Ozan Takış: ‘Kısa film kamu spotu değildir’

Kısa filmci Ozan Takış ile sosyal medyada paylaştığı ŞekirePembü / Pamuk Şeker filmini izleyerek tanıştım. Ardından diğer filmlerini izledim, yaşamla, insan olmak ve insan kalmakla ilgili toplumsal dertleri olduğunu gördüm. Sorularımı kendisine yönelttim.

Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir

Seni internette paylaştığın Pamuk Şeker filmiyle tanıdım, hatta filmine yorum yazdım. Öncelikle kısa film ve sosyal medyanın gücü üzerine konuşalım… Filmin festival yolculuğunu tamamladıktan sonra mı genel izlemeye açtın? Kısa filmin izlenirliği konusunda sen neler düşüyorsun? Yeterli mi?

Öncelikle merhaba, ŞekirePembü’nün (Pamuk Şeker) hala festival yolculuğu devam ediyor fakat insanların izleme talepleri fazlaydı ve Youtube kanalımda açmak istedim, izlemek isteyenler Youtube kanalımdan izleyebilirler. Sonuçta insanlar festivaller dışında kısa filmleri izleyemiyorlar hatta kısa filmi geçelim siz de bilirsiniz ki uzun metraj bir festival filmini bile festival dışında bulup izlemek zor.  O yüzden tüm izleyiciye açmak istedim. Kısa film izlenirliği hakkında bir şey söylemek istiyorum umarım yanılmam; artık günümüzde insanlar daha kısa şeyler izlemek istiyor yani en kısa yönden etkilenmenin peşindeler. Böyle bir yeni jenerasyon geliyor, inanıyorum ki kısa filmler daha değerli olacaktır. Sonuçta kısa film bence uzun metraj işten daha zor çünkü çok kısa bir sürede insanı bir şekilde etkilemek gerekir, bu bence daha kıymetli.  İmkânlarım el verdikçe kısa film çekmeye devam edeceğim. Sosyal medya çok büyük bir kitle güç aygıtı, sesini duyurmakta birebir hemen yanında oluyor, bu yüzden artık günümüzde sosyal medyanın gücüne fazlasıyla inanıyorum ki ben kısa filmlerimde birçok desteği sosyal medya gücüyle elde ettim. O yüzden sosyal medya bizim gibi sesini duyurmak isteyen genç sinemacılar için çok değerli.

Filmlerinde genel bir sosyal mesaj var, bireysel ve toplumsal açmazlar yaşayan insanları anlatıyorsun. Kısa film çekmeye nasıl karar verdin, ya da bir dert anlatma aracı olarak neden kısa film desem?

Şöyle anlatmak isterim; bir sabah kahvaltı yapıyorsunuz, dişlerinizi fırçalıyorsunuz sonra evden çıkıp işe gitmek için otobüse biniyorsunuz, ardından elinize telefonunuzu alıyorsunuz haberlere bakıyorsunuz. Haberlerde ise; kadın cinayeti, hayvan katliamı, pedofili, işçi cinayeti, homofobik şiddet, mültecilerin boğularak yaşamlarını yitirmeleri haberlerine şahit oluyorsunuz, orada isimleri okuyoruz geçiyor. Sonra işe gidip hiçbir şey olmamış gibi hayata devam ediyoruz. İşte benim isyanım burada başlıyor,  her şey bu kadar sıradanlaşmamalı ve unutulmamalı benim isyanım bunlara karşı çünkü ya kafayı yiyecektim ya da bu öfkemi sinemaya dökecektim. Ben sinemayı seçtim, ben sinemayı isyanımı yansıtmak aleyhine kullanıyorum. Bu dertleri anlatmamdaki amacın kısa film olmasının nedeni tamamen hazırlık aşaması diyebiliriz, sonuçta kısa film çekmeyi seviyorum fakat ben de her kısa film yönetmeni gibi uzun metraj filmimi düşünüyorum. O yüzden kısa filmlerim ile kendimi deneysel geliştiriyorum.

Pamuk Şeker çocuk bakış açısıyla doğru bir yerde duruyor. Konu ve işleniş doğru. Anlatımda biraz sorunlar var. Bu durumda çocuk oyuncu oynatmanın zorlukları da yansıyor. Pamuk Şeker’i çekmeye nasıl karar verdin, seni ne etkiledi?

ŞekirePembü filmindeki oynayan,  orada tarlada çalışan çocuklar. Sadece bir gün prova yapma şansım olmuştu, bu arada kamera arkasında yaşananlardan bir film daha çıkar o kadar özeldi benim için. Çocuk oyuncu oynatmak çok zor ama bu zorluğu yaşamak benim için güzel tecrübe oldu. Mesela üçüncü son filmimde oynayan çocuklarda zorlanmadım. ŞekirePembü’yü (Pamuk Şeker) çekmeden önce Ahmet Yıldız’ın hikâyesi beni inanılmaz üzmüştü ve elimden hiçbir şey gelmemesi beni inanılmaz kahrediyordu. Ardından dört yıl geçtikten sonra ilk filmim kendi hayatımdan etkilendiğim Uyanış’ı çektim;  ardından Ahmet Yıldız’ın anasına bir film çekmek istedim ve ŞekirePembü’nün senaryosunu yazdım filmi çektik ve Ahmet Yıldız’a adadık.

Ahmet Yıldız’ın hikâyesi acıklı, işverenle görülen dava süreci ise daha acıklı. Sinema sanatsal kaygılarla ve olaylara bakış açısıyla her zaman daha naif kalıyor. Doğrusu çoğu zaman bu ama bazen gerçek acının çeperi gibi kalıyor… Bu konuda sinemanın rolü nedir?

Çok haklısınız, sinema sanatsal kaygılarla ve olaylara bakış açısıyla gerçekten de naif kalıyor. Sonuçta biz kurmaca hikâye ile insanlarda bir iz bırakma peşindeyiz, gerçeklikle alakası yok fakat sinemanın çok büyük sihri burada devreye giriyor, ne istersen onu yaratabilme gücü veriyor sana (bu sanatın her dalı için geçerli fakat benim için sinema) ben de bu sihri kendi varoluşsal kaygılarımla kullanmayı tercih ettim. Sonuçta sinemada büyük bir kitle aracı benim böyle dertlerim ve isyanım var,  sizle paylaşmak istiyorum demek istediğim ve sinema bana bu kapıyı açtı.

Uyanış Cannes’da gösterildi sanırım. İş dünyasının dayatmaları karşısında tam tersini seçmek… Bu tarz filmleri severim fakat sonrasında önerilen yolun bu dünyaya çok uygun olmadığını düşünürüm. Yani işi bıraktık, yolumuzu doğaya çevirdik ama orada bu dünya koşulları içinde yaşam şansı yeri yok. Bu tür önermeleri sadece film diye mi yorumlasak?

Evet, Uyanış Cannes Short Film Corner’da gösterime girdi ve izleyiciyle buluştu ilk festivalinde en iyi senaryo ödülü aldı ve festival yolculuğu devam ediyor. Kesinlikle bu tür önermeleri bir film diye yorumlamayalım, biraz politik bir cevap vereyim ortamı gereyim şaka şaka şöyle anlatmak isterim; Karl Marx’a göre, insanın kendi emeğinin ürününe, hayat etkinliğine, türsel varlığına yabancılaşması, aynı zamanda dolaysız bir biçimde, insanın insana yabancılaşması sorununu doğurmaktadır. Daha da açarsak Maksim Gorki’nin şu sözleridir; “Her sabah nereye gittiğini bilmeden bir işe giden, her akşam nereden çıktığını bilmeden bir işten çıkan, sevmediği hayatı yaşayan, sevmediği işi yapan, sevmediği kişilerle yaşayan, kalabalıkların yüzünden yaşamaya karşı, ne bir sevgi, ne de bir sevgisizlik işareti olmadan gelip geçen, her akşam evinin dört duvarı arasına sanki bir mezara girermiş gibi giren, gecelerini bir sıkıntı yorganının altında yalnız ya da yanındaki yabancı gövdeyle geçiren; bütün ölü kentlerin, ölü doğmuş çocukları! Size bu ölü yaşamı hazırlayan sermaye sahibi egemen sınıftır ve bu acımasız oyunun varlığı siz izin verdiğiniz sürece sürecektir.” En nihayetinde konuyu şöyle toparlayacak olursak, insan doğadan koptuktan sonra kendine yabancı bir doğa kurdu, bu yabancı doğa ise şu an yaşadığımız kapitalist sistemdir. İnsanlar kendi doğası gereği ürettikçe kendini var eden canlıyken ellerindeki üretkenliği alıp onun yerine başkaları (kapitalistler) ne üreteceklerine karar verdi, belki geri doğaya dönersek özümüze geri dönmüş oluruz kim bilir.

Fotoğraf biraz da yıkımlar, savaşlar ve eskiye duyulan özlemle ilgili. Zamansal olarak biraz daha açabilir misin Fotoğraf’ın hikâyesini?  Daha eski bir zamanda geçiyor gibi… Mültecilik bitmeyen bir dert misali…

Fotoğraf tamamen göçmen konusu işlenmiş bir siyah beyaz dönem kısa filmdir. Fotoğraf kısa filmin herhangi bir dili, dini, ırkı, milleti ve vatanı yoktur, tamamen evrensel diyalogsuz bir filmdir. Birinci ve İkinci Dünya savaşları boyunca doksan milyona yakın insan göçe zorlanmış; tahminlere göre 100 milyonun üzerinde de insan hayatını kaybetmiş. Ben de buradan yola çıkarak Fotoğraf kısa filmini ortaya çıkarmak istedim. Fotoğraf kısa filmin herhangi bir festival başvurusunu yapmadım, yeniden kurgusunu revize edeceğim, birkaç revizeden sonra ulusal ve uluslararası festival yolculuğuna başlayacak.

Bir filmin konusu, çekim koşulları, çekimini biraz da bu işe yeni başlayacaklara deneyim olması açısından detaylı anlatabilir misin?  Nasıl aşamalardan geçtin, neler yaşadın?

Bir filmin konusu için önce kendilerine şunu sormalılar, ben neyi anlatmak istiyorum, neyi daha iyi anlatabilirimle başlamalıdırlar konu ne olursa olsun. Çekim koşullarına gelecek olursak ben biraz şanslıydım. Bir kısa filmcinin üstünde bir prodüksiyonla çalıştım bu tamamen benim tercihimdir fakat illa iyi bir kamera iyi bir prodüksiyon olmaksızın da çok başarılı kısa filmler var, günümüzde artık cep telefonları bile yüksek çözünürlüklü onlarla da film çekilebilir. Hatta birkaç uzun metraj film bu telefonların biriyle çekildi. En zor yaşadığım aşama her kısa filmcinin yaşadığı gibi maddi sıkıntılar, destekler ve sponsorlar. Kısa filmlerimin hepsinde arkadaşlarımın birçok büyük emeği vardır, kolektif bir dayanışma ile ortaya çıkmış filmlerdir. Onlara da buradan tekrardan çok teşekkür etmek istiyorum. Sinema her sanat dalı gibi çok emek isteyen bir dal fakat tüm çektiğiniz çileler film bittikten sonra yeni doğmuş bir bebek gibi elinize geliyor, her şey bir anda geçiyor.

Filmlerine maddi olarak nasıl destek buluyorsun, kültür bakanlığı ya da özel fonlar bu anlamda imdadına yetişiyor mu?

Filmlerime henüz hiçbir fon bulamadım, başvurular yaptım fakat hiçbir başvuru olumlu dönmedi hâlâ başvuru yapmaya devam ediyorum. Mesela size şöyle bir örnek vereyim Uyanış’ın maliyeti 50 bin TL, ŞekirePembu 7 bin TL ve Fotoğraf 25 bin TL. Bu paraların bir kısmını sosyal medya danışmasıyla, bir kısmını tanıdık çevremle buldum, diğer yüksek kalan kısmı ise annem tüm emekli ikramiyesini bana yatırdı desem yeridir. Annemin benim için çok özel yeri var, benim başarılı olmam için hep yanımda oldu, hâlâ da oluyor, ben biraz şanslıydım bu konularda fakat şimdi annemin emekli ikramiyesini de bitirdik, artık fon bulmak için kapı kapı dolaşacağım, durum onu gösteriyor. Kısa filmcilere daha çok destek gerekli çok az fon var özellikle sponsor bulmakta çok zorlanıyoruz, bir kısa filmcinin; ulaşım, yemek ve konaklamasını çözerseniz her türlü film çeker fakat buna bile sponsor bulamıyoruz açıkçası çok üzücü ama böyle.

Çok fazla kısa film festivali var, filmlerine konu, anlatım vs. olarak yer bulabiliyor musun, kabul görüyor musun? Bu kadar festivalin olması nicelik olarak iyi ama nitelik olarak filmleri etkiliyor mu?

Şey oldu bu şimdi “bir dokun bin ah işit” ama gerçekten öyle, ulusal olarak çok az kısa film festivali var ve en çok karşı çıktığım şey ise kısa filmleri bir kamu spotuna dönüştürmek. Kısa film festivalleri açılıyor; fakat konu belirtiyorlar (arkadaşlık, komşuluk, göçmenlik, insan hakları vs.) buna çok kızıyorum, kısa film bir kamu spotu değildir her biri emek verilmiş bir filmdir. Onun kısa olması kamu spotu gibi görülmesi anlamına gelmiyor yani uzun metrajdan tek farkı süresinin kısa olması. Bir diğer olay ise şu; uluslararası film festivallerine başvurularının birçoğunun başvuru ücretleri var bu ücretlerde Dolar ve Euro üzerinden, biz kısa filmi çekmeye fon bulamıyoruz, çektik diyelim post-prodüksiyonu var onu da hallettik diyelim filmimizi festivallere göndereceğiz bir festival bizden en az 20 Dolar istiyor, ben filmimi ortalama 30 festivale göndersem 800 Dolar gibi bir maliyeti var bunu şu an karşılayamıyorum. O yüzden bu konuda gerçekten kısa filmcilere destek verilmesi gerekli, umarım sesimizi duyarlar.

Kısa filmin popülerleşmesi konusunda düşüncelerin? Daha aykırı olması gerekiyor. Bir yandan da her festivalin kısa film gösterme merakı ile kısa filmcilere gösterdikleri ilgi ters orantılı gelişiyor.

Yeni jenerasyonla daha çok popülerleşeceğini ve daha çok değer verileceğini düşünüyorum, diğer ülkelerdeki festivallerde kısa filmcilere daha çok değer veriliyor ve büyük yapımcılar çalışıyor. En basit örneğini 2018’de Cannes’da altın palmiye ödülünü alan “All These Creatures” kısa filmden biliyorum. Arkasındaki yapımcıları, prodüksiyon ve sponsorları gördüm ağzım uçukladı, biz çok geriden geliyoruz. Altın Palmiye ödülü alan film Panavision 70 mm çekilmiş, bizim kısa filmci arkadaşlarımız Mark3 bulmakta zorlanıyor, arada böyle bir fark var. Ülkemizde kısa film; festivalleri, atölyeleri, yapımcılık eğitimleri, fonlarının artması halinde sinemamız gelişir, çok iyi bir futbol kulübünün altyapısı çok sağlamdır böyle de düşünebilirsiniz.

Bundan sonra kısa film yolculuğun devam edecek mi, yoksa uzun metrajla mı devam edeceksin?

Şimdilik senaryosunu yazdığım bir internet dizisi projesi var onun üzerine yoğunlaştım. Ardından kendi hayatımdan yola çıkarak uzun metraj yazdığım bir senaryom da mevcut. Kısa film çekmeyi şu an için düşünmüyorum fakat bu yapmayacağım anlamına gelmiyor çünkü gerçekten; fon bulmakta, festival bulmakta ve sponsor bulmakta çok zorlandım hem de annemin emekli ikramiyesi bitti.

Son olarak neler söylersin?

İlk başta size çok teşekkür ediyorum davetiniz için. Ben son olarak Nietzsche’nin bir sözü ile bitirmek istiyorum: “İnsan, bir kez hakikatin farkına vardığında her baktığı yerde varoluşun korkunç saçmalığını görür… İradenin karşılaştığı bu büyük tehlike anında, sanat adı verilen o şifalı büyücü, insana yaklaşır. Sanatın yardımıyla insanın bulantı nöbetleri yaşamı katlanır kılan hayallere dönüşür.”

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir