Ragıp Türk: ‘Üzerimize çullanan yoğun bilgiyi tam sindiremedik’

Ragıp Türk ile kısa filmin duygusuna, yansıması ve etkileşimine dair uzun uzun konuştuk. Yeni projesi Tor ile ilgili gelişme ve detayları bizimle paylaşan Türk, kısa film çekmeye her daim devam edeceğini de ekliyor… Kısa filmi yaşam şekli olarak gören Ragıp Türk ile keyifli söyleşimiz aşağıda…

Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir

Merhaba Öncelikle seni kısaca tanıyalım Ragıp?

Merhaba… İstanbul Üniversitesi Radyo, Sinema ve TV Bölümü mezunuyum. Yaklaşık 12-13 yıldır da sinema sektöründe çalışıyorum. Sinemaya, okul devam ederken prodüksiyon asistanı olarak başladım. Şimdi yardımcı yönetmenlik yapıyorum.  Zaman ve imkân buldukça da kısa film yapıyor, senaryolar üzerinde çalışıyorum. Müzik yapmayı, edebiyatı ve astronomiyi seviyorum.

Kısa filmle ilgili düşüncelerini merak ediyorum, senin için nasıl bir ifade şekli?

Yapabilirim umudunu aşıladığı, büyük batma riski taşımadığı ve dar alanda kısa paslaştığı için kısa filmi sinemadaki en özgür alan olarak görüyorum.  Deneyimlerim ve gözlemlerim insanlar gibi, filmlerin de büyüdükçe sorumluluklarının ve kaygılarının arttığını söylüyor. Alan özgür olduğu için de kısa film benim için bir kendini gerçekleştirme biçimi diyebilirim. Yaşadığım, duygusal salınımına düştüğüm, üzerine düşündüğüm temel kavramları filmler yoluyla irdelemeyi seviyorum. Kısa film benim için özgür bir ifade şekli.

“Bir Kelebeğin İntihar Denemeleri” filmine baktığımızda hem cesur buldum hem de oynamış olmana şaşırdım. Çünkü kısa filmde buna çok rastlamayız, bir de yönetmek ve oynamak o anlamda zorlayıcı olabilir.  Senin düşüncen neydi, bir de fazla imgesel bir anlatımla varoluşu sorgulamak zor olmadı mı?

Küçük bir ekiple, bir TV programı çekimi için Nemrut’taydık. Filme dair herhangi bir fikir veya bir senaryo yoktu aklımda.  Arabayla bir çekime giderken, filmdeki ağacı gördüm. Çok etkileyiciydi. Yeni biçilmiş sapsarı başakların arasında, tüm heybetiyle duruyordu. Görüntü yönetmeni arkadaşıma burada bir şey çekmeliyiz dedim. Sonra program devam ederken, görsel üzerine düşünmeye başladım. Sürrealizmin etkisinde olduğum bir dönemdi. Arınma ve yeniden doğuş üzerine düşünüyordum. Bu minvalde kabaca sahneyi tasarladım. Ekipten kimseyi ikna edemediğim için oyunculuğa da, sahnede de mecbur ben soyundum. Filmin cesareti orada başladı ve her şey çıplaklığıyla devam etsin diye düşündüm. Böylece senaryo yokken biz finali çekmiş olduk. Bir daha kendi çektiğim bir filmde oyuncu olmayı, mecbur kalmazsam yapmam diye düşünüyorum. Daha sonra senaryosunu birlikte yazdığım arkadaşımla, bu görsel üzerinden bir hikâye geliştirmeye çalıştık. Uyumsuz bir aşka sıkışmış bir çift üzerinden,  bir sorgulamaya giriştik. O dönemler kimlik ve varoluş sürecini yoğun hissettiğimiz zamanlardı.  Biz de bir anlam bütünlüğü yaratmayı çok dert edinmeden, karışık duygularla ve sürreal görsellerle yazdık ve çektik. Kendiliğinden imgesel bir anlatım ortaya çıktı diyebilirim. Tasarlanmış net bir anlatımı aramadığımız için zor da olmadı.

“Harun diye bir adam filminde aile ilişkileri, vicdan ve yalan denklemi üzerinden kuruyorsun hikâyeni… Bu hikâyede çıkış noktan tam olarak neydi? 

Hikâyemdeki çıkış, gerçek bir olayın bir detayına takılmamla başladı. 6 aylık oğlundan, zorunlu şartlardan dolayı ayrılmak zorunda kalan bir adamın aradan 45 yıl geçtikten sonra, ölüm döşeğinde yaşadığı duygusal durum ve vicdan azabı beni ilgilendirdi. Bu baba ve oğul 45 yıl sonra karşılaşsalar ne olur diye düşündüm ve bir karşılaşma kurguladım. Buluşma gününü anlatıyor film. Şartlarım ve imkânlarım dâhilinde iyi bir set kurmak, az mekânda çok oyuncu ile çalışmak ve kurmaca bir hikâye ile kendimi denemek istiyordum. Kurmaya çalıştığım olay örgüsünün içerisinde; karakterlerim üzerinden vicdan çatışmaları yaratıp, cevaplar aramaya çalıştım. Denklemi kurarken, yalanın gerçeğin içerisinde durduğu yeri ve karşılıklarını irdelemeye çalıştım ve bu minvalde ilk kurmaca kısa filmimi gerçekleştirdim. Benim için çok verimli bir öğrenim süreciydi.

Ve son projen Tor. Akbank senaryo yarışmasında karşıma geldiğinde naif, gerçekçi ve çekilebilir buldum. Tor’da insan, hayvan ve doğa denklemini anlatmak istiyor gibisin?

Bu senaryoyu yazarken yalın ve basit bir anlatım dili olsun diye uğraştım ve insan, hayvan ve doğa denklemi, örgüyü kurarken ana karakterin gelişimi ile birlikte kendiliğinden ortaya çıktı. Bir köpek ve yaşlı bir kadının samimi hikâyesi ve değerli mücadelelerine, doğanın kendisi kayıtsız kalamadı sanırım ve hikâye bir şekilde doğayla bütünleşmeye başladı. Ben de bu durumdan fazlaca memnunum. Bir şey, başka bir şeyin içerisinde kendiliğinden gelişiyorsa bu benim daha da hoşuma gidiyor. Çekimlerini gerçekleştirirken de, doğanın kendi içinde yarattığı devinim ana unsurlarımızdan birisi olacak. Tor ile Ayşe’nin samimi ve sevgi dolu ilişkileri ve kader birliklerine, doğanın vereceği tepkiler filmin temel motivasyonlarından biri. Tor, saf sevginin ve onurlu bir mücadelenin hikâyesi olsun istedim hep. Size ve diğer jüri üyelerine bu şekilde yansıması da beni çok mutlu etti. Söz verdiğim gibi sizlere bu filmi izleteceğim.

Tor bir yandan da dert edinme üzerine bir film. Bazen ülkenin durumunu dert edinirsin, bazen bir insanı, bir hayvanı… Burada senin dert edindiğin şey ne?

Benim bu projenin yaratım sürecinde kendime dert edindiğim ana unsur, var olan her şeye sevgi ve saygıyla yaklaşan,  farkında ve sorumluluğunu bilen bir yaşamın mümkün olduğunu düşünmemdi. Ana aksımı hep bu fikir üzerine kurmaya çalıştım. Kontrastı sıkı tutmak için de zor şartlarda var olan bir kadın karakter seçtim. Umarım gerçekleştiğinde de izleyiciye bunu hissettirebilirim.

Bir yandan da Tor’u gelen bu aşamasına kadar ve bundan sonrası için; diğer kısa filmcilere referans olması adına anlatabilir misin? Nasıl ilerliyorsun? Hazırlıklar ne aşamada?

Ben fikir sürecine fark ettiğim, duyduğum ya da yaşadığım bir olayın, bir detayına takılarak başlıyorum genellikle. Önceki filmlerimde, senaryolarımda da olduğu gibi Tor’da da böyle oldu. Sonra konuya çalışmaya, kafa yormaya başlıyorum. Daha önce bu konu hakkında neler söylendiğine, neler çekildiğine bakıyor, konunun evrensel olarak geldiği seviyeyi anlamaya çalışıyorum. Sonra söylemek istediğimi görsel düşüncelerle, hikâye üzerinden geliştirmeye çalışıyorum. Yazdıklarımı paylaşmaktan çekinmiyorum. Anlatıyorum ve çevremdeki tüm fikirlerden, dikkatli bir şekilde faydalanmaya çalışıyorum. Senaryo çekilmeye müsait bir hal aldığında, bir proje dosyası haline dönüştürüyorum. Bu dosya kenarda yıllarca bekleyebiliyor da. Çekmeyi istediğimi ve şartların geliştiğini hissettiğim anda da harekete geçiyorum. Şu ana kadar önceki iki filmimde de hiç fon desteği almadım. Almak için girişimlerde de pek bulunmadım. Bir yerlere başvurularda bulunup beklemek ve bu süreci takip etmek biraz zor geldi açıkçası. Heyecanım gitsin istemedim.  Tor’da biraz daha temkinli ilerliyorum ama. Bu üçüncü kısa filmim olacak. Bir şekilde gelişimimi bu filmde görmek istiyorum. Yaşlı bir kadının dünyasını anlatacağım ve bir Alman kurdu ile çalışacağım için, daha dikkatli olmam gerektiğini düşünüyorum. Zor sahneler var. Yalova’da çekilecek ve prodüksiyonu da diğer iki filmime göre daha zor olacak. Açıkçası ben de 3. kısa filmimin setinde, bir yönetmen olarak biraz daha elim rahat hareket etmek istiyorum. Işık kuramadığım için gece sahnelerinde zorlanmak istemiyorum mesela. Çalışmak istediğim oyuncuyu sete getirebilmeyi istiyorum. Ve zaman sorununa düşmek istemiyorum, bu da dolayısıyla daha fazla bütçe demek. Filmin çekimlerini doğru atmosferin oluşması ve rahat hazırlanabilmek adına Ekim başına aldık. Harika Uygur destek olmak için, cast direktörlüğümüzü üstlenip, bizi daha da heyecanlandırdı. Değerli birkaç oyuncuyu kadromuza katmaya çalışıyoruz. Bu sırada fon ve sponsor aramaya devam edip, hazırlıkları sürdüreceğiz.

Kısa filme günümüzde yüklenen anlamı çok popüler buluyorum, bu bir anlamda da daha fazla destek demek. Festivaller, senaryo ödülleri, destekler derken kısa filmin şu anda geldiği durumu değerlendirmeni istesem?

Evet, son dönem gelişmeleri, sosyal medya mecraları, festivaller, oluşumlar, dernekler derken kısa film daha popüler bir hale geldi ve bu popülarite giderek artacak gibi duruyor. Bu memnun edici bir durum. Dijital gelişmeler ve sosyal medya ortamı da kısa film kültürü oluşturmaya çok elverişli. Artık sektör dışı izleyici bile oluşmaya başladı diyebiliriz. Bir kısa filmi internetten milyonlar izleyebiliyor. Bir Kelebeğin İntihar Denemeleri’ni Youtube’da bir yılda 120 bin kişi izlemişti. Bir kısa film yönetmeni için inanılmaz bir imkân bu. İştahlandırıcı bir durum lakin bu popülaritenin yarattığı maddi bir etki henüz ortada yok açıkçası. Kısa filmlerin çoğu hala yönetmenlerin kendi cebinden harcadığı paralarla çekiliyor. Kültür Bakanlığı dışında kısa filmcileri yola çıkaracak bir fon henüz yok. Birçok festivalde kazanan filme akçeli ödül verilmesi dışında diğer filmlere herhangi bir telif ödenmiyor. Ya da proje başvurularından gelen fonlar devenin ancak kulağını karşılıyor.  İnanın bana; bir kısa filmci bir dahaki kısa filmini çekecek parayı, çektiği iyi bir kısa filmle toparlayabildiğinde, ortaya çok daha iyi kısa filmler çıkacak. Çünkü para bulma, geçinme derdimiz daha azalacak ve biz de daha çok düşünüp, daha iyi şeyler üretebileceğiz.

‘Sinema yaşam şeklidir’ diye bir cümle var seni anlatan, bunu biraz açmanı istesem?

Değerli bir yönetmen Hocam bana; Eğer sinema yapacaksan, çektiğin her karenin, olduğu gibi söylediğin her lafın da hesabını verebilmelisin.’ demişti. Çok haklıymış. Bu sözleri kısa biyografimin sonuna yazmıştım. İddialı bir cümle gibi dursa da bahsettiğim şey çok basit aslında. Evet, sinema yaşam şeklim çünkü sabah kalktığım yastığa, gece başımı koyana kadar, bir şekilde çevremde sinema ile ilgili bir mevzu dönüyor. Bir mevzu dönmüyorsa, konuşacak biri, çalışacak bir iş yoksa eğer, mevzu bu sefer kafamda dönüyor. Her şeyin içinde bir şekilde sinema oluyor. Bu akışta bana bir yaşam şekli gibi geliyor. Sizin de öyle değil mi?

Sinemamızda uzun ya da kısa metrajlarda senaryo sorunu açık bir şekilde karşımıza çıkıyor. Acaba yönetmenler de, kendini katarak cevaplayabilirsin, ana bakış açısı ne? Çarpıcı bir hikâye oluşturmak mı yoksa biçimsel bir kesit sunmak mı?

Ben, içinde bulunduğumuz durumu şöyle değerlendiriyorum. Genel manada bir kırılma dönemindeyiz. Yavaş yavaş kökleşmiş yapılar bozuluyor, değerler değişiyor, alışılagelmiş dengeler şaşıyor, algı alışkanlıktan kurtuluyor. Ve bu epey sancılı oluyor. İnsanoğlunun madden ve manen en önemli geçiş süreçlerinden birini yaşadığını düşünüyorum. Sanırım henüz bilimsel ve teknolojik gelişmelerin hızına tam olarak adapte olamadık. Üzerimize çullanan yoğun bilgiyi tam olarak sindiremedik. Her alanda bir şaşkınlık, bir karmaşa var sanki. Ve bu durum özellikle genç sanatçıları, dolayısıyla genç sinemacıları da fazlasıyla etkiliyor, bir arada kalmışlık, kısırlık söz konusu. Artık hayatlarımızda çok kısa zamanda, çok şey oluyor. Düşünmek için bile vakit bulamıyoruz. Bir şeye konsantre olmakta zorlanıyor ve düşünsel olarak biraz yayılıyoruz sanırım. Bu da sanatsal üretimde yüzeyselliği getiriyor. Önümüzü görmekte zorlanıp, iyi önermeler yaratamıyoruz bir türlü. Sadece gördüğümüz ilginç şeyleri, oturmamış dillerle söylemeye çalışıyoruz.  Bakış açısı ne diye sormuştunuz, sanırım net bir ana bakış açısını henüz oluşturamadık. Ama ben sürecin atlatılacağını, artık yeni kuşağın yaşadığı dönemi daha iyi alımlamaya, sağlam bir şekilde irdelemeye başladığını düşünüyorum. Bir bütünlük dâhilinde, anlatmak istediğimiz ana konuya ve yaratmak istediğimiz dile bağlı olarak izleyicinin karşısına, çarpıcı bir hikâye ya da biçimsel bir kesitle çıkabiliriz. Önemli olan, elimizdeki aracı iyi kullanarak anlattığımız şey ve yarattığı değer bence. Daha fazla çalışır, daha fazla konsantre olursak bu nitelikli üretim sorunu aşılabilir. Bunu uygulayan ve anlatan değerli ustalara ve geliştirip üzerine koyacak genç sinemacılara sahibiz bence. İmkânlarımız da hiç fena değil. Bir kısa film yapıyorum destek olur musunuz diye hangi ustanın kapısını çalsanız, hiçbir şey yapmasa bile sizi işinize yarayacak bir fikirle gönderir.  Ben de hep böyle oldu.

Sektörde de yönetmen asistanı olarak çalışıyorsun, uzun metraj çekme fikrin var mı yoksa kısa metraj iyidir mi diyorsun?

Evet, birkaç dizide ve çoğunluğu sinema filmlerinde olmak üzere, bir süredir yardımcı yönetmenlik yapıyorum.  Kısa metrajdan vazgeçeceğimi sanmıyorum. Bir şey söylemek istediğimde başvuracağım ilk yol olacak her zaman. Çünkü uzun metraj filmin büyük prodüksiyon sürecine, çok iyi bir proje geliştirdiğime inanmadan girmek istemiyorum. Bu sürece girmek için, söyleyeceğin şeye gerçekten inanmak, hazır olmak ve zor koşulları göze almak gerektiğini biliyorum. Birçok filmin yapım ekiplerinde, reji ekiplerinde değişik kademelerde çalıştım. Uzun metraj film yapmak zor ve külfetli bir iş. Atmosferi acımasız bir alan. Film iyi olmazsa bir ikincisini yapamayabilir, kendini borç içinde bulabilir, büyük bir hayal kırıklığı ile yaşamaya devam etmek zorunda kalabilirsin. Böyle çok hikâye var. Acele etmemek gerektiğini düşünüyorum. Şimdilik önümüzde Tor var ve ona konsantre olduk. Bu projeyi gerçekleştirdikten sonra önümüze bakacağız, sırada uzun metraj olacak bir fikir varsa onun peşine düşeceğiz.

Sektörde birçok oluşum ve kısa filmci var. Bu oluşumları nasıl buluyorsun, kısa filmciler olarak oturup yarar zarar dengesi yapabiliyor musunuz, yoksa herkes kendi yolunu mu çiziyor?

Evet, son dönemde kısa filme yönelik oluşumlarda önemli artışlar var. Daha önce genellikle herkes yolunu kendisi çiziyordu ama artık birbirimizden daha haberdarız.  Kısa filmlere, gösterimler için telif ödenmesi konusunda dernekler aracılığı ile ciddi çalışmalar yapılırken, oluşumlar kısa filmleri üniversitelere, dijital mecralara taşıyor. Sosyal medya ile birlikte oluşan dijital platformlarda da önemli gelişmeler var. Çeşitli sinema siteleri kısa filmcilere artık daha fazla yer ayırıyor ve kısa film gösterimleri yapıyor. Bunlar güzel gelişmeler. Daha önemsendiğimizi hissediyor ve daha iştahlanıyoruz. Geri dönüşler bizler için çok önemli. Daha iyiyi aramaya itiyor.

Film çekmek için gereken maddi gücü nereden buluyorsun?

Şimdiye kadar bütün harcamaları genellikle cebimden karşıladım. Ekipman ve post prodüksiyon desteği alabileceğim şirketlerin varlığı, ekip arkadaşlarımın gönüllü dayanışması, oyuncu dostlarımın desteği ve setlerde kazandığımla bir şekilde iki filmi gerçekleştirdim. Çoğu meslektaşım da böyle yapıyor.

Bundan sonra yapmak istediklerin ya da yapacakların neler?

Sinema ile yaşamaya, iyi filmler yapmak için çalışmaya devam edeceğim.

 Son olarak neler söylersin.

Bana zaman ayırdığınız ve dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Filmlerle değerli zamanlarınızdan alıp, farklı bir bakış açısı sunabilmek ve evrensel bilince küçük de olsa bir katkı yapabilmek için çalışmaya devam edeceğim. Sevgi yolumuz olsun.

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir