Paganini (1989)

ANLARIN DEĞERİ

Paganini posterKlaus Kinski’nin yazıp yönettiği ve de kendini Paganini’yle özdeşleştirdiği bir metnin içinde Paganini’nin yaşam öyküsünü bulmak üzere yola çıkanlar Klaus Kinski’nin deneyimleriyle karşılaşacak, metnin içinde bir biyografi yerine en muazzam ve en hassas noktaların ve deneyimlerin anbean nasıl yüzeye çıktığına ve de nasıl dibe gömüldüğüne şahit olacaklar.

Öteki Sinema için yazan: Burak Bayülgen

Açılış sekansında gördüğümüz dakikalarca süren alkışlar, hayranlık, kendinden geçen kadınlar, sahneye fırlatılan çiçekler Şeytan’ın Kemancısı lakabını yerine getirmesi açısından çirkin, hımbıl ama bir o kadar da kemanıyla harikaların da ötesinde bir performans seyrettiren birisi için Klaus Kinski açısından da oldukça uzatılması gereken bir sekanstır. Turne boyunca bir duraktan diğer bir durağa giden Paganini’nin söylentilerden oluşan bir hayat hikayesini biyografik bir metne dönüştürmenin bir anlamı kalmayacaktır çünkü Paganini bir yaşam öyküsünden ibaret değil, aksine anlarla ünlü ve bu anların bir filmin metninde abartıya da kaçarak anlatılması gereken bir besteci ve de bir virtüözdür. Paganini’yi yüceltmek değildir maksat burada; şayet yüceltmek isteniyorsa da bu yüceltmenin en layıkıyla oğlunun gözü önündeki ölüm sahnesiyle vuku bulacağını aklımızdan çıkarmamak gerek… Öyle bir ölüm sahnesiyle karşılaşacağız ki Salvator Accardo’nun yorumu Klaus Kinski’nin büründüğü ve bir anda kendi haline geldiği Paganini’nin metin boyunca gördüğümüz en muhteşem, en zorlu ama bir o kadar da panik yaratan performansını gösterecektir. Paganini hakkındaki söylentilerin ve de suçlamaya varan yargıların bir kusurlu ile kusursuz arasındaki git geli için kusuru hayatın içine; yani turnelere, duraklara, her bir istasyona, kusursuzluğu da en sona bir ölüm sahnesine atfetmek Klaus Kinski’nin özdeşleşmesinin bir sonucudur.

DÖNEMİN DİĞER MİMARLARI ???

Paganini 07

Paganini’nin efsanesi yaşam öyküleri dile getirildiği zaman dönemsel sürecin diğer yapı taşlarıyla da ele alınır. Öyle ki bir bestecinin ailesiyle başlayan yaşam öyküleri gerekli koşulları sağladıktan sonra dönemin diğer figürlerinin de kim olduklarıyla, bu figürlerin dönem içine yedirilerek bestecinin yaşamı kadar bir dönemin kendisini de anlatmasıyla, başvurulan pratiklerden önemli bir tanesidir. Yaşam öyküsü eserlerin bir bestecide hangi süreçten çıktığıyla ilintili olduğu kadar dönemin kendisiyle de ilintilidir ki bu eserler sayesinde dönemin mimarları olarak adlandırılan bestecilere ve yorumculara kavuşulur, diğer disiplinler ile bir dönem başlatılır ve sürdürülür. Yaşam öyküsünün sonu ise böyle bir bestecinin dönemi şekillendirmede ve devamını, farklı dönemlere ve disiplinlere geçişte ne derece önemi olduğuyla kapatılır. Genel geçer bir kanıyla böyle bir film beklemek de haklı bir beklenti olmakla birlikte bu metodu kıran filmlerle de karşılaşırız. Chronik der Anna Magdalena Bach (Danièle Huillet, Jean-Marie Straub, 1968) gibi Johann Sebastian Bach’ın yaşam öyküsünü görsel ve işitsel olarak sadece Bach’ın müziğiyle ele alan bir metin kendini nasıl maestro Gustav Leonhardt’a yaslayarak dile getiriyorsa, Klaus Kinski’ye sırtını dayamış bir Paganini metninden de bir müzisyen değilse bile en azından kendini Paganini’yle özdeşleştirmiş bir aktör, yönetmen yorumu beklemek genel geçer kanıyı bozacaktır. Paganini’den beklentinin ne olduğunu düşünmek zaten söylentilerin, Paganini’nin düşkünlüklerinin ve ona karşı yargıların içinde bir yaşam öyküsü oluşturabilmektedir ancak anlar olmadan bu yaşam öyküsü Klaus Kinski tarafından layıkıyla tamamlanamamakta, Paganini kendini bu süreçte hem dönem için hem de kendi için önemli bir figür olarak gösterememektedir.

DIŞAVURUM

Paganini 02

Klaus Kinski, Paganini söz konusu olduğunda başvurulacak yegane kaynak değildir. Bir dönem okuması yapmak için bir çıta daha yükseltmek gerekirken, Paganini sabit bir zamanın da ötesinde bir özdeşleşme süreci yaşamak, bir başka okumanın parçası olmak istiyor. Chronik der Anna Magdalena Bach’ta gördüğümüz üzere sırtını yaslamak için bir virtüöze de ihtiyaç duymuyor Paganini, onun yerine bir yönetmeni esir ediyor kendine, onun vizyonundan bir deha yaratmak, kendini tüm yargılara rağmen ifade etmek istiyor. Kendini temsil edecek bir bireye değil, kendini rahatça kendi olarak ifade edebileceği, onun dilinden konuşacak bir dışavurum görmek istiyor. Çirkinin güzelden çirkine ve de kusurun kusursuzdan kusurluya evrilmesi Klaus Kinski’nin yorumunda bir yer bulamayacaktır. Dönem flulaşmış, mekanlar genişlemiş, duraklar fazlalaşmış ve hayranlarının ifadesi daha da uzamıştır süre içinde. Cinsel isteklere yoğunlaşılmış, anlar dönemden ziyade daha bir önem kazanmış, dönemin diğer figürleri yerine bir evlat sevgisi daha fazla yer kaplamıştır metinde.

Fragman. Tıkla, izle!

Klaus Kinski

Yazar hakkında: Burak Bayülgen

1983′te İstanbul’da doğan Burak Bayülgen yedi yaşında korku filmleriyle tanıştı. İlkokulda hayallerinde korku sinemasını meslek edinip Freddyler ve Jasonlar ile iç içe bir hayat düşleyerek bir kaçış yaşayan Burak lisansını ve yüksek lisansını Sinema-TV üzerine tamamladıktan sonra en çok yapmak istediği işe, yani yazı yazmaya koyuldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir