Post Apokaliptika: Daybreakers, The Road ve Book of Eli

Ocak ayı başında Londra’ya geldiğimden beri sinemada gitiğim 3 filmin de post apokaliptik olmasından dolayı tarifsiz bir haz, hatta huşu içerisindeyim. Nedir bu post apokaliptika filmler: Daybreakers (2009), The Road (2010) ve Book of Eli (2010). Hepsi de gişede ilk 5’te yer almış filmler! Mad Max‘ten bu yana her daim B-tipi aksiyon filmlerinde işlenmesine alışkın olduğumuz post apokaliptik türünün, böylesine büyük bütçeli ve ”iyi” filmlerle zengileşmesine tanık olmak büyük bir keyif. Hele ki benim gibi üniverstede bu konuda ödev yazmış biri için…   Can Evrenol

Post apokaliptik, Türkçe’ye mahşer-sonrası diye çevrilebilir. İngilizce’deki Post (sonrası) ve Apocalyptic (Mahşer, mahşeri) kelimelerinin birleşimiyle oluşan bir tabir. Belirli bir bilim-kurgu alt türü olduğu için de dilimize post apokaliptik diye geçmiş, geçmesinde de bir sorun yok kanımca…  Enteresan olan son zamanlarda bu türe ait bir çok büyük bütçeli gişe canavarı filmler yapılıyor olması. Bizim alıştığımız neydi? İşte Mad Max‘lerdi, B-tipi aksiyon filmleriydi. Hatta İtalyan taklit çöp filmleriydi. Ancak şimdi ne var? Disney yapımı, akıllara zarar bir bilim kurgu animasyonu olan Wall-E (2008) var. Efendime söyleyeyim, son derece acıklı bir animasyon başyapıtı 9 (2009) var. Children of Men (2006) var, I Am Legend (2007) var, Doomsday (2008) var, Terminator Salvation (2009) var.. var da var…  (Hatta Mad Max 4 de 2012’de geliyor!)

Kanımca bu furyayı körükleyen en büyük etkenlerden biri son zamanlardaki global ısınma fenomenidir. Domuz gribi gibi salgın hastalıklar ve tsunami felaketini de unutmamak lazım. Bunlarla birlikte işte yok 2012’ymiş, Marduk’muş falan filan, herkesin ağzında bir dünyanın sonu lafıdır gidiyor zaten. Hele ki o ”Secret”, ”Dan Brown” gibi şeyleri okuyan kesimin ağzında sakız olmuş durumda… Bütün bunların genel olarak toplumda bir dünyanın sonunun gelmesi ve gelirse ondan sonra ne olacağı mevhumunu ateşlediğini söyleyebiliriz. Bu ortamda da haliyle Hollywood, post apokaliptik filmlerde gaza basmış durumda…

Daybreakers (2009)

Twilight‘lar, True Blood‘lar, Blood The Last Vampire falan gibi rezalet yapımlardan sonra vampir filmlerinden uzak duruyordum. Vampir edebiyatını bir maske olarak kullanıp, altında sadece ergen gençleri sinemaya veya ekran başına toplamaya çalışan sığ yapımlar yüzünden vampir filmlerinden soğumuştum. Ancak Daybreakers‘da vampirlerin tamamen dünyayı ele geçirdiğini ve kötü adam rolünde Sam Neil’in oynadığı duyunca içimde bir merak uyanmıştı. Bir de Rue Morgue dergisinde Daybreakers‘ı kapakta görünce hemen sinemaya gitmem gerektiğine karar verdim.

Aslında Daybreakers‘ın bir post apokaliptik film olup olmadığı tartışma konusu. Distopya ile post apokaliptik arasında tamamen kendine has bir yeri var. Daybreakers, bir yarasadan yayılan salgın sonrasında dünyaya vampirlerin hakim olduğu karanlık bir gelecek çiziyor. Ancak medeniyet çökmemiş, aksine daha ”cool” bir hale gelmiş. Günlük hayat devam ediyor. Ama herkes vampir! Gündüzleri şehirler bomboş. İnsanlar gece işlerine gidiyorlar. Kahvelerini bir damla kan ile birlikte içiyorlar, metro durağındaki büfelerde poşette kan satın alıyorlar. Bu başlı başına orjinal ve son derece enteresan konseptle film zaten gönlümü fethetti. Filmin prodüksiyon tasarımı bir harika. Yani setler, dekorlar, renkler, reklam panoları ve her türlü detay büyük bir özenle hazırlanmış. Daha önce zombilerin tamamen ele geçirdiği bir dünya görmüştük; Day of The Dead (1986) ve Land of The Dead (2005). Robotların tamamen ele geçirdiği bir dünya da görmüştük; The Matrix (1999) ve Animatrix (2003). Ancak bütün dünyaya vampirlerin hakim olduğu bir dünya sanırım ilk defa görüyoruz. Dediğim gibi sırf bu yönüyle bile film görmeye değer.

Film, aslında orta bütçeli bir film. Filmin altına girdiği yüke oranla bütçesi büyük değil. Mesela bir diğer post apokaliptik gişe filmi Terminator Salvation‘ın bütçesi 200 milyon dolarken, Daybreakers’ın bütçesi 20 milyon dolar. Bu zaten filme de yansıyor. Kimi animasyonlarda CG efektler biraz sırıtıyor. Yönetmen koltuğunda 1 milyon dolarlık ufak ama oldukça yenilikçi ve uçuk bir zombi filmi olan Undead‘den (2003) tanıdığımız Spiering kardeşler var. Avustralyalı kardeşler, bu ikinci filmlerinde de yine bazı efektleri kendileri üstlenmişler. Filmde yer yer bu amatör ruh keyifli bir şekilde hissediliyor.

Film, llk 50 dakikadan sonra çok da enteresan olmayan bir aksiyon filmine dönüşüyor biraz. Özellikle Willem Dafoe’nun karakteri son derece gereksiz geldi bana. Zaten 28 Days Later‘da (2002) da öyle, ne zaman ki işin içine insanlar giriyor, film parıltısı yarı yarıya sönüveriyor. Başroldeki Ethan Hawke’un karakteri de olsa da olur olmasa da olur gibi geldi bana. Ancak yine de ben filmi çok sevdim diyebilirim… Tabi bütün bunlarla beraber filmin vahşet sahnelerinin bizim korkusitesi.com ekibini fazlasıyla tatmin edecek seviyede olduğunun da altını çizelim.

The Road (2010)

Daybrekaers‘dan bir hafta sonra aynı sinemada, aynı salonda bu sefer The Road diye bir filme bilet aldım. Filmin posterinden başka da hiçbirşey bilmiyordum. Viggo Mortensen’ın oğluyla beraber postapokaliptik bir dünyada, yollarda yürüyor olması enteresan bir fikirdi. Ancak filmin post apokaliptik öğelerle pek alakası olmayacağını, başka şeyler anlatacağını sanıyordum. Film başladıktan kısa bir süre sonra ise ne kadar yanılmış olduğumu anladım! The Road, bugüne kadar izlediğim tartışmasız en ciddi ele alınmış postapokaliptik film diyebilirim. Ve dolayısıyla da en karamsar olanı…

Post apokaliptik janrın temel öğelerinden biri, yeni dünya düzenindeki yeni toplum veya toplumlardır. Mesela Mad Max filmlerindeki çapulcular, veya Waterworld‘deki (1995) Smokers/dumancılar gibi… Bunlar vahşi, acımasız, hayatta kalmak için diğer zayıf insanları sömüren, öldüren, tecavüz eden tipler. Normal insanlar da gruplar halinde kendilerini korumak, ”yol”dan uzak durmak ve hayatta kalmak çabasındadırlar. Sonra, bu insanların biraraya geldiği eski vahşi batı dengeleriyle işleyen şehirler vardır. Mesela Mad Max 3‘teki Bartertown. Bütün bunlarla birlikte mutantlar (hilkat garibeleri) çeşitli yarı insan yarı başka birşeyler ve daha neler neler.

The Road‘da ise bunların hiçbiri yok. Çünkü doğa yok!.. Filmin esas dehşeti de burada başlıyor. The Road‘da sebebini bilmediğimiz bir şekilde doğa mahvolduktan sonra ardı kesilmeyen depremler ve orman yangınlarıyla dünya gri bir çöp haline gelmiş durumda. Hani Mad Max‘teki wasteland (yani çorak topraklar) tabiri vardı ya, The Road‘da bütün dünya o halde! Doğa olmayınca hayvanlar da kalmadığı için, The Road‘da tek bir dehşet var: o da açlık.

(Dikkat bir nebze spoiler – filmi izlemeden önce okumayınız) [spoiler]Film ilerledikçe hayvan bulamayan insanların yamyamlığa yönelmiş olduğunu dehşet içinde farkettim. Film daha ilk başta o kadar ustaca ve o kadar gerçekçi ilerliyor ki, bir baba ve oğulun bu dünyada yapayalnız bu yamyamlardan kaçıyor olduğu gerçeğini kavradığımda tüylerim ürperdi.[/spoiler]

Cormac McCarthy’nin aynı adlı Pulitzer ödüllü romanından uyarlama olan filmin yönetmeni John Hillcoat. Hillcoat’un insan doğasını çok iyi anlattığını söyleyebilirim. Romanı okumadım ama okuyan arkadaşlarımın hepsi hayran olmuşlar. Hatta bazıları filmi izleyince ağızlarındaki tadın bozulmasından korkuyorlar. Ben de şu sıralar başlamayı düşünüyorum romana.

Hikayedeki ”mahşeri” olayın sebebinin bilinmemesi de çok önemli bir detay. Tıpkı o baba ve oğul gibi seyirci de bu sefaletin sebebini bilememenin dehşetini paylaşmak zorunda kalıyor. Filmin sonlarına doğru bir iki yerde müzik biraz fazla duygusallaşıyor belki. Sanki filmin karamsarlığı ve karanlığı içinde zorla bir ümit ışığı vermek ister gibi. Ancak yine de rahatlıkla söyleyebilirim ki The Road, çok uzun zamandır sinemada izlediğim en iyi ve en karanlık film oldu.

Book of Eli (2010)

The Road‘un etkisinden birkaç gün çıkamadım. Bu kadar güzel bir filmden sonra dandik bir post apokaliptik filme giderek ağzımdaki tadı bozmak istemiyordum. Book of Eli‘ın posterine ve fragmanına baktıkça ayaklarım geri geri gidiyordu. Ancak üstadım Evrim Ersoy’un tavsiyesiyle Book of Eli‘yi sinemada görmeye karar verdim. Filmi izlemeyip, sonra bu 3 postapokaliptik film hakkında Öteki Sinema’ya bir yazı yazmaktı amacım…

Film hakkında ne kadar az şey bilirseniz o kadar iyi. Filmin yönetmen koltuğunda bizlere From Hell (2001) gibi iddialı bir yapım getiren Albert ve Allen Hughes kardeşler var. Eli rolündeki Denzel, aynı zamanda filmin uygulayıcı yapımcısı. Yani parayı koymuş anlayacağınız. Gary Oldman yine muhteşem bir kötü adam rolünde. 5th Element‘teki (1997) Zorg ve True Romance‘deki (1993) kadın satıcısı  arasında bir çizgide bu sefer. Filmin genç ve güzel dilberi olarak ise karşımıza Mila Kunis çıkıyor. Family Guy‘daki Meg’i seslendiren Mila Kunis.

Book of Eli, bu yazıdaki 3 film içerisindeki en karakteristik olan postapokaliptik film. Bu janrın hemen hemen bütün öğelerine Book of Eli‘da rastlıyoruz (hilkat garibeleri hariç). Kahramanımız Eli, Mad Max ile Zatoichi karışımı bir karakter. Yolda tek başına yürüyen, üstün yakın dövüş kabiliyetleri olan, dev bir bıçağı, ipod’u, ve sırt çantasında herkesden sır gibi sakladığı kitabıyla batıya doğru yol alan gizemli bir adam. Book of Eli‘ın dünyasında atmosfer delinmiş olduğu için herkes kara güneş gözlükleri takıyor. Tabi bu filme ekstra ”cool” bir hava veriyor.

Mad Max gibi kitleleri heyecanlandırmayacak, The Road kadar ciddi de olmayan, iki arada bir derede bir film Book of Eli... Ancak film ilerledikçe daha derinleşiyor ve oldukça enteresan ve özel bir hikaye ortaya çıkıyor. Yine de filmin pop havası pek değişmiyor. Belki kendini biraz falza ciddiye alıyor, ama sonuç olarak kesinlikle ortalamanın üstünde ve kendine has bir postapokaliptik film olarak bekleneni veriyor diyebiliriz.


Bu arada bir çok insan Book of Eli‘daki ipod unsurundan nefret etmiş. Halbuki bence son derece olası ve güzel bir detay. Eli, toz toprak içindeki antika ipod’unu yol üstünde rastladığı kasabalarda takas usulüyle şarj ediyor falan… Buna benzer bir şekilde The Road‘da da baba ve oğulun bir kutu kola bulduğu sahneden rahatsız olanlar var. Bence The Road‘daki kola sahnesi, özellikle muhteşem bir sahne. Düşünün 8 senedir harabelerin içinde, yiyecek içecek hiçbirşey olmadan, böcek yiyerek yaşıyorsunuz ve bir gün bir binada bir kola buluyorsunuz. Açıkçası ben o kutuyu öperim, ”koka kola!” diye ağlarım, “işte Amerika!” diye bağırırım. Bunun utanılacak çekinilecek bir yanı yok. Karakterlerin içinde bulunduğu sefaleti daha da vurgulayan bir detay bu.

Aslında bu 3 filmin de sonu biraz duygusal ve arabesk. Sonuçta gişe filmleri, ve maalesef günümüzdeki gişe filmleri arasında basma kalıp olmayan bir film bulmak gittikçe daha da zorlaşıyor. Ancak, The Road bunların arasından sıyrılarak, bir belki de iki gömlek yukarıda duruyor diyebilirim.

Hayatımda bir defa daha üst üste 3 defa gişede post apokaliptik film izler miyim bilemiyorum. İnsanoğlunun kontrol edilemeyen doğası, meçhul kaderi ve kaçınılmaz sonuyla ilgili olan bu özel janra saygılarım ve sevgilerimle…

‘Ben sadece benzin için buradayım…” Max

Yazar hakkında: Can Evrenol

2007 yazında tamamen kendi imkanlarıyla, doğup büyüdüğü mahallede, arkadaşlarının da yardımıyla çektiği SANDIK adlı kısa film, ''Fantasia Film Festival'', ''BIFFF'' ve ''Frightfest'' ve dünyanın en önde gelen korku ve fantastik film festivallerine seçildi. Londra’da Middlesex Üniversitesi’nde ''Moving Image'' master'ı yaptı.

7 Yorumlar

  1. Masis Üşenmez

    Post Apokaliptik en beğendiğim alt tür sanırım. Bu üç filmden henüz ancak The Road’ı görebildim sanırım bu filmle ilgili tek problemi olan benim. Aklıma takılanlara kitapta böyle açıklanıyor diyen Murat Tolga’ya saygılarımı sunar ve bir kez daha edebiyat ve sinemanın birbirinden beslense de ayrı sanatlar olduğuna dikkat çekmek isterim.

    Diğer iki filmi de merakla bekliyorum.

  2. Bu “3 film birden yazısı” fevkalade oldu Can… Eline sağlık :) Post Apokaliptik olsun, çamurdan olsun. Waterworld’u izledikten sonra “Bu filmi beğenmeyenlerin….” diye karanlığa haykırmış bir izleyiciyim ne de olsa…

    Crio H. Santiago’nun çöp apokaliptiklerine (bu terimi şimdi uydurdum ama hoşuma gitti, hep kullanayım) bile bayılırım ben!

  3. Bu sene izlemeyi istediğim bir çok film var ancak onlar bir yana Daybreakers’ı inanılmaz derecede merak ediyorum açıkcası.Fragmanını heralde 10 kere falan izlemişimdir.Let The Right One In’den sonra adam gibi bir vampir filmi izleyebilecek miyiz soruma doyurucu bir cevap vereceklerini umuyorum.

  4. yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum. benim aklım şu üniversite yıllarınızda yapmış oldugunuz bu konuyla ilgili ödeve takıldı.
    bende bitirme tezim için bir konu arayışdayım belki zihnimi açabilir yardımcı olursanız sevinirim.(can bey; mail adresim [email protected] irtibata geçerseniz çok sevinirim)

  5. Daybreakers’ı sonunda izleyebildim.Biraz hayalkırıklığına uğradımı belirtmek isterim yalnız.Film çok güzel başlıyor aslında.İnsanların siyah ağırıklı ve karizmatik (özellikle kadınların gotik tarzdaki) giyimleri (vampir dediğin giyimine dikkat eder (: ), gün ışından korunmak için geliştirilen sürüş teknoljisi, gün doğumuna az bir zaman kala yapılan sokak anonsu, kan satılan büfeler vs.Ayrıca aynada gözükmemek gibi vampir efsanesinin köklerine selam çakması güzeldi.Ancak film insanların yardım istemesinden sonra istenileni veremiyor gibi.Ara ara bazı sahneler umut versede ben bir türlü tam istediğim şeyi bulamadım ne yazık ki.Kötü diyemiyorum zira çok güzel ve orijinal bir fikir, iyi oyunculuklar var.Ama yönetmen biraderlerin ikinci filmi olduğundan olsa gerek bazı sahneler amatörce kalmış ve artık yapımcı şirketin baskısı mı bilemiyoruz filmin ilk yarısından sonra film basit bir hal almış.Özellikle sonu hiç olmamış.

    Herşeye rağmen izlenmesi gereken ve Can Evrenol’un da bahsettiği Twilight gibi rezaletlerden sonra benim gibi gelenekçi, eski vampir efsanelerine bağlı olanlar ve “vampir filmi dediğin kanlı olur gerilimli olur ara ara korkutur” diyenler için bir nebze ilaç olabilecek bir yapım.

  6. aynen katılıyorum ufearless’ın yorumuna

  7. eli’nin kitabı artık izleyiciye bıkkınlık vermiş dünyayı kurtaran ya da kurtarmaya uğraşan bir insanüstü kahramanın gösterişli sahnelerle allanıp pullanmış kaşarlanmış öyküsü , yok olmadı aslında ortada bir öykü de yok yani daha filmin hemen başında beş altı kişiyi bruce lee modunda neredeyse terlemeden hacamat eden bir figürü bünyeniz kaldırabiliyorsa izlemeye devam edin biraz sonra da kötü bir western göndermesiyle kahramanımız saloona girer barda tabiki bela çıkar ve talihsiz bir salon dolusu kötü faniyi de sinek öldürür gibi katleder , ya hani bir parça olsun seyirciye saygınız olsun bu herifler anında ölürler mi can acısından bağırmazlar mı ne bileyim bu kadar klişeleşmiş insanüstü sahneleri seyirci hala yutuyor mu sizce – tabi ki yutuyor hafta sonu gösterişli sinemalar da vav ov çekecek esili besili bir salon dolusu budalanın da istediği bu zaten…Neyse hadi aksiyon felan olsun iki saat heyecanlı geçsin iyi onada tamam da yav bu dinsel gönderme ne oluyor bu peygamberlik ayakları ne oluyor işte filmin adı üstünde elinin kitabı eh tahmin edebileceğiniz gibi incile gönderme yapılıyor elide bir siyah isa’ya dönüşüyor (obamayı tanrı korusun demeyi de unutmayın!) film bu kadar işte yani road gibi bir filmle bu kepazeliği aynı teraziye koymak haksızlık olur hele Post Apokaliptik gibi kulağa hoş gelen onore edici bir ödülün civarına bu türden zırvaların yaklaştırılmaması iyi olur kanaatindeyim efendim…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: