Punishment Park (1971)

PUNISHMENT-PARK-poster-mediumSon birkaç senedir Amerikan popüler sinemasında devlet eleştirisi ve sivil hareketler kendini daha sık gösterir oldu. Büyük bir artış sözkonusu değil ama hissedilir bir değişim sürecine giriyoruz.

Öteki Sinema için yazan: Yigilante Kocagöz

Blockbusterlar cephesinde bu değişimin en taze örneği Hunger Games serisi olsa gerek. 2000 tarihli Japon filmi Battle Royale’in formülünden esinlenen ve  kanımca formülü bir adım öteye götüren Hunger Games; totalitarizm ve medya işbirliğinin, gladyatörlük gibi antik çağlarda kaldığını sandığımız bazı konseptleri nasıl modern dünyada canlandırabileceğini gösteren, günümüz blockbusterlarından beklemediğimiz ölçüde güçlü bir yapım. Hunger Games’in haklı popülaritesi de hem algıları açmaya başladı hem de geçmişte marjinal sayılan bazı eserlerin keşfini mümkün kıldı. Peter Watkins’in çok benzer bir konuya odaklanan 1971 yapımı filmi Punishment Park, işte bu keşfedilmeyi bekleyen eserlerden. Zamanında aforoz edilmiş ancak bugün klasik mertebesinde değerlendirilmesi gereken bu yapım hakettiği ilgiyi toplasa belki hem bilimkurguda hem politik sinemada çok farklı eserlere sahip olacaktık. Gene de hiçbir şey için geç değil.

Punshment Park002Hikayesi 1970 yılında geçen Punishment Park bize alternatif bir “Amerikan rüyası” sunuyor. Vietnam Savaşı’nın beklenilenden şiddetli yapısı ve alınmaya başlanan yenilgiler Nixon hükümetini olağanüstü hal ilan etmeye sürükler. OHAL durumundaki ülkede hükümet, “potansiyel tehdit” oluşturan herkesi ışıkhızında tutuklayıp yargılama hakkına sahiptir. Tehdit kriterlerinin tamamen hükümetin tekelinde olması, tutuklamaların tamamen savaş karşıtı hareket mensuplarına yönelik olmasını da beraberinde getirir. Sayısı belirsiz pek çok yazar, akademisyen ve üniversite öğrencisi OHAL mahkemelerinde yargılanır. Engizisyon yıllarını aratmayan bu mahkemelerde politik suçlu ilan edilen tutuklulara iki seçenek sunulur: Ya kendilerine biçilen süre kadar federal hapishanelerde cezalarını çekeceklerdir ya da kötü şöhretiyle meşhur Punishment Park deneyimini yaşayacaklardır.

Punshment Park001Peki nedir bu Punishment Park ve neden yirmi yıllık bir cezaya alternatiftir? Kaliforniya’daki çöl bir arazide geçen Punishment Park uygulaması tutukluları üç günlük bir maratona sokmaktadır. Punishment Park’ta tutuklular önce başlangıç çizgisine getirilir ve kendilerine 53 mil uzaktaki tepeye çıkıp önceden asılmış olan Amerikan bayrağına dokunmaları söylenir. Bu görevi tamamlayanlara siyasi af yolu açılacaktır. Tabii yolculuğu ürkütücü kılan sadece Kaliforniya’nın dayanılmaz çöl sıcağı değildir. Maraton başladıktan sonra tutuklulara iki saatlik avans verilecek, iki saatin ardından polis ve askerlerden oluşan bir korucu grup tutukluları yakalamak için yola çıkacaktır. Korucu grup herhangi bir direnişle karşılaşması durumunda ateşli silah kullanma hakkına sahiptir. Punishment Park’ta neler olacaktır?Tutuklular maratonu tamamlayabilecekler midir? Bu sorunun cevabını ve daha fazlasını öğrenmek isteyen bir İngiliz haber ekibi, gerekli izinleri alarak tüm Punishment Park uygulamasını sansürsüz bir şekilde, baştan son filme almaya karar verir. Punishment Park’ın işleyişini o İngiliz ekibin kayıtlarından tecrübe ederiz biz de.

Punshment Park006Yönetmen Peter Watkins’in işlerinden haberdarsanız, Punishment Park’ın seyirciyi bir savaş muhabiri pozisyonuna koyan tavrını da garipsemeyeceksiniz. Punishment Park bizi iki paralel hikayenin içinde kameraman konumuna getiriyor. Hikayelerden biri rutin bir OHAL mahkemesinin işleyişini anlatırken, diğerinde iki gruba ayrılmış (637 ve 638) tutukluların çölde yaşadıkları dehşeti ve gerilimi seyrediyoruz. Amatör oyuncuların ağırlığında bir cast’e sahip olmasına rağmen Punihment Park bize çok güçlü diyaloglar ve oyunculuklar sunmakta. Bundaki en büyük sebep de Watkins’in replikleri büyük oranda oyuncuların insiyatifine bırakması. Normalde doğaçlamanın kudreti şüpheli yaklaşılması gereken bir olay olsa da Punishment Park’ta bu formül kusursuz işlemiş. Öyle ki, filmin çekimleri sırasında tutukluların korucu birliğe taş attığı bir sahnede herkes o kadar rolüne bürünmüş ki rol gereği yere yığılan bazı  oyuncuların gerçekten vurulduğuna bile inanılmış.

Punshment Park0031970’in politik gerilimini üzerinde layıkıyla barındıran Punishment Park, zor bir işe girişerek ekrana sivil toplum kuruluşu üyeleri, feministler ya da Komünist Parti üyelerinden oluşan bir tutuklu çeşitliliği sunuyor. Özellikle mahkeme sahnelerinde tutukluların muhafazakar yargı kuruluna sundukları sağlam savunmalar, filmin neden döneminde Amerika’da topa tutulduğunu açıklar nitelikte. Filmin yasınamaz nitelikteki sol duruşunun, zaten bu duruşa karşı kökensel bir düşmanlık besleyen savaş dönemindeki anaakım Amerikan medyası tarafından kaldırılamayacağı aşikar.

Punshment Park004Çöldeki maraton hikayesine odaklandığımızda ise yönetmen Watkins’in bu “yasal” insan avı karşısında üç tip tutuklu portresi çizdiğini görüyoruz: Militan, semi-militan ve pasifist. İlk iki kategorideki tutuklular peşlerindeki polislerle çatışma yoluna giderken pasifistler oyunu kurallarına göre oynarlarsa kazanacaklarının inancında resmediliyor. Filmin bu noktada özellikle 70’lerin başat sorularından devrimci şiddeti masaya yatırdığını söylemek yanlış olmaz. Lakin Watkins’in Punishment Park’ta resmettiği polis şiddetinin ölçüsü, bu soruyu odak noktası olmaktan çıkarır seviyede. Punishment Park’ta uygulanan devlet güdümlü şiddet, bir noktadan sonra filmin “sessiz gözlemcileri” konumundaki kameramanlara da sessizlik yeminlerini bozduracak cinsten. Spoiler tehlikesinden ötürü daha fazla detaya girmemek en doğrusu, ancak seyreden pek çok zihinde verimli tartışmalara kapı açılacağı muhakkak.

Punshment Park005Filmin üzerine kurulduğu “İnsan avı” konsepti Watkins’in daha evvelden de işlediği bir olay. Yönetmenin 1969 yılında çektiği The Gladiators/Peace Game, bu konuya çok daha tanıdığımız bir damardan yaklaşmakta. The Gladiators, yeni bir dünya savaşını önlemek için ülkelerin uluslararası bir savaş oyunları turnuvası düzenlemesini konu alıyor. Bu turnuva için her ülke gençlerden oluşan bir takım yollar ve tüm turnuva süreci dünyaya bir reality show edasıyla naklen yayınlanır. The Gladiators Hunger Games yolağında bir işe girişirken Punishment Park, bu öncül filmin atmosferinden yararlanarak kamerayı polis şiddetine ve kendi halkını katletmeye çekinmeyen muhafazar hükümetlere yönelten bir yapım.

Peki Punishment Park’ı Türkiye’den seyretmek? Hepimizin bildiği üzere Türkiye’de toplumsal algılar ve olaylara karşı duyarlılık Gezi’den sonra daha farklı bir boyut kazandı. Bu sebeple Punishment Park’ı 2012’de seyretmekle 2014’te seyretmek arasında büyük fark var. Bugün Watkins’in bu filmini seyrettiğinde kendinden bir şeyler yakalayacak çok daha geniş bir kitle bulunmakta. Özellikle Punishment Park’ın OHAL hükümetinin argümanları ile ülkemiz basınında rastladığımız çoğu demeç arasındaki benzerliğin seyirci tarafından görülmemesi neredeyse imkansız. 2014 yılında filmi seyreden biri olarak hem Watkins’in kırk üç senede etkisini hiç yitirmeyen evrenselliğinden etkilendim hem de Türkiye’nin 1970’te tasvir edilen bir totaliterizmi üzerinden atamadığını bir kez daha idrak etmiş oldum.

Tüm bunlara ek olarak Punishment Park her ne kadar döneminde bir pseudo-belgesel olarak nitelense de özellikle çöl sekansları bugün insanın aklına tür sineması tekelinde kalmış found-footage çalışmalarını getiriyor. Teknik açıyla ilgilenen genç yönetmenlerin filmden çıkarması gereken bir ders de ucuz bütçe gereksinimiyle meşhur found-footage’ın sadece korku filmleri için kullanılmasına gerek olmadığı. Watkins’in zamanında found-footage terimi daha yoktu (ilk örnek Cannibal Holocaust’tan on sene öncesinden bahsediyoruz) ve kendisi şüphesiz bu tarz bir tekniğe örnek aldığı savaş belgeselciliğinden ötürü yöneldi. Gene de Punishment Park hem found footage’ın plansız öncüllerinden hem de düşük bütçenin (16 mm’den 35 mm’ye transfer dahil 95.000 dolar) istenilirse nasıl harika bir kurguya kapı açabileceğinin en net örneklerinden. Akılda tutmakta fayda var.

Punishment Park kesinlikle seyir listenize en üst sıralardan girmeli. Filmi bitirdiğinizde Peter Watkins’in diğer işlerine karşı büyük bir açlık duyacağınız kesin. Eğer yeterince cesursanız ve uzun işlere hevesiniz varsa yönetmenin son filmi olan altı saatlik La Commune (Paris,1871) ile yola çıkın. “Altı saat” ibaresi gözünüzü korkuttuysa 1965 yapımı The War Game ve The Gladiators’ü deneyin. Seçiminiz ne olursa olsun sinemaya bakışınız ve ondan beklentiniz çok şekil değiştirecek, emin olabilirsiniz.

Loading...

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir yorum var

  1. Hunger Games-i öyle bi övdünüz ki, izlemeyen zanneder ki, Hollywoodun tek tük yapılarından olan gerçek sinema örneğini kaçırmış. Sinema adına hiç bir ağırlığı olmayan bu ergen filminde bulduğunuz neydi acaba, paylaşırsanız bizi de aydınlatmış olursunuz.

    Medya-totalir hükümet işbirliği mi? Komik olan şu ki, Hollywoodun öyle bi derdi tasası yok. Aman efendim, devleti mi eleştirdiler, medyaya mı laf soktular, bizim “gerçek” yüzümüzü mü ortaya koydular… Yahu başka ne satsın ki? Hep dünyanın sonu, Amerika sizi kurtaracak filmi satmıcaklar ki. Tabi, kendi kendini “eleştircek” ve sonunda siz kazanacaksınız ey fakirler diyecek. Öteki sinema diye açtığımız sayfada geçen yoruma bakar mısınız allah aşkına: totalitarizm ve medya işbirliğinin, gladyatörlük gibi antik çağlarda kaldığını sandığımız bazı konseptleri nasıl modern dünyada canlandırabileceğini gösteren, günümüz blockbusterlarından beklemediğimiz ölçüde güçlü bir yapım. Hunger Games’in haklı popülaritesi de hem algıları açmaya başladı hem de geçmişte marjinal sayılan bazı eserlerin keşfini mümkün kıldı… Keşfe devam!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir