküleri tadında bölümlerden oluşan filmi Netflix üzerinde bulabilirsiniz.

The Night Comes for Us (2018): Son tavsiye de yine Netflix’ten…  Dövüş filmlerinden hoşlanmayanları bile tavlayan The Raid’den sonra türe ilgi arttı ve bu film de yeni bir şiddet zirvesi olmayı amaçlıyor. Bunu başardığını söylemek de mümkün. Bunun yanında Kill Bill, Looney Tunes çizgi filmi gibi kalıyor ama ortada Tarantino’yu aşan bir sinemacılıktan söz etmek mümkün değil elbette. Bunun farkında olan Asyalı sinemacı Timo Tjahjanto frenleri boşaltmış bir kurguda The Raid’in yıldızı Iko Uwais’i oynatarak bir şiddet senfonisi yaratmış.

Barbara Rubin and the Exploding NY Underground (2018): 1950’ler ve 60’lar New York’u çağdaş sanat, edebiyat, müzik ve sinemada bolca uyuşturucu ilhamlı deneyselliğin gırla gittiği bir dönem/mekân. Etkisi bugün dahi süren, kimisi mitleşmiş, kimisi unutulup gitmiş deli-dâhi karakterlerin hüküm sürdüğü bir çağ. Barbara Rubin, 1963’te henüz 18 yaşındayken kendini Andy Warhol, Jonas Mekas, Allen Ginsberg, Bob Dylan ve The Velvet Underground gibi efsanelerin arasında, çektiği Christmas on Earth filmiyle bir “trendsetter” ve ilham perisi olarak buluyor. Christmas on Earth içerdiği pornografik görüntüler yüzünden müstehcenlik yasasına takılırken Barbara Rubin, Andy Warhol ile The Velvet Underground’u tanıştırarak efsanevi bir işbirliğine ön ayak oluyor, Bob Dylan’ın Bringing It All Back home albümünün arka kapağında görünüyor, 1965’te Royal Albert Hall’da gerçekleşen efsanevi International Poetry Incarnation etkinliğini düzenliyor ve genel olarak zamanın etkili sanatçılarını bir araya getiren bir çekim merkezi haline geliyor. 1970’lere gelindiğinde kendini Yahudi mistisizmine veren Rubin, eski arkadaşlarından uzaklaşıyor, iki evlilik geçiriyor ve 1980’de beşinci çocuğuna doğum verirken hayatını kaybediyor. Belgesel, Barbara Rubin’in hikâyesini arşiv görüntüler ve Jonas Mekas gibi o dönemden yakın arkadaşlarıyla yapılan röportajlarla anlatıyor. Dönemin Amerikan sanat ortamlarına ilgisi olanlar için ilgi çekici olabilecek bir belgesel.

The Misandrists (2017): Queer sinemanın kötü çocuğu Bruce La Bruce’un son filmi The Misandrists -yahut Türkçesiyle “erkek düşmanları”- lezbiyen, radikal feminist ve şiddet yoluyla ataerkil toplumu yıkma hedefi olan bir komün/okulda geçiyor. Okulun öğrencilerinden birinin, yaralanmış genç bir erkeği okula getirip saklamasıyla, günlük feminizm dersleri, Tanrıça’ya edilen dualar, teşvik edilen lezbiyen seks ve porno film prodüksiyonu sekteye uğruyor. Politik, eğlenceli, punk ruhlu, toplumsal cinsiyeti sorgulayan bir film. Gerçek -tıbbi bir videodan alınmış- bir iğdiş etme sahnesi içerdiğini de belirterek uyarımızı yapalım.

RocKabul (2018): Avustralyalı foto muhabir Travis Beard, Kabul, Afganistan’da ikamet ettiği yedi sene boyunca pek çok ilginç deneyim yaşamış. Evinden gelen canlı müzik sesini duyan bir grup Afgan gencin bir gün kapısını çalması ise kendisi ve bu gençler için hayat değiştiren bir dönemi başlatmış. Kendilerine District Unknown adını veren bu gençler, Afganistan’ın ilk ve tek metal grubunu kurmuşlar. Travis’in stüdyosunda prova yapıp şarkılar yazan grup, zaman geçtikçe “expat” partilerinde konserler verip, kayıt ettikleri şarkıları internet üzerinden paylaşmaya başlamışlar. Travis, grubun başlangıç ve gelişim sürecini kamerasıyla kayıt etme görevini üstlenmiş. Afganistan’da böyle bir girişimde bulunmak hayati tehlikeyi göze almak anlamına geldiği için gruptan ayrılanlar ya da Türkiye, İngiltere Amerika, Avustralya gibi başka ülkelere iltica edenler olmuş. Her ne kadar bu tarz belgesellerde genelde oryantalist bir tavır olsa da Travis Beard’ın grubun başlangıcından dağılışına sürecin organik bir parçası olması ve grup elemanlarına ağabeylik yapması sayesinde daha içten ve stereotiplerden nispeten uzak bir yapıma imza atmış.

Upgrade (2018): Ülkemizde de gösterime giren Upgrade hakkında bir yazı kaleme almıştım. Bu senenin eli yüzü düzgün aksiyon/bilim kurgu filmlerinden biriydi. Black Mirror, Robocop, cyberpunk, vurdulu kırdılı filmler sevenler listeye eklesin.

Hereditary (2018): Sanırım bu film hakkında fazla söz söylemeye gerek yok. Genelde bu listeye daha az bilinen filmler almaya çalışıyorum ama uzun zamandır izlediğim en iyi korku filmini eklemeden geçemeyeceğim. Tekinsizlik, bebek evleri, okültist yaşlılar, hayaletler, şeytanlar, delilik ve karanlıkta usulca şaklayan diller hakkında bir film.

Soluk Gecenin Aşk Hikâyeleri (1966): Bu yılın benim için açık ara en heyecan verici keşfi, Alp Zeki Heper’in yasaklanan filmi Soluk Gecenin Aşk Hikâyeleri oldu. Doktora çalışmalarım sayesinde izleme şansına erişebildiğim film üzerine ayrıca bir yazı yazmak istediğim için detaya girmiyorum fakat Alp Zeki Heper’in sinemaya küstürülmesinin, Türk sineması adına çok büyük bir kayıp olduğunu söyleyebilirim.

L’Immortelle (1963): Yine tezim sebebiyle keşfettiğim ve hayran olduğum bir film daha… Fransız Yeni Roman akımının kurucularından kabul edilen Alain Robbe Grillet’nin edebiyattan sinemaya uzanan yolculuğunda, Türkiye’de çektiği ve adeta 60’lı yılların bir belgeseline dönüşen bu muhteşem yapıt, hala keşfetmemiş olanlar için müthiş bir hazine!

The House with Laughing Windows (1976): Geçen yılki keşiflerimde söz verdiğim üzere her fırsatı bir korku filmiyle değerlendirdim ve İtalyan yapımı bu eser, en enteresan keşiflerimden biri oldu. Pupi Avati’nin yönettiği film, sıkıntılarına rağmen tuhaf bir biçimde kendisini sevdirmeyi başarıyor.

I Walked with a Zombie (1943): White Zombie ile birlikte zombi alt türünün ilk örneklerinden biri olan I Walked with a Zombie, minimal yapısı ve türe yaklaşımı sebebiyle mutlaka görülmesi gereken bir film…

Diabolique (1955): Bayılarak izlediğim bir intikam hikâyesi… İki kadının, bir adama karşı mücadelesini anlatan müthiş bir klasik… Harikulade!

Bonus: Re-Animator üçlemesi.

Daha önceki yıllara ait keşifler listelerimiz:

“Öteki”cilerin 2017 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2016 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2015 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2014 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2013 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2012 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2011 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2010 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2009 Yılı Keşifleri

“Öteki”cilerin 2008 Yılı Keşifleri

Yazar hakkında: Öteki Sinema

Öteki Sinema editörleri Prometheus'un David'i gibi... Siz uyurken bile, hoşunuza gidecek yazıları buluyor, itinayla hazırlıyor ve yayına sunuyor. Öteki Sinema çalışıyor!

Bir yorum var

  1. Bu keşifler listelerinize bayılıyorum ya, bi sürü izleyecek film çıkıyor içinden.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: