Feminizm, Kolonyalizm, Kanibalizm: Raw (2016)

*** Sürprizbozan içerir! ***

33 yaşındaki Fransız yönetmen Julia Ducournau, ilk filmi Raw (Grave) ile oldukça kendinden emin bir auteur sinemasının başlangıcını müjdeliyor. Senaryosu, sanat ve görüntü yönetimi, oyunculukları ve müzikleriyle seyirciye sağlı sollu kroşeler çakan Raw, bizi hastanelik etmese de nakavt ediyor.*

Yeni Fransız Aşırılık Sineması (New French Extremity/Extremism) kulvarında yer alan Raw’da, genç bir kadının yetişkinliğe geçişini ve cinselliği keşfedişini yamyamlık metaforuyla işleyen bir olay örgüsü var. Tamamı vejetaryen veterinerlerden oluşan bir ailenin küçük kızı Justine (Garance Marillier), ebeveynleri ve ablasının izinden giderek kendini köklü bir veterinerlik bölümünün birinci sınıfında bulur. Ablası Alexia’nın (Ella Rumpf) da dahil olduğu üst sınıf öğrencileri, çeşitli çaylak ritüelleriyle yeni öğrencilere hayatı zindan ederler. Gecenin köründe dışarıda iç çamaşırlarıyla sürünmek, başlarından aşağı hayvan kanı dökmek, çiğ tavşan böbreği yedirmek bu ritüellerden sadece bazılarıdır.

Vejetaryen olan Justine bahsi geçen kan banyosu ve çiğ et yeme sekansının ardından bir uyanış ve dönüşüm yaşar. Önce, vücudu alerjik bir tepki gösterir ve her yerinde kaşıntılı kızarıklıklar belirir. Sonra et yemeye karşı önlenemez bir açlık duymaya başlar ve libidosunda gözle görünür bir artış olur. Etle ilgili tabularını yıkmasına ve bekaretini kaybetmesine, Orta Doğu kökenli, eşcinsel oda arkadaşı Adrien (Rabah Nait Oufella) aracılık eder. Elim(!) bir kaza sonrası, kız kardeşi Alexia’nın işaret parmağını yiyen Justine, yamyamlığın önlenemez cazibesine kapılmıştır artık.

Raw, anaakım basında feminist bir film olarak övgüler alıyor. Barbara Creed’in “canavar dişilik” (monstrous feminine) kavramında anlattığı, erkeklerin kadın cinselliği konusundaki kaygılarını yansıtan korku filmlerindeki gibi “canavar kadınlar” ile karşı karşıyayız. Lakin, bu defa kadını canavarlaştıran bir erkek anlatıcı değil.

Bir örnekle, Mitchell Lichtenstein’ın yönettiği vagina dentata filmi Teeth’deki gibi, Raw’da cinsel şiddeti üretenler kadın karakterler ve erkekler kurban rolündeler. Fakat, Teeth’den farklı olarak Raw, hem hikayesi hem de mizansenleriyle kadın bakışını öne çıkaran bir film.  Adrien’in futbol oynadığı ve Justine arzuyla onu izlediği sahne bütünüyle “erkek bakışı” kuramını ters yüz etme üzerine kurulmuş, mesela. Justine’in seyir güzergahını takip eden kamera, Adrien’in göğüz ve kol kasları ile apış arasında geziniyor; Adrien’in sümkürmesi ve tükürmesi erotize edilmiş bir şekilde perdeye yansıyor. Sadece erkeklere ilgi duyan Adrien, böylelikle Justine’in arzu nesnesi olarak kuruluyor. Filmin bu sayede, kadın iktidarını olumlayan bir politika ürettiği düşünülüyor.

Tüm bu okumalar bir bakıma doğru. Film, “erkek yiyen kadın” (man-eater) stereotipini, aşırı şiddetli ve mizahi bir şekilde yorumlayarak patriyarkayı ters yüz ediyor. Fakat, Ducournau’nun bu kadar basit/tek katmanlı bir film yapmak istemediği de açık. Justine ve ablasının kurbanı olan Adrien, tipik bir heteronormatif, maço erkek değil. Her ne kadar bir sarhoşluk anında Justine’le seks yapsa da, sonradan “ben gay’im anlamıyor musun!” diyerek onu tersliyor.

Ducournau, Justine ve Alexia ile Adrien arasındaki ilişkiyi, sadece kadın-erkek ilişkisi olarak kurgulamıyor. Adrien’in Orta Doğulu/Müslüman olması, karakterler arasındaki ilişkiye farklı bir boyut getiriyor. Adrien’in domuz eti yemesi ve eşcinsel olması, Justine’in gözünde onu Batılıların klişe müslüman anlayışından farklı kılıyor. Öte yandan, Adrien’in derslerinin iyi olmaması ve başarılı bir öğrenci olan Justine’den kopya çekmesi, onu, Avrupa’daki ırkçı kitlelerin yarattığı “tembel ve asalak müslüman”  stereotipine yaklaştırıyor.

Adrien’i, Justine ve Alexia’nın kurbanına dönüştüren Raw, Fransa’nın sömürgeci geçmişine yönelik bir yorum da getiriyor. Yamyamlık, cinsellikle ilgili olduğu kadar postkolonyalist bir metafor olarak da kullanılıyor. Filmin son sahnesinde, yamyamlığın Alexia ve Justine’e, annelerinden geçen, kalıtsal bir dürtü olduğunu öğreniyoruz. Bu da bir anlamda, kuşaktan kuşağa aktarılan, içselleştirilmiş ve normalleştirilmiş ırkçı ve kolonyalist tutumlara dair bir sonsöz.

Son tahlilde, baş karakterlerini feminist oldukları kadar, ayrıcalıklı/beyaz/ırkçı ve belki de homofobik hallerde de temsil eden Ducornau, filme eleştirel çerçeveden bakan izleyiciye ikircikli, rahatsız eden bir deneyim yaşatmak istiyor. Tüm bedensel korku öğeleri bir kenara, izleyiciyi koltuğunda huzursuzca kıpırdanmaya iten biraz da bu tavır.

Öteki Sinema için yazan: Can Yalçınkaya

* Toronto Film Festivalinde, filmin gösterimi esnasında bayılanlar olunca, ambulans çağırılmış.

Loading...

Yazar hakkında: Can Yalçınkaya

Müzmin öğrenci, Punk Akademik. Avustralya'da yaşıyor ve Türk sineması ve popüler müziğinde melankoli üzerine çalışıyor. Çizgi romanlar, filmler, kitaplar, fanzinler ve saireyle haşır neşir olmayı, yazmayı ve çizmeyi seviyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir