Manchester by the Sea (2016)

Filmler vardır, hikâyesiyle sizi derinden etkileyen. Filmler vardır, karakteriyle yaşadığınız özdeşlik duygusunu zirveye taşıyarak, birkaç saatliğine sizi o karakterin bedenine hapseden. Filmler vardır, sizi değiştiren, dönüştüren… Fakat çok az film vardır, bunların hepsini aynı anda yapıp; size kim olduğunuzu, nerede olduğunuzu, neden olduğunuzu bile unutturan…

Bu yıl 19.su düzenlenen Randevu İstanbul Film Festivali, çok özenli bir seçkiyle buluşturdu takipçilerini. Gastronomi temalı filmlerden, yılın öne çıkan yapımlarına kadar enfes bir programı sinemaseverlerin beğenisine sundu. Ancak ben yalnızca, seçkinin en iyisinden bahsedeceğim sizlere, saf sinemanın tarifinden, Manchester by the Sea’den…

Dikkat: Bu yazı film hakkında sürprizbozanlar (spoiler) içerir.

Açıkça söylemek gerekirse, Manchester by the Sea’ye dair beklentilerim en başından beri yüksekti. Fakat böylesine alışılmış bir hikâyenin, beni bu denli etkileyebileceğini tahmin etmemiştim. Evet, karşımızda olağandışı bir öykü yok. Bilakis, alelade bir olaydan hareket eden, pek çok insanın yaşamış dahi olabileceği travmatik bir durum söz konusu. Ancak Manchester by the Sea, bu basit öyküyü öylesine gerçekçi harmanlıyor ki, film boyunca o karakter olmakla yetinmiyorsunuz; film bittikten sonra da yüreğinizin ortasında bir ağırlık ve boğazınız düğüm düğüm, o karakter olmaya devam ediyorsunuz. Manchester by the Sea’nin başarısı işte burada saklı: Saf, sarsıcı ve sinir bozucu derecede gerçekçi bir film olmasında…

Neden mi sinir bozucu? Çünkü Manchester by the Sea, başından sonuna dek bir erkek filmi. Filmin her köşesi buram buram testosteron kokarken ve kadın karakterler, alabildiğine “kötüyken”, siz bu filmin asla ve asla kadın düşmanı olduğunu düşünmüyorsunuz. Erkek dünyasını, erkeklerin bakış açısıyla öylesine naif bir anlatımla hikâyeleştiriyor ki, başkarakteri Lee Chandler’ın (Casey Affleck) duygusallığına öylesine çekiyor ki sizi, karakterin kadın ya da erkek olması bir anlam ifade etmiyor. Orada yalnızca kaybeden, iyileşmeyi reddeden, zaten iyileşemeyeceğini bilen, cezasını çekmeye hazır bir “insan” duruyor. Bu yüzden bir kadın olarak, pek çoğu kötü olan kadın karakterlerin durumu sizi rahatsız etmiyor; tamamen cinsiyetsiz olarak yaklaşıyorsunuz her karaktere. Yalnızca insan olduğunu bilerek…

Filmin adı bile “bir erkek filmiyim” diye bağırıyor. Lee, abisi Joe, oğlu Patrick, babası ve arkadaşları… “Kıyıdan şehre bakan” erkekler çıkıyor yalnızca denize Manchester by the Sea’de… Lee’nin abisinin kalbi kadar zayıf teknede, finale doğru gördüğümüz tek kare dışında sadece erkekler yer alıyor. En güzel hatıralarını orada yaşıyor, en mutlu orada oluyorlar.

Kadınlar bu filmde birer figüran aslında. Hiç var olduğu bile konuşulmayan bir anne, Lee’nin anlayışsız eşi Randi (Michelle Wiliams), Joe’nun alkolik eşi, Patrick’in (Lucas Hedges) her şeye burnunu sokan ve bir oyuncak eve bile abartılı tepki veren, onu önemsemeyen sevgilileri ile onların tuhaf anneleri, Lee’nin yaşadığı yerdeki sorunlu kadın müşterileri… Bu filmin tüm kadınları erkek dünyasına uzak, erkekleri anlamaktan yoksun fakat bu durum gözünüze batmayacak derece normalize edilmiş. Çünkü burada hayatı mahvolan salt bir erkek değil, insan…

Bu filmde erkekler çoğunlukla “kaybeden” ve yaşananlar karşısında çaresiz kalan karakterler… Trajik bir olayın ertesinde tanıştığımız Lee, kendi evinde “düzeltemediği” işleri bu nedenle yapıyor. Kapıcılıkla kendisini cezalandırırken, intihara teşebbüs ettiği ve aslında ruhen gerçekleştirdiği olaydan sonra, küçücük pencereli tabutu andıran bir odada, bir ölü olarak yaşamını sürdürüyor. Yok olmayı seçse de, o küçücük pencerenin önündeki karları düzenli olarak temizleyerek, bir nefes deliği açıyor tabutunda, bir yaşam boşluğu…

Joe’nun kaybından sonra ise en büyük korkusuyla yüzleşiyor karakterimiz. Beceremediği, üstesinden gelemediği ebeveynliği yeniden denemesi için ağabeyi ona oğlu Patrick’i emanet ediyor. Ondan habersiz, hayata bağlanır umuduyla biraz da… Korkusuyla yüzleştiği sahne, aynı zamanda seyircinin Lee’nin büyük günahını öğrendiği sekans oluyor. Bir yandan elindeki kâğıda bakan karakteri izlerken, diğer yandan onun neden yapamadığını öğreniyoruz. Nitekim bocalama evresi yine bir işaretle son buluyor. Benzer bir durumu yaşadıktan sonra veriyor kararını.

Manchester By The Sea’nin sarsıcı yanı da burada gizli. Filmlerde karakterlerin trajik olaylar yaşadıktan sonra bir umutla hayata tutunmasına o kadar alıştık ki, gerçekliği unuttuk. Gerçek hayat, tam da Lee gibi yaşamaktan vazgeçenlerle, tutunmak için bir sebep yaratmayanlarla, karşısına çıkan fırsatları dahi kabul etmeyenlerle dolu. Randi’yi gördükçe kaçması bundan, finalde ruhundaki hastalıkla yaşamayı sürdürmesi bu sebepten… Lee, gerçeğin bir parçası olduğu için, pek çoğumuz gibi davrandığı için bize dair, dünyamıza ait… Çünkü gerçekte, her insan her zaman kazanmaz. Hatta kazanmayı dahi istemez.

Patrick de benzer bir dönüşümün parçası filmde. Babasının durumunu öğrenene kadar asi bir ergen iken, amcasını gördüğü sekanstan itibaren değişmeye başlıyor. Evet, yine gençliğin verdiği heyecanla yaşamını sürdürüyor fakat o güne dek yalnızca ara sıra gezintiye, balık tutmaya çıktığı tekne onun yaşam amacına dönüşüyor. Babasının kalbi gibi zayıf, bir gün durmaya müsait bu tekneyi canlı ve çalışır halde tutmak, Patrick’in babasını yaşatmasını ifade ediyor bir bakıma.

İlmek ilmek dokunan bir senaryonun, seyirciyi yerle yeksan eden gücünün kaynağı ise açık: Kusursuz bir oyuncu yönetimi, göz kamaştıran performanslar… Casey Affleck, yaşadığı olayın öncesi ve sonrasında bariz bir karakter dönüşümüne şahit olmamızı sağlarken, kariyerinin performansını sergiliyor aynı zamanda… Beden dilinden, duruşuna, konuşmasına kadar öylesine nefes kesici ki, diğer tüm oyuncular insanüstü çabalarına rağmen Affleck’in gölgesinde kalıyorlar.

Görüntü yönetimi, filmin yalınlığıyla paralel bir duyguya hizmet ediyor. Abartıdan uzak, göz boyayan karelerden yoksun fakat filmin tüm duygusunu iliklerinize kadar hissettiren planlarla dolu… Sadeliğiyle göz kamaştırıyor Manchester by the Sea, eşsiz doğa manzaralarının, ihtişamlı karelerin mutlaklığını reddediyor.

Ve final… Bir oyuncakla bağın kopmayacağı hissini veren, filmin kendisi kadar doğal, gösterişsiz bir son… Olması gerektiği ve mükemmelliğin tarifine uygun biçimde…

Kenneth Lonergan, üçüncü filmiyle bir başyapıt armağan ediyor seyircisine, sessiz gibi görünen ancak denizinde fırtınalar esen…

Başak Bıçak- [email protected]

Yazar hakkında: Başak Bıçak

1987 yılında İzmir'de doğdu. İzmir Özel Tevfik Fikret Lisesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tarih bölümünden mezun olduktan sonra Türkiye Cumhuriyeti Tarihi üzerine yüksek lisans yaptı. Bilhassa Fransız Devrimi olmak üzere Avrupa Tarihi üzerine uzmanlaştı. Sinema özel tutkusu ve 2012 yılından bu yana filmler üzerine yazılar yazıyor. Akşam Gazetesi, Film Arası Dergisi ve Cinedergi yazarı... Dans, seyahat, fotoğraf ve şarap meraklısı...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir