Pennywise Neyi Huzursuz Ediyor?

“Etten ve kemikten insanlara ulaşmak için, ne insanların söylediklerinden, hayal ettiklerinden, kavradıklarından, ne de anlatılan, hayal edilen ve kavranan biçimiyle insanlardan yola çıkılır; aksine, bu yaşam sürecinin ideolojik yankı ve yansımaları gerçek, faal insanlardan yola çıkılarak ve onların kendi yaşam süreçleri temelinde ortaya konur. İnsanların kafalarında oluşturdukları en olmadık hayaller bile, ister istemez, ampirik olarak kanıtlanabilir olan ve maddi temellere dayanan kendi maddi yaşam süreçlerinin yüceltilmiş yansımalarıdır. İnsanlar maddi üretimlerini ve maddi temaslarını geliştirdikçe, kendi gerçek dünyalarının yanı sıra düşüncelerini ve düşüncelerinin ürünlerini de değiştirirler. Yaşamı belirleyen bilinç değildir, tersine, bilinci belirleyen yaşamdır.” (Karl Marks-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi)

Kimseler kullanmamasına ve herkesin kendi aklını eksiksiz, yanılmaz ve en yüce görmesine karşın insan türünün “aklını kullan” ilkesini en üst değer olarak ilan etmesi kadar tuhaf bir durumla karşılaşmadığımı söylemeliyim. Descartes “Akıl (sağduyu) dünyanın en iyi paylaştırılmış olan şeyidir zira her bir kişi onunla öylesine yeterince donanmış olduğunu düşünür ki, tüm başkaca şeylerde, yetinme konusunda en fazla zorluk çıkaranlar bile sahip oldukları sağduyunun daha çoğunu asla istemek âdetinde değillerdir.” diyerek bu tuhaf tutumun evrenselliğini ilan etmiştir. Bir atasözümüzün “Akılları pazara çıkarmışlar, herkes yine kendi aklını almış” diyerek bu konuya noktayı koymuş olması ise muhteşemdir. Hayli uzun bir süre karanlıkta yaşadıktan sonra “aklını kullanma cesareti” göstermeyi başaran Batı, bu cesaretini “aydınlanma” ismiyle simgeleştirmiş ancak bunun evrensel değil yalnızca kendisine özgü olduğunu iddia etmiştir. Böylece, bu “cesaretin” bütün insanlığa yayılacağı beklentisi boşa çıkmış, aydınlanma hızla ideolojik bir biçim alarak, doğayı ve insanları sömürgeleştirme yollarını “aydınlatmaya” ve ötekinin ilkel, gelişmemiş, barbar hatta “maymun” yani insanımsı olarak damgalaması için kullanılmaya başlanmıştır. Böylece, sahip olduğunu iddia ettiği sözde akılla yetinip içindeki “sevgiyi” yitiren bir uygarlığın, insanlığı aydınlanmaya değil de beklenenin tam tersine nasıl yok oluşa götürdüğü açıkça görülmektedir.

“Freud, Batı uygarlığı dediği yapıda Eros’un değil ama karşıtının, yok etme içgüdüsünün ağır bastığını ileri sürdü. Orada egemen olan yabanıl güçler, topluluğu düşman uluslara, toplumu çatışan sınıflara, aileyi yabancılaşmış bireylere dağıtmaya ayarlanmış içgüdüsel eğilimlerdir. Eros’un bakış açısı, modern “ilerlemenin”, insan doğasında bir büyüme ve özgürleşme olmaktan çok insanlığın göreli olarak küçük bir bölümünün ruhsal yapısında insan doğasının kendisine aykırı ve yabancı bir başkalaşım olduğunu gösterir. Saldırganlık ile açıkça sıkı sıkıya ilişkili olan güç dürtüsü, bu insanlık bölümünün “ilerleme” için asıl güdüsünü oluştururken, bilimler bu türesiz süreç için ussallıklarından vazgeçerek pozitivist indirgenişe boyun eğerler, din ve törellik kuramları dizginsiz bir bencilliğin gereklerine ve aklanmasına ayarlanırlar, seçim dizgelerinden yasama süreçlerine dek bütün devlet yapıları ve bürokrasiler modern türesizliğin dinamik işleyişine uyarlanırlar. Böyle “modern ussallaşma” süreçleri birkaç yüz milyonluk bir nüfusu, küçüklüğü ile ters orantılı bir yolda bütün bir dünya için dikkate değer, biraz ürkütücü, aslında oldukça rahatsız edici bir güç yapar. İnsan usunun tarih boyunca bilimlerde elde ettiği kazanımların tümünün bayağı kapitalistik ve yabanıl militaristik hedeflere alt-güdümlü kılınmaları yarışmacı yaratıcılığı yalnızca bir türesizlik ve paranoya düzeninde cisimselleşmeye götürür. İnsanlığın ekinsel kazanımları insanlığın kendisine karşı birer gözdağına çevrildiği zaman, bunun yarattığı hoşnutsuzluklar hiç kuşkusuz uygarlıktan bir uzaklaşmanın, barbarlığa ciddi bir yaklaşmanın sonucu sayılmalıdırlar.” (Aziz Yardımlı, Eros, Modernlik, Ruhçözümleme)

Kendisinin her zaman haklı olduğunu ispat etmekle yükümlü kıldığı bir “aklı” icat eden Batı, “aydınlanma” isminin arkasına gizlenerek, kitleleri bütün “etkilerden” bağımsız bir “akıl” olabileceğine inandırmayı başarmıştır. Egemen sınıfın etkilerinden bağımsız bir “akıl” olabileceğine “inanan” ancak bu inancının da Batı etkisiyle meydana geldiğinin farkına varmayanların “yaşamı belirleyenin bilinç değil, bilinci belirleyenin yaşam” olduğunu idrak etmesi olası değildir. Kapitalizmin temelinde dayanışma, yardımlaşma ve toplumsallaşma değil bencillik, rekabet ve sermaye birikimi (kar) yer aldığından, kendi doyumunu hedefleyen ve hayatta kalabilmek için her şeyi meşru gören “modern” Batı uygarlığında akıl, sömürü, yağma, talan ve kırımlardan kaynaklanan suçluluk duygusunu alt etmede kullanılacak “bilinci” yaratmak için görevlendirilmiştir. Bu “bilincin” ve uygarlığın temeline “suçluluk duygusunu” koyduğumuzda ise “aklımıza” Freud’un gelmemesi mümkün değildir.

“Batı sözcüğü modern kitle toplumunun örgütlenişinin dinsel kökenlerini, daha tam olarak Protestan inanç türü tarafından belirlenmişliğini gizleyen örtmeceli bir terimdir. Laiklik görünüşü altında, tam olarak Protestan değerlerin yaşama geçirilişini anlatır. Ve bu “uygarlık” tarihte, kapitalizme ve nazizme, ırkcılık ve ayrımcılığa ve en sonunda nükleer yok oluşa yetenekli biricik “uygarlık” biçimidir. Hıristiyan inancın özsel bir bileşeni olarak kabul edilen eylem şu ya da bu birey tarafından değil, tersine insan tarafından, bütününde insanlık tarafından işlenen saltık suç olarak görülür. Bu inanan yüreğin öz-sevgisini olanaksızlaştırır, aslında ona bir öz-nefret biçimini verir. Buna göre, insan doğal olarak kötüdür, bu dünyada iyileşemeyecek denli umutsuzdur. Hıristiyan duyunç, daha doğrusu bu dine başından bu yana eşlik eden suçluluk duygusunu günümüze kadar adım adım saptamak olanaklıdır: Çürüyen Katolik Kilisenin ve dinsel topluluğun dağılması, kabilecilik ya da ulusalcılığın güçlenmesi, bireycileşme, sevgisizleşme, duyunçsuzlaşma ve sonunda moral kaygılarını büyük ölçüde yatıştırmış kitlesel bir pazar bilincinin yükselişi. Tüm bu etmenler modem tarihsel töze katılırlar ve insanlığın bilgi birikiminin ve dünyanın doğal ve insansal kaynaklarının talan edilmesi yoluyla daha önce benzeri görülmemiş bir özdeksel gönencin ve saldırganlık yeteneğinin gelişiminde cisimselleşirler. Aydınlanmadan bu yana popüler “ilerleme” tasarımının içeriği böyle oluşur.” (Aziz Yardımlı, Eros, Modernlik, Ruhçözümleme)

Freud’un birçok iddiası erkek egemen bakış açısına sahip olduğundan günümüzde kabul edilemez bulunsa da, inkâr edilemez bir biçimde hala etkili olmayı sürdürmektedir. Yaşlılık döneminde, insanın ruhsal gelişim süreçlerini açıklayabilmek için kullandığı tezlerinin uygarlıkların gelişimi için de kullanılabileceği iddiasını ortaya atan ve bu yönde çalışmalar yapan Freud, bütün kuramlarının temeline “Odipus Karmaşasını” yerleştirmiştir.

“Oğlan çocuklarda kesin olarak belirlenebilecek ilk evre Odipus Karmaşasıdır. Bunu anlamak kolaydır, çünkü bu evrede çocuk daha önce emzirme döneminde -henüz örgensel olmasa da- libidoyla yüklediği aynı nesneyi korur. Bu durumda babasını rahatsız edici bir rakip olarak görmesi ve ondan kurtularak onun yerini almayı istemesi güncel durumun dolaysız bir sonucudur. Ne var ki Odipus Karmaşası öylesine önemlidir ki, kişinin bu Karmaşaya giriş çıkış tarzı etkisiz olamaz. Oğlanlarda bu Karmaşa bastırılmakla kalmaz, iğdiş tehdidinin şokuyla gerçek anlamda paramparça edilir. Bunun libidinal yükleri terk edilir, cinsellikten arındırılır ve kısmen yüceltilir; nesneleri Ben içine yansıtılır ve burada Üst-Ben’in çekirdeğini oluşturarak yeni yapıya tipik özelliklerini kazandırır. Tıpkı kalıcı dişler çıkarken süt dişlerinin dökülmesi gibi, bu Karmaşanın da çözülmek için çökmesi gerekir. Normal, daha doğrusu ideal durumlarda Odipus Karmaşası bilinçdışında bile var olmaktan çıkar ve yerini Üst-Ben alır. Odipus Karmaşasının yıkımı (ensestin terkedilmesi ile vicdan ve ahlakın oluşması), ırkın birey üzerindeki zaferi olarak değerlendirilebilir.” (Sigmund Freud, Cinsellik Üzerine)

Freud, babasına çok değer verdiğini ve yaşamı için çok şey ifade ettiğini ancak babasının ölümüyle anlayabildiğini söyler. Babasının ölümüyle birlikte “bastırdığı” hazlarının geri döndüğünü, bu durumdan rahatsızlık duyduğunu, bu hazzın kaynağının ne olduğunu anlamak için çabaladığını ve bu sürecin sonunda “Odipus Karmaşasını” keşfettiğini söylenebiliriz.

“Genele uygulanabilecek tek bir fikir belirdi aklımda. Kendimde anneme âşık olma ve babamı kıskanma olgusunu gördüm. Artık bunu çocukluğun başlarında evrensel bir olay olarak kabul ediyorum.” (Sigmund Freud)

Freud’a göre her küçük oğlan, babasını öldürmek ve annesiyle evlenmek arzusunu yenmek zorundadır. Bu sorunu başarıyla atlatabilirse normal bir olgunluk ve erişkinliğe ulaşabilir ancak başarısız olursa nevrozdan kurtulamaz. Bunun her insanın kaderinde olduğunu ve bu bireysel kaderin insanlığın tarihöncesinde gerçekleşmiş bir olayın yansımasından ibaret olduğunu iddia eden Freud, Darwin’den ödünç aldığı bir alegoriyle bu tezini açıklamaya çalışır. Bu alegoriye göre, binlerce yıl önce insanlar sürüler halinde zalim bir atanın boyunduruğu altında yaşamaktaydı. Bu ata, sürünün bütün kadınlarını kendi elinde tutup, yetişkin oğullarını sürü dışına atıyordu. Bir rastlantıyla ya da bilinçli bir amaçla bir araya gelen oğullar bir fırsatını bulup babalarını öldürür ve yerler. Böylece öfkelerini doyurmuş ve aynı zamanda totemciliği de başlatmış oldular. Atayı temsil eden totem hayvanını, atanın kendisiymiş gibi sayıyor, fakat belli zamanlarda öldürerek yiyorlardı. Babalarını öldürdüklerinde onun kadınlarını almaya cesaret edememişlerdi. Bunun nedeni bir yandan babaya geç bir itaat, ama öte yandan asıl bu kadınların paylaşılması amacıyla erkeklerin birbiriyle boğuşmaya girebilecekleri korkusuydu. Böylece baba katli ve ensest yasağı meydana geldi. Bu, uygarlığın, ahlakın, sanatın ve dinin başlangıcı, aynı zamanda da Oidipus karmaşasının öncülüydü diyen Freud’a göre egemenlik-başkaldırı-egemenlik savaşı durmaksızın yinelenebilirdi.

“İnsanlığın suçluluk duygusunun Odipus Karmaşasından kaynaklandığı ve kardeşlerin birliği tarafından babanın öldürülmesi üzerine kazanıldığı önsavının üzerinden atlayamayız. O zaman bir saldırganlık bastırılmamış, ama yerine getirilmişti ve bu bastırılması çocukta suçluluk duygusunun kaynağı olması gereken aynı saldırganlık edimiydi.” (Sigmund Freud, Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları)

İnsan sadece haz ilkesine göre davransaydı, uygarlığı yaratamazdı diyen Freud’a göre uygar insan, haz ilkesini denetleyebilmekte ve gerektiğinde onu sınırlandırabilmektedir. Böylece haz peşindeki libidinal dürtülerin doyumu uygarlığa yani gerçekliğe uydurulur. Böylece Ben, uygarlık tarafından “bastırılan” libidinal ihtiyaçlar ve hazlardan vazgeçmeyi, bir bölümünü ertelemeyi, bir bölümünü de entelektüel çalışmalar, bilim, sanat, spor gibi “uygarlığın” onay verdiği ve eşdeğer doyum sağlayan başka alanlara yükleyerek (katheksis) libidonun zihin üzerindeki baskısını hafifletmenin yollarını bulmaya çalışır. Ben, katheksis yoluyla yine hazza ulaşmak arzusundadır ancak bunu artık “uygarlığın” koşullarına uygun olarak elde etmeye çalışacaktır. Filmin henüz ilk sahnesinde, elinde kâğıttan gemisiyle oynamaya çıkan küçük çocuğun evden ayrılırken, annesinin piyano çalarken gösterilmesi, libidinal dürtülerin sanat üzerine yüklenmesine (katheksis) bir örnek olarak görülebilir.

“Bu pişmanlık babaya karşı kökensel olarak iki-değerli duygusallığın sonucuydu. Oğullar ondan nefret ediyor, ama onu seviyorlardı da… Saldırganlık yoluyla nefretleri doyurulduktan sonra baba için duymuş oldukları sevgi pişmanlığa neden oldu ve baba ile özdeşleşme yoluyla Üst-Ben’i kurarak ona babaya karşı uyguladıkları saldırganlık edimi için bir tür ceza gibi babanın gücünü verdi, edimin yinelemesini önlemek üzere gereken kısıtlamaları yarattı. Ve babaya karşı saldırganlık eğilimi sonraki kuşaklarda yinelendiği için, suçluluk duygusu da sürdü ve her bastırılmış ve Üst-Ben’e aktarılmış yeni saldırganlık yoluyla güçlendirildi. Uygarlık süreci ve bireyin gelişim yolu arasındaki andırım önemli bir bakımdan genişletilebilir. İleri sürülebilir ki, topluluk da bir Üst-Ben oluşturur ve ekinsel gelişme bunun etkisi altında ilerler.” (Sigmund Freud, Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları)

İnsan, her zaman libidinal hazzın yerini tutmasa da, bilim, sanat ve çeşitli entelektüel vasıtalarla farklı bir doyum sağlamakta ve uygarlığa katılmaktadır. Freud’a göre insan türü, yaşamını sürdürebilmek ve bir uygarlık içerisinde yaşayabilmek için dürtülerini bastırmak, arzularından vazgeçmek veya onları kısıtlamak suretiyle büyük fedakârlıklar yapmak zorunda kalır. Bu fedakârlık, çoğu zaman gönüllü olarak yapılsa da, bastırılan bu hazlar çoğunlukla geri dönerek insanı rahatsız eder ve nevrozlara sebep olur. Bunun sonucunda da, uygarlığın nevroza sürüklediği insanlar zamanla uygarlığı oluşturan asıl kitle haline gelerek nevrotik bir uygarlığın ortaya çıkmasına yol açmış ve böylece kısırdöngü meydana gelmiştir.

“Sefilliğimizin sorumluluğunun büyük bir bölümü uygarlığımız denilen şeyde yatar ve eğer ondan vazgeçerek ilkel ilişkilere geri dönseydik, çok daha mutlu olurduk.” (Sigmund Freud, Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları)

İnsan ve uygarlık var olduğu sürece aralarındaki gerilim de var olmaya devam edeceğinden nevrozların artarak devam edeceği çok açıktır. Freud bu nevrozları uygarlık için insanlığın ödemesi gereken bir bedel olarak görmüş ve baskıcı olduğunu iddia etse de, her zaman için uygarlıktan yana tavır almıştır. İçinde yaşadığı uygarlığa, kapitalizme ve burjuva ideolojisine çeşitli eleştiriler getirse de bütüncül bir yaklaşımla karşı çıkmayan Freud’a göre uygarlığın bireye uyguladığı baskı, olması gereken bir baskı olarak meşrulaştırmıştır. Baskıcı-olmayan bir uygarlık kavramını aklına getirmeyen Freud, birey ile toplum gelişimi arasında özdeşlik kurarak, baskılanmış bireyin çocukluktan kurtularak bilinçli bir insan haline gelmesiyle, baskıcı uygarlığın ilkel oluşumdan uygarlığa dönüşmesini aynı doğrultuda değerlendirmiştir.

“Eğer uygarlığın gelişiminin, bireyin gelişimi ile böylesine geniş kapsamlı bir benzerliği varsa, eğer aynı araçlarla işliyorsa, uygar eğilimlerin etkisi altında pek çok uygarlık ya da uygarlık evreleri, ya da belki de bütün insanlık “nevrotik” olmuştur tanısını koymada haklı olamaz mıyız?” (Sigmund Freud, Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları)

Freud insanın ruhsal yapısının gelişim süreçlerini, ilk olarak bilinçsiz, ön-bilinçli ve bilinçli olarak tanımlamışken, daha sonra bu modelini O, Ben ve Üst-Ben olarak yeniden adlandırmıştır. Bu isimlendirme dilimize çoğu zaman id, ego ve süper-ego olarak da çevrilebilmektedir. Freud’un deyişiyle “kaynayan heyecanlar kazanı” O (id), kişiliğin karanlık, ulaşılmaz bölümüdür ve amacı, her ne pahasına olursa olsun, doyumdur. O, tümüyle haz ilkesine göre işleyen, birbirine karşıt ve çelişik arzular bir arada, yana yana bulunabildiği bir aşamadır.

Stephen King’in kitabında, Pennywise, Derry kasabası ile özdeşleştirilmiştir. Buradan hareketle, modern Batı uygarlığının gülen ve etkileyici yüzünün ardında yatan canavar olduğunu, Pennywise eşittir uygarlık diyebileceğimizi düşünüyorum. Pennywise, uygarlığın, bastırdığı ve bilinçaltına gönderdiği sevgisizlikten beslenen bir canavardır. Stephen King’in, kitabına koyduğu It (O) isminin Freud’un kuramında yer alan İd (O) benzerliği ve kitapta yer alan Yahudi karakterinin isminin Sigmund Freud’u çağrıştırırcasına Stanley Uris olmasının bu yönde bir koşutluk kurmamızı kolaylaştırdığını düşünüyorum.

Uygarlık tarafından bastırılmaya çalışılan sevginin keşfedilmesinin engellenmesinin palyaço ile ilişkilendirilmesi, O’nu bütün masumiyetinden koparır ve bir canavara dönüştürür. Palyaço karakteri uygarlığın bastırdığı sevgi, dayanışma ve adalet demektir. Uygarlık, palyaço “yüzüyle” insanlığa sevimli görünmesine karşın bu gülen yüzün altında yağma ve talan, kan ve gözyaşı, zulüm ve tecavüz, soygun ve sömürü, pislik ve kokuşmuşluk yer alır. Çocukların, birbirlerine sevgiyle bağlanmaları ve hiçbir çıkar peşinde koşmadan, yalnızca “palyaçoyu” engellemek için harekete geçmeleri, mevcut kapitalist uygarlığın yerine geçirilmesi gerekenin ne olduğunu açıkça göstermiştir.

“Sevgi, bireyin dışlayıcı öz-duygusundan, bencilliğinden vazgeçmesi, kendi benliğinin duygusunu başkasında bulmasıdır. Bir duygu olarak, arı içgüdü ekininin aşılmasını, uygarlığa girişi anlatır. Ve uygarlık sureci eğer bir süreçse, eğer tinselliğin gelişmesi, insanın büyümesi ise, genelde uygarlığın değil ama modern uygarlığın bastırdığı şey tam olarak bu duygudur, eşeysellik değil. Freud’un önermesinin tam tersine, ‘modern uygarlık’ eşeyselliği bastırmaktan bütünüyle vazgeçmiş, sevgisizleştirilmiş içgüdü hiçbir zaman doyuma ulaşamayan biçimlerinde modern ekinin temel direklerinden biri olmuştur.” (Aziz Yardımlı, Eros, Modernlik, Ruhçözümleme)

İlk filmde Odipus Karmaşasının kökeni işlemiş olmasına karşın Karmaşanın çözülüp çözülmeyeceği henüz belli değildir. Derry kasabasının tüzüğünün imza edilmesi gibi çocukların da “uygarlığın” yeni tüzüğünü “kanlarıyla” imza etmeleri ve “uygarlığın” temeline sevgiyi yerleştirmiş olmaları takdir edilesi bir davranış olsa da, asıl maksadın ikinci filmi gördükten sonra daha net olarak anlaşılabileceğini söylemeliyim.

“Modern toplum zayıflatılmış, küçültülmüş, baskılanmış bir ruhsal yapıya gereksinir. Modern kitle toplumu bir hırs, yarışma ve saldırganlık, bir güç, özdeksel gönenç ve eşeysel itki arenasıdır. Sevgiyi ütopik, öte-dünyasal, aşkınsal, düşlemsel bir değer olarak olgusallıktan dışlayan bu içgüdüler krallığında bilinç küçülmeli, bilinçaltı büyümelidir. Ruhçözümleme, bireye bilincinin altında ondan çok daha büyük bir bilinçaltı canavarının yattığını, özgürlüğünün bir yanılsama olduğunu, gerçekte yalnızca belirlendiğini ve belirleniminin ona bütünüyle dışsal, yapay ve baskıcı olduğunu, görgül benliğini onaylamasında yalnızca kendini aldatmayı sürdürdüğünü öğretir.” (Aziz Yardımlı, Eros, Modernlik, Ruhçözümleme)

Tanrı’nın tüm yarattıklarının, hatta seçilmiş olanların bile bir günah mirasıyla doğmuş oldukları inancına sahip Hıristiyan Batı, suçluluk duygusuyla şartlanmıştır. Babanın otorite olduğu ve aile içinde disiplini acımasızca uyguladığı Püritenlerin Amerika’yı da bu temeller üzerine kurduğu iddia edilebilir. Mayflower ile yeni kıtaya yelken açan “babalar”, yanlarına eşlerini ve çocuklarını almış olmalarına karşın, 18 kadından 13’ü ilk kış mevsiminde ölmüştür. Uzun yıllar boyunca kadın sayısı, erkek sayısının çok altında kaldığından, gayri meşru ilişki kuranlara asla müsamaha gösterilmemiş, yakalananlar kırbaçlanmış, yüzleri dağlanmış ve teşhir direğinde sergilenmişlerdir. İlk yıllarda yaşananların günümüzdeki “bilinci” belirlediği çok açıktır. Örneğin, Amerikalı siyasetçilerin kendileriyle birlikte eşlerini de halkın önünde sahnelere çıkarmaları, o günlerin mirasıdır diyebiliriz. Böylece erkeklerin, hiçbir zaman eşlerinden ayrı kalmaması ve kadınların sürekli göz önünde bulunması sağlanıyordu. Mayflower’daki antik korkuya gönderme yaparcasına filmde de 5-6 oğlana yalnızca tek bir kız düşmesinin, ikinci filmde bazı karakterlerin eşcinselliğe yöneleceğinin işareti olarak görülmelidir.

Beverly karakterinin tek başına tampon alması ve bu esnada kendisine eşlik edecek anne veya kız arkadaşının olmaması uygarlığın yalnızlaştırıcı yönüne vurgu yapar. Ayrıca regli çağrıştırırcasına lavabodan kan fışkırması uygarlığın, cinselliğe yani sevgiye karşı duyduğu nefreti ve korkuyu ortaya koyar. Babanın, üzerinde açıkça erkek cinsel organını simgeleyen bir kule resminin yer aldığı, arkasına bir çocuğun aşkını belirten bir şiirin yazılı olduğu bir kartı, kızının iş çamaşırı çekmecesinde bulması bu korkunun dışavurumudur.

“Dünyanın birçok yerinde ilkel psikolojinin en çok sözü edilen izlerinden olan adet görmeden duyulan korku, en yaygın ve en eski antropolojik bilgilerdendir. Dr. Geza Roheim “kanayan vajinanın erkekte hadım edilme korkusu yarattığı bilinmektedir” demektedir.” (Joseph Campbell, İlkel Mitoloji)

Babanın kızının çantasında tampon bulduğu sahnede kızına dokunması ve saçlarını koklaması iticidir. Kız da bundan nefret eder ve saçlarını keser. Bu onun hem çaresizliği hem de kaçışıdır. Babanın “oğlan gibi olmuşsun” sözleri ve kızın kurtuluş için çareyi erkeğe benzemekte bulması, sevgiyi dışlayan ismi modern ancak kendisi erkek egemen uygarlıkta kadınlar ancak erkeğe benzemek suretiyle ayakta kalabilir anlamına gelir. Ancak babadan bağımsız olarak kendi hayatının kendi elinde olduğunu gösterecek şekilde saçlarına şekil verme kadın bağımsızlığı ve erkek egemen zihniyetin dışına çıkarak kalıpları kırma olarak görülmelidir Çünkü oğlanların kızın “yeni” halini beğenmeleri, sevgiyi esas alan yeni erkek tipini gösterir. Filmin bu açıdan uygarlık karşıtı olduğu söylenebilir.

Yetişkin insanların palyaçoyu görememeleri, uygarlık içerisinde yaşamak isteyen insanların hazlarını bastırdığını ve bu insanların artık uygarlığın karanlık yüzünü içselleştirdikleri anlamına gelir. Uygarlığın baskısını kabullenen ve libidinal arzularını çeşitli nesnelere yükleyenler için palyaço artık bir tehdit değildir çünkü onlar da uygarlık için tehdit olmaktan çıkmışlardır. Ancak uygarlık insanları endişe ve korku ile yüklemiştir. Bu açıdan bakıldığında sevgisini yitirmiş olan bir uygarlığı anlatan filmde Bill karakteri dışında hiçbir çocuğun anne ve babası görülmez. Ya anne vardır ya baba ve aileler genellikle parçalanmıştır. Sevişen, sohbet eden, çocuklarıyla ilgilenen, toplumsal dayanışma içerisinde olan kimse yoktur. Yetişkinler, uygarlığın nimetleriyle dolu bir dünyada kendi başlarına yaşamaktadırlar.

Pennywise’ın yaşadığı köhne evdeki mücadelede her yerin sıvılarla kaplanması sınırların muğlâklığını, özgürlük ve sevgi için mücadele eden çocukların zafer kazanmalarına karşın özgürlük ve zaferin gelmeyebileceğini gösterir. Palyaçonun yaralanarak handiyse yok edilmesi ve final sahnesinde kız ile oğlanın öpüşmeleri, sevginin hâkim kılındığını gösterse de, uygarlık asla vazgeçmeyecektir. Finalde Beverly’nin rüyasında O’nun geri döndüğünü ve mücadelenin bitmediğini görmesi, Freud’un alegorisindeki yineleyen “egemenlik-başkaldırı-egemenlik” döngüsü üzerinde odaklanır. Biçimlerden ve sınırlardan yoksun, sınırları belli olmayan, kısıtlanmayan, eşitlikçi toplum talebi uygarlığı sarsar ancak uygarlık kendisini ideal olarak göstermeyi başardığı için, durumdan memnun olan bilim insanları, din adamları, sanatçılar ve entelektüelleri kendisini savunmaya çağırır.

Polis babanın, çocuklar arasındaki en “sert” karakter olan oğlunu bir tehdit olarak görmesi ve bir “kadın” gibi ağlatması ve bir diğer babanın kızını istismar etmeye çalışması her ikisinin de öldürülmesiyle sonuçlanır. Kendi Odipus Karmaşasını başarıyla yenmeyi başarmış olan seyirci de bu ölümleri vahşet olarak görmez hatta destekler. Baba nasıl oğlunun, sınırları aşıp anne ile birlikte olmasını engelleyen kuralı uyguluyor olsa da, onun erişkinliğe geçişini engellememeli ve kendisi de kurala uyarak kızından uzak durmalıdır. Öldürülen her iki baba da uygarlığın kurallarını ihlal etmiştir. Freud’un tezlerine dayanarak söylersek, ikisi de kendi Odipus Karmaşasını yenememişler ve aslında hiçbir zaman uygarlığa uyum sağlayamamışlardır.

Kapitalist uygarlığın adaletli, eşitlikçi, sömürüden uzak olduğu yalnızca hayal edilebilir. Bu uygarlığın eksik, adaletsiz, zulüm ve sömürüyle ayakta durduğu kısa zamanda fark edilebilir olsa da, kültür endüstrisi ürünleri, kitlelerin bunu fark etmemesi için seferber edilmiştir. Burjuvazinin egemenliğinin ürünü olan ve tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şekilde bütün toplumsal ilişki biçimlerini parçalayarak yerine salt parayı geçiren kapitalizm, insanın pişmanlık duymadan mücadeleden vazgeçmesi ve gündelik yaşamı değerli görmesi için kitleleri ölüm düşüncesinden uzaklaştırmak gerektiğini bilmektedir. Kapitalizm, varoluşunu sürdürebilmesi için sevgiyi ve insanın ölümlü olduğunu unutturmak, tüketimi zevkli hale getirmek için de sevgiyi de, ölümü de baskılamak zorundadır.

“Sürekli bir bilinçaltı öğesi tarafından güdülen ve buna göre kendi öz-belirlenimi üzerine olduğu gibi insanlığın evrensel doğası üzerine de bilinçsiz kalmayı sürdüren bir ruhsal yapı ‘Batı’ uygarlığının ayırt edici özelliğidir. Bu ayırt edicilik onu kendi gerçek doğasından ayırdığı gibi insanlık bütününe de yabancılaştırır. Onu barbarlaştırır. Bu bilinçsiz güdünün bir etkisi olarak, modem kişilik insan olmanın önemli bir bileşenine, insan ilişkilerinde duygu etmeninin bulunuşuna yabancı kalmayı sürdürür. Böyle bir ruhsallıkta uygarlık kavramının kendisini çürüten nefret yaratıları, Nazizm ve Bolşevizm, pozitivizm ve kübizm ve bankalar ve nükleer bombalar gibi canavarlıklar serpilmek için gereksindikleri biricik uygun zemini bulurlar.” (Aziz Yardımlı, Eros, Modernlik, Ruhçözümleme)

Kulak Burun Doktoru Wilhelm Fliess uzun bir süre Freud’un en yakın dostu ve sırdaşı olmuştur. Burun mukozası ile cinsel organların dokusu arasında anatomik benzerlik olduğunu iddia eden Fliess, bu konu ile ilgili olarak “Burun Refleksi Nevrozu” şeklinde bir teori geliştirmiştir. Küçük kardeşiyle birlikte kâğıttan gemi yaparken görüldükleri sahnede, Bill’in yatakta iken gösterilmesi ve kardeşinin “birlikte oynayalım” sözlerine karşılık “ben hastayım, galiba öleceğim” demesi, çocuğun cinselliğini keşfetmeye başladığını gösterir. Bill’in “burnundan çıkanlardan” söz etmesi ve öleceğini düşünmesinin, ilk kez mastürbasyon yapması ve o ana kadar yalnızca “işemek” için kullandığı penisinden farklı bir şey “gelmesi” sonucu hasta olduğunu düşünmesiyle ilişkilendirilebilir. Cinsellik ve sevgi çocuklardan gizlendiği ve çaresiz kalan çocuğun yardım isteyecek kimse bulamadığı için korkuyla “ölmeyi” beklediğini varsayabiliriz.

“Büyüklerinden bekledikleri açıklamalar verilmediği takdirde çocuklar sorun konusunda gizli gizli sürdürdükleri çabalarda kendilerine acı çektirmeye devam eder ve tahmin ettikleri gerçeğin en abartılı yanlışlarla kaynaştığı çözümler bulurlar; ya da bilgileri birbirlerinin kulağına fısıldarlar ve yaşadıkları suçluluk duygusu nedeniyle cinsel olan her şeye ürkütücü ve iğrenç damgasını vururlar.” (Sigmund Freud, Cinsellik Üzerine)

Günümüzde yaşanmasa da, geçmiş dönemlerde icra edilen erginlik ritlerinin amacı çocukları, erkeklere ve kadınlara yani yetişkin insanlara, anne babaya ve toplumun üyesine dönüştürmektir. Filmde de, karanlık güçlerin bulunduğu yeraltını simgeleyen kanalizasyonlarda geçen macera acıyla doludur, ölüm tehlikesi vardır ve çok kan dökülür. Çocuklar baskıcı uygarlığı yıkar, macerayı başarıyla tamamlar ve böylece sevgiyi egemen kılarlar. Güzellik, düzenlilik ve temizlik uygar yaşamın özellikleri olarak görülürken çocukların kendilerinin kurmaya çalıştıkları ve temeline sevgiyi yerleştirdikleri uygarlığı elde etmek için kirli, pis ve iğrenç yerlerde mücadele etmeleri uygarlığa güçlü bir eleştiri olarak görülmelidir. Annenin çocuğunu sahte ilaçlarla kandırmış olduğu gibi kapitalist uygarlık da, sahte krizlerle insanları kandırmaktadır. Yeraltındaki mücadele çocukların erginlik riti ve uygarlığın yıkıcı değer yargılarıyla yapılan savaş olarak görülmelidir. Bu mücadele sonunda annesinin boyunduruk altında tutmaya çalıştığı çocuk iplerini atar ve bağımsızlığını ilan eder.

“Gönenç toplumunda, yetkeler egemenliklerini aklamaya pek zorlanmazlar. Beklenenleri yerine getirirler: Uyruklarının eşeysel ve saldırgan erkelerini doyururlar. Yok edici gücünü öylesine başarı ile temsil ettikleri bilinçaltı gibi, onlar da iyinin ve kotunun bu yanıdırlar ve mantıklarında çelişki ilkesinin hiçbir yeri yoktur.” (Herbert Marcuse, Eros ve Uygarlık)

Stephen King, kitabında 1700’lü yıllardan başlayarak 27 yıllık döngülerle Pennywise’ı 1985 yılına kadar getirir. Rus iktisatçı Kondratieff de, kapitalist uygarlığın gelişimini incelediğinde dünyanın tam olarak 54 yılda bir krizlere girdiğini iddia eder ve ilk dalganın başlangıcını 1700’lü yıllara götürür. Stephen King’in, Pennywise’ın ortaya çıkışını Kondratieff’in dalgalarıyla örtüşecek şekilde, ikinci 27 yıllık gelişleri kriz dönemleriyle örtüştürmesi ve palyaçonun isminde para birimini andırırcasına “penny” ibaresinin yer alması O’nun krizlerle ayakta duran kapitalist uygarlığın karanlık yüzü olduğunu gösterir diyebiliriz.

“Gerçekte kapitalist ekonomide ortalama 50 yıllık uzunluğa sahip uzun dalgaların mevcudiyetini varsaymak için yeterince sebep vardır ve bu olgu İktisadi dinamikler sorununu daha da karmaşıklaştırır. İktisadi yaşamdaki en önemli serilere ilişkin uzun dalgalar uluslararasıdır ve bu çevrimlerin zamanlaması Avrupa’daki kapitalist ülkelerle oldukça uyumludur. Örnek verdiğimiz veriler temelinde, aynı zamanlamanın Amerika Birleşik Devletleri için de uyumlu olduğu iddiasında bulunabiliriz.” (Nikolai Dmitrievitch Kondratieff, İktisadi Yaşamın Uzun Dalgaları)

Mezbahada çalışan “siyahî” çocuğun hayvanları öldürmekten çekinmesi karşısında amcasının “ya burada olacaksın ya da kesim kanalında” sözleri, ya ezen olacaksın ya da ezilen, ya sömüren olacaksın ya da sömürülen, ya ölen olacaksın ya da öldüren diyen kapitalist uygarlığın vahşi yüzünü ortaya koyar. Kesim kanalına giren bir koyun, dört duvar arasında koştururken gösterilirken, sahne birden kesilir ve kanalın girişini andıran bir kapıya odaklanır. Bu kapı bir okuldaki, sınıf kapısıdır. Kapı birden açılır ve dört duvar arasında koşturan çocuklar görülür. Böylece bu sahne ile kimlere hizmet ettiği çok iyi bilinen modern eğitimin uygarlığı korumak için uygarlığın vahşetini çocuklardan gizlediği, egemenlere boyun eğen sevgisiz, özgüvensiz ve uysal koyunlar yetiştirdiği ima edilir.

“İnsanların cinsel yaşamı konusundaki bilginin çocuklardan -ya da gençlerden diyelim- saklanmasının ne gibi bir amacı olabilir ki? Çocukların, dış etkilerle özendirilmediği takdirde cinsel yaşamın gerçeklerine ve bilmecelerine karşı hiçbir ilgi veya kavrayış geliştiremeyeceği mi düşünülüyor? Kendilerinden alıkonan bilgiye şu veya bu yolla ulaşamayacakları mı sanılıyor? Cinsel konuların çocuklardan saklanmasının arkasındaki güdüyü bu amaçlardan hangisinde aramak gerektiğini gerçekten bilmiyorum. Çocuğun hayal gücünün saflığını korumak doğrudur, ama bu saflık bilgisizlikle korunmayacaktır. Tersine, gizlemenin çocukta gerçek konusunda her zamankinden daha büyük bir kuşku yaratacağına inanıyorum. Merak, bizi, rahatça anlatılması halinde içimizde hemen hiç ilgi uyandırmayacak şeylere yöneltir. Çocuklar diğer çocuklarla karşılaşır, düşünmesine yol açan kitaplar bulur, ebeveynlerinin sır gibi sakladığı şeyleri eninde sonunda keşfeder ve bu da daha fazlasını bilme arzusunu kamçılar. Ancak kısmen ve sadece gizlilik içinde giderilebilen bu arzu duygularını kamçılar, hayal gücünü çarpıtır.” (Sigmund Freud, Cinsellik Üzerine)

Egemenlerin, “gizleme” tutumunu benimsemelerinin nedeninin, kendinden olmayanlara uyguladıkları zulüm, baskı ve sömürü sonucu rahatsızlık duyan vicdanlarından başka bir şey olmadığına kuşku yok. Bu bilgiyi insanlardan ne kadar fazlaca gizli tutarlarsa başarılı olabileceklerini, bireyleri sistemin içerisine çekilebileceklerini ve onların uygarlığın sözde nimetlerinden yararlanmaya başladıkça karşı çıkmalarının güçleşeceğini bilirler. Uygarlık insanlara para vaat eder. İnsanların gençliklerinde ve kaybedecek bir şeyleri yokken mücadele etmeleri kolaydır ve bunun için gerekli enerjileri vardır. Oysa yaşlandıkça ve kaybedecek şeyleri arttıkça toplumsal eşitsizlikleri görmezden gelmeyi tercih ederler. Filmdeki, çocukların uygarlıktaki sevgi eksikliğini erkenden fark etmiş olmaları ve enerjileri varken mücadele ediyor olmaları muazzamdır.

“Birleşik Devletler’de ergen erkekler kadınlardan beş kat daha fazla intihara eğilimlidir. On beş ila yirmi beş yaşları arasındaki Amerikalılarda, intihar ölüm sebepleri arasında üçüncü sıradadır ve onlu yaşlardaki erkeklerin kendilerini öldürme oranları diğer herhangi bir demografik grubun iki katıdır. Hükümetin yürüttüğü bir araştırmada da, bu yaygın umutsuzluğun altında cinsel bastırmanın yattığını destekler doğrultuda, homoseksüel gençlerin intihara heteroseksüel yaşıtlarından iki ila üç kat daha eğilimli oldukları bulunmuştur. Cinsel özgürlük çağında yaşamakta olduğumuza inandırılmış olsak da çağdaş insan cinselliği yüksek sesle konuşulması gereken, aşikar ve acı verici gerçeklerin kıskacında çırpınmaktadır. Ne hissettiğimiz hakkında bize söylenen ile gerçekten ne hissettiğimiz arasındaki çelişki, belki de çağımızın en bereketli kafa karışıklığı, tatminsizliği ve gereksiz acı kaynağıdır. Normal olarak kabul gören yanıtlar, erotik yaşamlarımızın merkezindeki sorulan yanıtsız bırakmaktadır: Neden kadınlar ve erkekler olarak arzularımızda, fantezilerimizde, yanıtlarımızda ve cinsel davranışımızda birbirimizden bu denli farklıyız? Neden gitgide artan oranlarda birbirimize ihanet ediyor, birbirimizden boşanıyor ya da evliliği seçeneklerimiz arasından tamamen çıkarıyoruz? Tek ebeveynli ailelerin bu bulaşıcı yayılımının sebebi ne? Neden bu kadar çok evlilikte tutku hızla buharlaşıp uçuyor? Arzu neden ölüyor? Şu dünya üzerinde birlikte evrimleşmiş olmamıza rağmen, neden bu kadar çok kadına ve erkeğe başka gezegenlerden olabileceğimiz fikri bile anlamlı geliyor?” (Christopher Ryan-Cacilda Jetha, Cinselligin Şafağı)

Filmde de, Derry kasabasındaki ölüm oranlarının çok yüksek olduğunun dile getirilmesi “uygarlığın” bireyler üzerindeki baskısının gücünü ve bastırılmışın geri dönüşünün nevrozlara sebep olduğunu gösterir niteliktedir. Sevgiyi yok eden ve yerine mezbahalardaki ölü bedenlerin birbirlerine sürtmelerinden pek farklı olmayan bir cinselliği koyan uygarlık, insanın kendisine, türüne ve doğaya yabancılaşmasına yol açmıştır. Sevginin değil de seksin öne çıkarılması uygarlığın çürümesidir. Örneğin, Amsterdam’ın fuhuş sektörü 30 milyar Euro’ya yaklaşmışken, bütün bir “uygarlık” fuhuş, uyuşturucu ve sömürü üzerinde yükselirken, bunun “ilerleme” değil çürüme olduğu kültür endüstrisi ürünleriyle gözlerden kaçırılır.

“Batı’yı insanlığın bütününden ayıran ve ayırt eden modernist değişimin usdışı belirtileri Batı değerlerinin bakış acısından ‘usdışı’ olarak algılanamazlar. Normal olarak algılanırlar. Ve bu bilinç için algılanamayan olmayandır. Başka bir deyişle, hem Batılı olmak hem de insan haklarını tanımak olanaksızdır. Dün Naziler on milyonlarca insanın yok oluşuna neden oldular, bugün demokratlar yüz milyonlarca insanı yok etmeye hazırdırlar. Batılı birey için her şeyden önce insan yaşamının kendisi henüz bir değer düzeyine yükselmiş görünmez. İnsan aşağı yukarı bir ‘şey’ gibidir.” (Aziz Yardımlı, Eros, Modernlik, Ruhçözümleme)

Uygarlık, varoluşunu sürdürebilmek için ölümü unutturmak ve tüketimi zevkli hale getirmek zorundadır. Ölümü seks yoluyla unuttururken, seksi de para karşılığı yapılan duygusuz bir şey olmadığına inandırmak için aşk olarak pazarlar. Televizyonlar, gazeteler, dergiler, internet siteleri, filmler, diziler ve pazarlanabilecek her şey yakışıklı oğlanlar ve güzel kızlarla doldurularak vaatler somut hale getirilir. Cinsel performans artırıcı ilaçlar, haplar, penis büyütme, vajina daraltma ameliyatlarıyla bedenin her noktası seks için hazırlanır. Okyanusların diplerindeki balinalardan, ormanların derinliklerindeki gergedanlara, dağların zirvelerindeki bitkilerden, uzaydan düşen meteor parçalarına kadar her şey bu amaca hizmet etmesi için sömürüye ve kırıma tabi tutulur.

“2000’de, The New York Times gazetesi, “Wall Street Pornografi ile Buluşuyor” manşetiyle General Motors şirketinin Hustler imparatorluğunun sahibi Larry Flynt’tan daha fazla pornografik film sattığını duyurdu. General Motors’a bağlı DirecTV’ye 8 milyondan çok Amerikalı üyeydi ve uydu yayını sağlayıcılardan ‘öde ve izle’ seks filmleri satın almak için yılda 200 milyon dolardan fazla para harcıyorlardı.” (Christopher Ryan-Cacilda Jetha, Cinselligin Şafağı)

Kısaca toparlamak gerekirse, burjuva ahlakını benimseyen modern kapitalist uygarlık sevgiye dayalı cinselliği yani Eros’u bastırmış ve yerine ölüm içgüdüsünü yani saldırganlığı koymuştur. Ölüm içgüdüsü demek öleceğini bilen insanın, çevresindeki canlı ve cansız bütün varlıklara merhametli davranması değil, sevgiden mahrum kalan insanın saldırganlığa, yıkıcılığa ve yok etmeye yönelmesidir. Bu yazıyla kapitalist uygarlığa yöneltilen eleştiriler bir adım daha ileri götürülmeye çalışılmıştır. Pek çok eleştiri getirmiş olsa da, Freud insanın uygarlıktan vazgeçemeyeceğini, uygarlığın huzursuzluğunun kaçınılmaz olduğunu söylemiş ve bunu bilerek yaşamak gerektiğini iddia etmiştir. Oysa filmdeki çocuklar gibi “loser”dan “lover”a dönüşme yani sevgiyi bastıran uygarlığı yıkarak yerine başka bir uygarlık kurmak olanaklıdır. Bu “kan dökmeyi” ve zorlu mücadeleyi gerektirse de mümkündür diyebiliriz.

“Modern toplum özsel olarak hastalıklı bir toplumdur ve modern kalabilmek için iyileşmek değil ama tam tersine sağlıksız durumunu sürdürmek zorundadır: Hiçbir gerçek değere dayanamayan yapısıyla modern yaşam ereksiz bir değişim sureci, amaçsız bir yineleme, bir saplantı sinircesidir. Sağlıklı insanlar her gün yeniden başlayan ama her gün yalnızca dünkü hiçliğin üzerine bir yenisini eklemekten çoğunu yapamayan modernist tempoya uyarlanamazlar, böyle bir düzeneksel yapıda kendileri için belirlenen salt yinelemeli işlev ve kişilik biçimlerine katlanamazlar. Onu reddederler. Modern toplum akışında kalıcı, değerli, dayanıklı hiçbir ilişki, hiçbir duygu, hiçbir sevgi yoktur, yalnızca ortaya çıkar çıkmaz eskiyen yalancı yeniliklerin bitimsiz bir dizemi vardır.” (Aziz Yardımlı, Eros, Modernlik, Ruhçözümleme)

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir