Outlander (2008)

..::  Outlander’ın Sırrı ya da Daniken’in Kulakları Oynasın ::..

Outlander’ı izledikten sonra Uwe Boll’a saygı duymaya başladım. 436619.1020.AElde süper bir senaryo olmadan, sallantıda görüntü efektleriyle, fazla oyun gücü gerektirmeyen basit karakterlerle bile eğlenceli film çekilebildiğine göre Uwe Boll zoru başarıyor çünkü. Outlander, tüm kusurlarına rağmen Uwe Boll filmlerinin alayından ve Roland Emmerich’in pek çok filminden daha keyifli bir seyirlik sunuyor.

Outlander’ın başında Dünya’ya bir uzay gemisi düşüyor. Gemiden insanların tıpkısının aynısı iki kişi çıkıyor. Buradan, senaristlerin nazarında evrimin evrensel bir değer olduğunu anlıyoruz. İki kişiden biri öldürülüyor. Diğeri neden sağ bırakılıyor belli değil ama sağ kalan kahramanımız Kainan, arkadaşını öldüren “şey”in peşine düşmeye niyetleniyor. “Bilgi güçtür” felsefesi de evrim gibi evrenin her yerinde geçerli olduğundan olsa gerek, uzaylıların elinde Dünya’yla ilgili her türlü bilgi var. Dünya’nın neresine düştüğü, teknoloji seviyesi, konuşulan dil gibi şeyler uzaylıların veritabanlarında bulunuyor ve birkaç saniye içinde kahramanımız Kainan’ın zihnine aktarılıyor. Ava çıkan Kainan, bir Viking kabilesinin aynı katil tarafından yok edilmiş olduğunu görüyor. Bir diğer kabileye de esir düşüyor. İlk başlarda şüpheyle yaklaşan kabileye kendisini kabul ettiriyor ve katili birlikte aramaya başlıyorlar. Bu esnada kabile reisinin kızı da gönlünü ufaktan Kainan’a kaptırıyor. Müstakbel eşi ve kabilenin de müstakbel reisi olan Wulfric bu durumdan pek hazzetmiyor haliyle. Derken katledilen kabilenin şefi geliyor ve katliamdan Kainan’ın sığındığı kabileyi sorumlu tuttukları için savaş çıkıyor. Asıl katil olan ve Kainan’ın gemisiyle birlikte gökten düşen Moorwen isimli yaratık bu esnada ortaya çıkınca gerçekler anlaşılıyor tabii. Ondan sonra olanları tahmin etmek pek zor değil.

Gördüğünüz üzere senaryo cephesinde orijinallik adına pek bir şey yok. Aynı şey karakterler için de geçerli. Kainan bildiğimiz kahraman portresinin dışına hiçbir zaman çıkmıyor. Rothgar, âdil lider şablonuna harfiyen uyuyor. Freya gibi “ta.aklı kadın” karakterleri de son dönem tarihi ve fantastik filmlerde çok görmeye başladığımızdan orijinalliği pek kalmadı. Bu tür filmleri izlerken feminizmin temellerinin binyıllar önce atıldığını, kavim başına da en az 1 feminist düştüğünü zannediyor insan. Feminizmle bir alıp veremediğim yok, Amerika’da feministlerin ticarî açıdan söz sahibi olmasına bir itirazım yok ama ilkel çağları anlatan filmlerde böyle karakterlerin hafiften anakronistik kaçtığını düşünüyorum. Kısa yoldan Viking kümesinin ikinci horozu olarak tarif edebileceğim Wulfric, altın renkli olsa C-3PO’yla karıştırabileceğim yaver karakteri Boromir de bu konuda filmin hanesine yazabileceğim artı puanlar olmaktan çok uzak. Hele bir rahip var ki, kısacık rolüyle bile dogmatik insan klişesi olmayı başarıyor. Komşu köyün şefi Gunnar, karakter anlamında bir nebze öne çıkıyor ama onu da yeterince göremiyoruz maalesef.

cats

Filmin senaryosu, aynı zamanda yönetmeni olan Howard McCain tarafından kaleme alınmış. Fikir, aklına 1992 yılında gelmiş ama doğaüstü bir yaratığı Viking çağına nasıl oturtacağını bulamadığından rafa kaldırmış. McCain’in 1998 yılında tanıştığı Dirk Blackman, sorunu bilimkurgu öğeleri ekleyerek çözmüş. Beowulf örnek alınarak yaratılan karakterler üzerinde oynayarak kökenlerini gizlemeye çalışmış. Filmin sıradanlığından hangisinin daha fazla sorumlu olduğu biraz karışık yani. Peki bu kadar sıradan bir filmin eğlendirici olmasının sırrı nedir? Bunun sebebinin büyük ölçüde filme gösterilen özen olduğunu düşünüyorum. Film için bir Viking köyü inşa edilmiş. Dışarıdan gördüğünüz binaların hiçbiri dekor değil. İç çekimler de stüdyoda yapılmamış. Aynı şekilde bir de Viking gemisi inşa edilmiş. Yaratık tasarımcısı Patrick Tatopolous Moorwen’i tasarlamak için ücret almamış ama “nasıl olsa bedavaya çalışıyorum” diyerek işi başından savmamış. Gerçekten etkileyici ve akılda kalıcı bir yaratık ortaya çıkarmış. Kısacası ekip, elindeki işe özenince kusurlarına rağmen samimi bir film olmuş Outlander. Filmle bir dönem Rennie Harlin ilgilenmiş ama iyi ki o çekmemiş. McCain, diğer karakterlerden ayrılması için başrolü Amerikan aksanlı bir oyuncuya teslim edecek kadar ince düşünmüş çünkü.

Oyuncular da özen ve samimiyet hususlarında filme katkıda bulunmuşlar. Bugün Christian Bale’in yaptığı gibi bir dönem her filmde boy gösteren ama niye bu kadar film çektirildiğini pek anlayamadığım aktör James Caviezel başrolde. Caviezel’in donukluğu, bu filmde işine yarıyor. Freya rolünde Sophia Myles, Wulfric rolünde Jack Houston rollerini görev bilinciyle yapıyorlar. Olması gerekenden ne eksik, ne fazlalar. Boromir rolündeki Cliff Saunders ve Rothgar rolündeki John Hurt bir miktar daha öne çıkıyor. Filmin yıldızıysa Gunnar rolündeki Ron Perlman. Kendisini çok az görebilsek de karizmasıyla ekranı dolduruyor ve çok kısıtlı bir sürede karakter yaratarak akılda kalmayı başarıyor. McCain’in rejisiyse yeterli. Herhangi bir özelliği yok ve sanki yönetmenlikle ilgili tüm kitapları okuyup öğrendiklerini tatbik etmiş gibi duruyor ama bu durum pek çok sahnenin işlemesine mani olmuyor. Üstelik bu sahneler de çok özgün değiller. Yüzüklerin Efendisi’nde Balrog’un ilk ortaya çıkışından Yaratık’taki (Alien) ölümlere, Avcı’daki (Predator) sahnelere kadar diğer filmleri andıran pek çok görüntü izleyeceksiniz. Yine de keyif alacaksınız.

Başta da söylediğim gibi, Outlander’ın sırrı “iyi film” olması değil, “keyifli film” olması. 1 saat 55 dakikalık uzun sayılabilecek süresi boyunca sizi sıkmıyor. Kainan’ın insanlarla tıpatıp aynı olması, uzayda gezecek kadar gelişmiş bir ırkın piyade olmadan işgalin tamamlanamayacağı gerçeğinden bîhaber olması (“havadan bombaladık ama içlerinden biri kurtulmuş, o da canımıza okudu zaten” şeklinde gösteriliyor), iyi makyajlanmış olsa da pek çok filmde izlediğimiz sahnelerin tekrarına ve yer yer sallantıda olan görüntü efektlerine rağmen samimiyetiyle sizi saran bir film. Kainan-Moorwen arasındaki mücadelenin arka planındaki hikâye biraz fazlaca İsrail-Filistin meselesini andırıyor. Filmin finalinde Freya’nın konuşması ile özetlenen, hikâyedeki “aklın ermediği şeyleri dogmalarla açıklama” unsuru ise akıllara “onlar mucize değil, uzaylılar aramızda” diyerek hatırı sayılır bir servet edinen Eric von Daniken’i getiriyor.

Yazar hakkında: Kaan Zanbakcı

1976, İstanbul doğumlu. Sinema denen sanatın ne kadar büyülü bir şey olduğunu 1986’da, Şişli Site sinemasında izlediği Return of the Jedi ile farkına vardı. 10 yıldır çevirmenlik yapıyor. Önce Divxplanet bünyesinde, ardından Öteki Sinema’da film eleştirileri yazdı. Sender’in açtığı senaryo atölyelerine katıldı. Hayalî İcraat adında bir bilimkurgu/fantastik sinema sitesi hazırladı ancak o büyüklükte bir siteyi tek başına hazırlamanın zorlukları, hosting firmasının saçmalıklarıyla birleşince 6 yılda büyük mesafe kat eden, 800’ü aşkın makale içeren sitesini kapadı ve Öteki Sinema’ya geri döndü.

Bir yorum var

  1. Ben sizle aynı fikri paylaşmıyorum. Son derece yaratıcı ve cesur bir film olarak BK ile Epik Fantaziyi çok güzel birleştirebilmiştir Outlander… Ve sırrı da çok iyi bir film olmasıdır. Fantastik bir film izlerken, elinde kurgu gibi bir lüks bulunan kişinin size sunduğu şeye böyle diyerek burun kıvıramazsınız. :) Uzaylı-iyilerin insansı (humanoid) olması da filmin kalitesini düşürmez.

    Tarz olarak da klasik bilim kurgu öğe ve kurallarına göre canlandırılmış iyi ve kötü yaratıkları. Ütopik bilim kurgunun karakter yaratma kısmını ve sorgulayan bakışını da gayet iyi kullanmış bir film. Kainan’ın hikayesi ve ifade ettiği de 50-60ların bilimkurgu jargonudur. Çatışmanın içinde gerçek örnek aramaya gerek yok. Birçok bilimkurgu eserinde tarafların hepsine yönelip empati ile anlatmak kullanılan bir şey.

    Bence “keyifli film” teriminizi “keyifli ve iyi bir film” şeklinde genişletmelisiniz.

    selamlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: