Ravenous / Les affames (2017)

Robin Aubert’in yazıp yönettiği Kanada yapımı Ravenous, vuku bulan bir zombi salgını sonrası Quebec kırsalında hayatta kalanlardan birkaçının peşine takılıyor.

Şubat 2018’deki 17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nden sonra Netflix sayesinde bir kez daha izleme şansı bulduğumuz Ravenous, son yıllarda gördüğümüz en farklı zombi filmlerinden biri. Genel olarak Kanada’nın yerel problemlerine biraz daha fazla odaklanıyor ama hem bu problemlerin bir kısmının artık ne yazık ki bütün dünyada yaygınlaşarak kanıksanması, hem de kenarların eşya-insan ilişkisi, varoluş sıkıntısı gibi evrensel problemlerle işlenmiş olması, filmi sadece Kanadalılara özel kılmaktan uzaklaştırıyor.

Zombi salgınının nasıl başladığı hakkında herhangi bir bilgi verilmiyor. Ancak hayatta kalanların çeşitli önlemler alarak yaşamlarını sürdürmeleri, salgının bir süredir devam ettiğini gösteriyor. Yine de başlayalı çok uzun zaman geçmemiş ki hiç kimsenin ne olduğu, salgının nereye kadar yayıldığı ya da kurtulmak için ne yapılması gerektiği hakkında çok net bir fikri yok. Muhtemelen avcılığa meraklı Bonin ve Vezina adlı iki arkadaş, günlerini birbirlerine soğuk ve demode espriler yaparak ve zombi avlayarak geçiriyorlar. Salgın öncesinde öyle elle tutulur bir işleri olmadığı anlaşılan ikilinin rutinleri zombi detayı dışında çok fazla değişmemiş gibi görünüyor. Öncesinde muhtemelen evli ve beyaz yakalı bir çalışan olan Celine, arabasıyla boş sokaklarda geziniyor ve arada durup elindeki iri palayla karşısına çıkan zombileri öldürerek kaybettiklerinin hıncını almaya çalışıyor. Yaşlı lezbiyen çift Therese ve Pauline, ellerinde tüfekleriyle kırsaldaki evlerinde beklemeyi tercih ediyorlar. Bir köpek tarafından ısırıldığını iddia eden eli yaralı Tania, ısrarla salgından etkilenmediğini söylüyor. Küçük Zoe, ailesi kim bilir nasıl öldükten sonra evlerinin bir odasında saklanmaya çalışıyor. Peşindeki zombilerden kaçmaya çalışan yaşlı sigortacı Real, elindeki tüfekle belki de yaşayan birilerini arayan genç Remi tarafından kurtarılıyor. Önce ayrı ayrı gördüğümüz bütün bu karakterler, bir şekilde bir araya geliyorlar ve beklemenin sonları olacağını anladıkları için en yakın sığınağa doğru yol almaya karar veriyorlar. Böylece klasik bir “zombi salgınında hayatta kalma mücadelesi” başlıyor. Ancak Ravenous’ın farkı da aslında tam burada başlıyor.

Bilindiği gibi bu tip hayatta kalma mücadelelerinde anlamsız tartışmalar, saçma sapan kararlar vererek kendini ya da grubu tehlikeye atanlar ve bittabi ki grubun lideri olmaya soyunan lanet bir karakter mevcuttur. Ravenous bunların hiçbirine yüz vermiyor. Farklı gelir, cinsel yönelim ve yaş grupları arasından özenle seçilen karakterler, bütün tartışmaları medeni bir düzlemde gerçekleştirip ortaklaşa kararlar alarak geleceklerine (iyi ya da kötü) beraber karar veriyorlar. Hatta bu tip filmlerde rahatlıkla en büyük problemlerden biri olabilecek Tania’nın elindeki ısırık bile çok fazla gündeme oturmuyor. Tania’nın “köpek ısırdı” beyanı yeterli geliyor ve anında bir güven ortamı tahsis ediliyor. Boşuna “acaba zombi mi ısırdı”, “acaba Tania en olmadık zamanda dönüşecek mi” diye endişelenmeyin; bu filmde bu tip alışılagelmiş kaygılara yer yok!

Bir zombi filmiyle karşılaşınca illaki alt türün üstadı Romero filmleriyle bir kıyaslama yapılacaktır. Ravenous’taki zombiler üstadınkiler gibi ağır aksak yürüyenlerden değil, filmin isminin de imlediği üzere çılgınlar gibi koşuyorlar. Fakat Ravenous, meşhur Dead serisinin ikinci filmi Dawn of the Dead’e (1978) bir hayli yakın duruyor. DOTD’de eski tüketim alışkanlıklarını hatıralarından silemeyen zombiler, aynı mıknatıs etkisi gibi bilinçsizce alışveriş merkezine doğru gidiyorlardı. Burada da (artık nasıl yaptılarsa) eski eşyaların üst üste yığılmasından oluşmuş, eski çağlardan kalma totemleri andıran devasa kulelerin etrafında toplanıyorlar. Artık çöpe dönüşmüş, (en azından zombiler için) işlevsiz eşyaların önünde bir araya gelen zombiler, belki de tüketim çılgınlığı peşinde boşa geçen yıllarına ağıt yakıyorlar. Ya da belki de kendi aralarında yeni bir toplumsal bağ oluşturmak adına yeni bir din icat edip yeni ritüeller eşliğinde yeni tanrılarına tapıyorlar.

Kapanış jeneriğinden hemen sonraki ek sahnede ölen karakterlerimizden ikisini görürüz. Sırtları kameraya dönük, üst üste yığılmış sandalyelerden oluşan totemin önünde dikilip durmaktadırlar. Sandalyelerden birinin üzerinde ise rengârenk tüyleriyle yaşamın canlılığını simgeleyen bir papağan oturmaktadır. Yaşamları boyunca güçlerinin sınırlarını zorlayacak denli çılgınca tüketen, daha fazla tüketebilmek için daha fazla çalışan ve tüm bu koşturmaca içinde iki dakika oturup dinlenmeye fırsat bulamayan insanlık. Karşısında ise bütün bu manasız koşturmacayı anlamlandırmaya gerek bile duymayan bir hayvanın üzerine oturduğu eşyaya olası (en derin olmasa bile) en uygun manayı kazandırması. Eşya yığınının devasa bir toteme benzemesi nedeniyle benzer bir yorum da din kavramı üzerinden getirilebilir.

Eşya-insan ilişkisi bağlamında en ilginç davranışlardan birine Tania ve akordiyonu üzerinden tanık oluyoruz. Canlarını kurtarmak için zombilerden kaçan grubun içinde yer alan Tania, zombilerle savaşırken hiçbir işine yaramayacak, aksine ekstra ağırlık yapacak “gereksiz” akordiyonunu yanından hiç ayırmıyor. Filmde hiç bahsedilmese de salgın öncesinde biriyle ya da bir olayla ilişkilendirdiği muhtemel müzik aletiyle duygusal bir bağı olduğu anlaşılıyor. Genelde bu tip davranışları çocuklarda görürüz, yanlarından ayırmak istemedikleri bir oyuncakları falan olur. Ama bu filmdeki çocuk karakter Zoe, (başta Tania olmak üzere diğer yetişkinlerden) çok daha olgun davranıyor ve şartlar ne gerektirirse ona uyum sağlamada çok daha başarılı oluyor.

Zaten filmdeki karakterlerin hemen hiçbirinin yaşama tutunma gibi olmazsa olmaz bir çabası bulunmuyor. Başta Bonin olmak üzere hiçbiri “neden sağ kaldık” sorusuna anlamlı bir cevap bulamıyor. Hele Celine’in öfkesi inanılmaz boyutta; değer verdiği (ki hepsi meta ağırlıklı) her şey yok olduğu için kendi varlığını anlamlandırmakta zorlanıyor. Bir tek Zoe’nin böyle bir derdi yok. O gerçekten yaşamak istiyor ve zombi salgını tehdidiyle yeniden şekillenen dünyaya en kolay o uyum sağlıyor. Bu sayede varoluşunu şekillendirmekte hiçbir sıkıntı yaşamıyor.

Ravenous, eski usul korku filmlerine alışkın bünyelerde alerjik etki gösterebilir ama artık modern korku filmlerinin çağında yaşıyoruz ve Ravenous o dünyaya çok yakışan filmlerden bir diğeri.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kızılca

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 İstanbul doğumlu. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. 2008 yılından beri katkı sağladığı Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir