Possession (1981)

Başrollerini İsabelle Adjani ve Sam Neil’ın paylaştığı, Polonyalı art house yönetmeni Andrzej Zulawski imzalı Possession (1981), Zulawski’nin çoğu filmi gibi, sürrealden sembolizme çeşitli sanat akımları arasında usulca kayarak yolculuk eden tuhaf bir sinema deneyimi.

Dünyaya nam salmış Avrupalı yönetmenlerin isimlerinin telaffuzları ne kadar zor ve isimlerinde ne kadar az sesli harf varsa, bu yönetmenlerin çektikleri filmler de bir o kadar karmaşık ve sanatsal açıdan yüklü oluyor. Andrzej Zulawski de kuşkusuz bu yönetmenlerden biri. Özellikle 70’li ve 80’li yıllarda çektiği filmlerle Avrupa’da dikkatleri üzerine toplamış, Doğu Bloku’nun totaliter yıllarında filmleri memleketi Polonya’da yasaklanmış, hatta çevrilmeleri engellenmiş bir yönetmen Zulawski. Hatta bazı filmleri sadece Doğu Bloku ülkelerinde yasaklanmakla kalmaz, İngiltere gibi özgürlük anlayışıyla övünen ülkelerde bile sansürlenir ya da video nasty kapsamında “poşete geçirilir”. Ama Zulawski bu tür muamelelere aldırış etmez ve yine de dünya sinemasına pek çok önemli film armağan etmeyi başarır. Diabel (The Devil/1972), La Femme Publique (Public Woman/1984), Na Srebrnym Globie (On The Silver Globe/1987), Szamanka (1996), Le Fidélité (Fidelity/2000) bunlardan bazıları. Kişisel favorilerim; başta Possession olmak üzere, Szamanka ve On The Silver Globe…

Metaforik bir bilim kurgu olan On The Silver Globe hariç, genelde tüm filmlerinde kadın – erkek ilişkilerinin şiddetini, yıkıcılığını ve de naturasını gözler önüne serer Andrzej Zulawski. Bunu yaparken kimi zaman sembolik bir anlatımı tercih eder; kimi zamansa kullandığı imgeler, sürrealizmin kapılarına dayanır. Bazen kullandığı korku öğeleri bile bu sınırlar içinde kalır ki bu, “benim” diyen yönetmenin başarabileceği bir şey değildir. Zaman içinde kült mertebesine erişen 1981 yapımı Possession da, yönetmenin tüm meziyetlerini konuşturduğu bu tür filmlerinden biri.

Possession, bir süredir evli olan Anna ve Marc çiftinin hayatlarındaki bir döneme odaklanıyor. Marc, açıklanmayan resmi bir görevi bitirerek nihayet bir süredir uzak olduğu Batı Berlin’deki evine dönüyor, ancak karısı Anna’nın kendisini terk etmekte olduğunu öğreniyor. Anna, bir ilişkisi olduğunu, bir süredir Heinrich ile bir aşk yaşamakta olduğunu itiraf ediyor.  Bu sırada Anna, aşkının esiri olmuş bir kadın portresi çiziyor; günlerce eve gelmiyor, oğlu Bob’u dahi umursamıyor, kurulmuş bir saat gibi, en şiddetli kavgayı bile yarıda kesip sevgilisine koşuyor. Ancak çok geçmeden Anna’nın sevgilisi Heinrich’i de terk ettiği ortaya çıkıyor. Marc, karısının peşine bir dedektif takmak zorunda kalıyor ve böylece gerçek, su yüzüne çıkıyor. Ve bir dizi karanlık, tuhaf, histerik, saplantılı ve gerçekdışı (ya da sürreal – gerçeküstü) olay vuku buluyor; Anna, Marc ve Heinrich’in hayatlarına dühul eyliyor.

Batı Berlin’in neredeyse boş sokaklarında, ayyaşların mekanı olmaya yüz tutmuş metroda, metruk ve köhne binalarda, bir ülkeyi kalbinin orta yerinden ikiye bölen Berlin Duvarı’nın gölgesinde; bir çiftin ve çiftin hayatına dahil olan sevgilinin normallik sınırını terk edip giderek histerik ve saplantılı değişimine tanıklık ediyoruz. Filmin kahramanlarının üçü de korkuyor. Üstelik korkuları o kadar kuvvetli ki; bir saatten sonra karakterler değil, korkuları savaşmaya başlıyor. Ama Possession, korkutucu olmaktan çok, rahatsız edici bir film. Üçlü arasında şiddetin tırmanışının olağanlığı, hatta kutsanışı, insanın karanlık yüzü, sokaklar, yalnızlıklar ve tüm o birbirine benzeyen insanlar; bir odada yavaş yavaş ve bir kadının tutkusuyla beslenerek canlanmakta olan bir canavardan çok daha korkunç aslında.

Adjani ile seviştikçe güçlenmekte ve değişimini tamamlamakta olan yaratığın ne bir şeylerin metaforu olduğunu söylemeye, ne de karakterlerin korkularıyla beslendiğini hatırlatmaya gerek var. Hatta filmin bu boyuttaki çözümlemesi, her 3 karakter üzerinden de yapılabilir ve muhtemelen hiçbiri de yanlış olmaz. Filmi izleyen herkes sayfalar sürebilecek bir psiko – seksüel incelemesini yapabilir. Film buna olanak verecek onlarca materyalle dolu. Elektrikli bıçak (ki gerçekten çok acayip bir alettir), kavga esnasında gözümüze sokulan kıyma makinası (evde kıyma makinası bulundurmanın dayanılmaz ağırlığı?), dağılmış yuva – dağınık ev metaforu, yuva (aile) – yeni bina ve yaratık – terk edilmiş köhne bina denklemi, sarı – mavi karşılaştırması, annesiyle yaşayan ultra-seksi sevgilinin onulmaz halleri gibi… Ama bu incelemeler yapılırken Freudsal yaklaşımlardan uzak durulmalı bence. Çünkü filmde vuku bulan hadiseleri Freud’un yaptığı gibi hetero-metero diyerek içinden çıkılır hale getirmek neredeyse imkansız. Ya da film, sadece bir kadına musallat olan bir canavarın giderek 3 karakteri de etkisi altına alması olarak da değerlendirilebilir. Bana göre sığ, kimilerine göre yeterli olan bu bakış açısı da aslında – teknik olarak – yalnış değildir.

Yine de bana sorarsanız Isabelle Adjani’nin histerik çığlıkları, sinema tarihi içinde hak ettiği yeri çoktan almış olan metrodaki o dehşetengiz kriz anı, yatakta Adjani’nin üzerinde uzanmakta olan yaratık, Adjani’nin yaratıkla sevişirkenki şehvet yüklü çığlıkları; tüm bu öğeler filmi sıradan bir ele geçirilme filmi olmaktan çıkarıyor. Film bir body horror’a, hatta sembolizmle örülmüş içli miçli bir drama dönüşüyor. Bu bağlamda yaratıklı bir filmden beklenmeyecek kadar yavaş (ve az kanlı), ultra sanat sineması severler içinse belki de fazlaca hafif ve de basit. Kaldı ki vaktinde benzer eleştiriler de almış Possession. Ama tür sinemasına bağlı kalmayı tabulaştırmayan ve yeniliklere, deneylere açık kitleler için harika bir seyirlik olduğuna şüphe yok.

Possession’dan bahsederken söylenilmeden geçilmemesi gereken iki nokta daha var. Bunlardan ilki filmin atmosferi ve de sinematografisi. İkisi de oldukça başarılı, Doğu Avrupa sinemasının tüm yetkinliğine sahip. Kadrajlardaki minimalizm ve sürekli hareket halindeki kamera, bölünmüş bir ülkenin olağan boğucu atmosferiyle birleşince ortaya harika bir iş çıkmış. İkincisi ise oyuncuların, ama özellikle de Adjani’nin olağan dışı performansları. Olağan dışı diyorum; çünkü performanslar gerçekçi ya da sadece “iyi” olmaktan uzaklar. Olağan dışı ya da olağan üstü ya da belki de gerçek üstü demek daha doğru olacaktır. Tekrar hatırlatıyorum; sinema tarihinde, metrodaki histeri krizi anı kadar rahatsız edici çok az sahne vardır. Adjani bu filmdeki rolü ile 1981 Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü ve En İyi Kadın Oyuncu César’ını kazandı. Ama Sam Neil’ın da giderek tırmanan oyunculuğunu yabana atmamakta fayda var.

Bazı filmleri özel kılan etkenler vardır. Çekildiği mekan, şehir, dönem, zaman dilimi, ele aldığı konu ve ele alış biçimi gibi. Bazen tüm bu öğeler mükemmel bir kombinasyon oluştururlar ve o filmi kült eylerler. Possession böyle bir film. Bu gün çekilse sadece ‘çöp’ olacakken, 81 yılının parçalanmış zamanlarından kaldığı için özel bir film Possession.

Doğu Avrupa sinemasında hep sevdiğim bir özellik vardır. Duvarda bir tüfek varsa, o tüfek bir yerde muhakkak patlar ve hiçbir nesne, bir parça sigara külü bile tesadüfi değildir. Hiçbir davranış, sıradan gibi görünen bir adım bile tesadüfi değildir. Yani aslında film, birleştirilmeyi  ve yerli yerine oturtulmayı bekleyen koca bir puzzle’dır. Possession, bu anlayışın neredeyse nirvanaya ulaştığı filmlerden biri. Ayrıca Eski mitlerde, efsanelerde, hatta Uzakdoğu hikayelerinde aktarılan derinlikte bir ‘possession’ hikayesinin çağdaş bir yorumunu görmek için, Cronenberg’ten Lovecraft’a kadar öğeler barındıran rafine bir sinema anlayışını tanımak için izlenmeli.

Yazar hakkında: Ezgi Aksoy

Sinema yolculuğu 80’li yıllar korku filmleriyle başladı. Ucuz filmlerle büyüdü. Sinema, yazından sonraki en büyük tutkusudur. Şuan LeMan, yeniHarman ve Bayan Yanı’nda araştırma dosyaları ve populer kült yazıları yazmakta ve medeniyet üzerine kafa yormaktadır.

Bir yorum var

  1. çok seviyorum ben sempolik anlatımlı şeylerin. kutul ve kartıl yazıyordu duvarda filmde. onu çok sembolikli buldum ben. hiç onu yazmamamış yazar. ha şart mı yazması? değil. bir o var bana çok sembolikli gelen anlamlı. bir de o ne biçim metro, o nasıl yaratık sembolikli sahnesi, aman alhahım yarabbi? (hiçbir şey anlamadım ben filmden insanlarındanım ben)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: