Rıza Kıraç: ‘Film çekmeyi biliyorsan her koşulda çekersin’

Yazar ve yönetmen Rıza Kıraç ile güzel bir sohbet yaptık… Romanlarının yanı sıra Hürrem Erman/İzlenmemiş Bir Yeşilçam Filmi kitabı h2o Yayınları tarafından yeniden basılan ve Sinemanın Temelleri kitabı İthaki Yayınlar’ndan çıkan Kıraç, günümüz sinema eğitimi ve sinema dili üzerine de güzel tespitlerde bulundu…

Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir

Seninle Klaket sinema dergisi zamanlarından tanışıyoruz. O zamanlar heyecanla Klaket’i çıkarıyorduk. Bir yandan kısa filmler, hayaller kitap yazma istekleri… Şimdiye geldiğinizde hayallerinin arkasında durup çoğunu yapabildim diyebilir misin?

Klaket ilk yazımın yayımlandığı, ciddi anlamda çalıştığım sinema dergisiydi. Bende her zaman özel bir yeri var. Üstünden yirmi bir yıl geçmiş. O yılların koşulları ve heyecanı başkaydı. Kendi adıma bu heyecanı yitirmemeye çalışıyorum. Bugüne değin yapmak istediklerimin bir kısmını yapabildim ama beyin durmuyor! Sen de bir yazarsın bunun ne demek olduğunu iyi bilirsin. Özellikle sinema, belgesel ve uzun metraj film yapmak eskiye göre daha kolay gibi görünse de öyle değil. Filmlerimizin gösterilebileceği alanlar her geçen gün biraz daha azalırken prodüksiyon koşulları da zorlaşıyor. Şimdiye kadar en az üç dört uzun metraj film yapmam gerekiyordu, benim durumumda birçok yönetmen var. Projeler senaryo halinde çekmecede bekliyor. İyimser bakınca “Evet, yaptım,” diyebilirim, boşa çıkan çabaları hatırlayınca, “Hayır, tam istediğim şeyleri yapamadım,” da diyebilirim.

Sinema okudun ama edebiyatla, yazmakla daha ilgili gibisin, ya da rotayı daha çok yazmaya kırdın gibi. Bunun içsel nedenleri nelerdir?

Edebiyata hiçbir zaman ikinci bir iş olarak bakmadım. Sinema okumadan önce de okurken de öykü, roman yazmaya çabalıyordum. Bu konuda saplantılı bir biçimde disiplinliyim. Elbette bunun bir ayağını da senaryo yazmak ve film çekmek oluşturuyor. İkisini birbirinden ayırmaya gerek duymuyorum. Kimi zaman kısa hikâye diye başladığım metin film senaryosuna dönüşüyor kimi zamanda tersi oluyor. Demek ki birbirlerini besliyor, destekliyor. Edebiyatla ve sinema kitaplarıyla ilgili çalışmalar daha hızlı gün yüzüne çıkıyor. Görünür oluyor. Ama sinema çalışmaları kendim için yazdığım senaryolar da başka yönetmenlere yazdıklarım da uzun bir zaman sonra gerçekleşebiliyor.

Bir yandan edebi alanda eserler verirken bir yandan da sinema kitapları hazırlayarak filmin ucunu bırakmıyorsun… Nehir söyleşiler, kuramsal kitaplar. En son İthaki Yayınları’ndan Sinemanın Temelleri yayınlandı… Sinema kitaplarıyla ilgili çalışmaları nasıl yapıyorsun?

Senin de bildiğin gibi bir sinema yazarı çoğu kez belli bir alan belirler ve filmleri çoğu kez oradan eleştirir, kimi feminizm ve kadın sorunlarına, kimi genel olarak politik ya da seyircinin beklentilerini göz önüne alarak film eleştirisi yazar. Sinemanın politik dili, ideolojik temsilleri, Yeşilçam’ın mirası ve Türkiye’ye özgü asker darbesi, muhtıra süreçleri fazlasıyla ilgilendiğim konular. Sinema kitaplarım da aslında bu minvalde yazılmış kitaplar. Hürrem Erman/İzlenmemiş Bir Yeşilçam Filmi yazdığım tek biyografi ve Yeşilçam’ı anlamak için önemli bir kitap olduğunu düşünüyorum. İthaki’den yayımlanan Sinemanın Temelleri ise özellikle sinema öğrencileri ve sinemaya yeni başlayanlar, film çekmek isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı. Bunu yazmam da İFSAK’ta verdiğim sinema dersleri çok yardımcı oldu. Yani bir yanıyla eğitim tecrübesi, neyi, nasıl anlatmak, filme çekmek gerekiyor konusundaki deneyimlerden oluşuyor.

Sinema kitapları hatırı sayılır ölçüde var, kimisi tezlerini kitap olarak basıyor, kimisi uzun bir hazırlığa girişiyor ama okunması zor, satışı az olan bir alan. Bu konuda neler söylersin, sinema çok ilgi gören bir alan olmasına rağmen kitaplar biraz geri planda mı kalıyor?

Aslında birçok kitabın belli bir ritmi var, okura ulaşıyor. İlgi görüyor. Kimi zaman da bir iki kitap hepsinin önüne geçiyor. Yayıncıların beklentisi çoğu kez popüler edebiyat kitapları gibi sinema kitabı satmak. Böyle bir ölçü koymak bence yanlış, sinema ve edebiyat eleştiri kitapları her zaman bir kültür çalışması olarak görülmeli. Bunun uzun vadede yararlarını hem yayıncılar hem de okurlar görecek. Sinema kitapları bastıkları için zarar etmezler. Türkiye’de hâlâ hikâyesi yazılmamış, çekilmemiş çok önemli yönetmenler, yapımcılar ve oyuncular var. Film festivalleri kimi zaman kitap basıyor ama onlar daha çok fotoğraf albümü niteliğinde.

Günümüz sinema eğitimiyle ilgili neler söylersin? Öğrenciler mezun olduklarında hazırlar mı sence sektöre?

Önceden öğrenciler üniversitelerin Güzel Sanatlar’a bağlı Sinema-TV bölümlerine özel yetenek sınavıyla girerdi. Sistem değişeli yirmi yıl oldu, bu süreçte özel üniversitelerin sayısı arttı ama eğitim düzeyi çok düştü. Özgür ve yaratıcı akademik eğitime ihtiyacımız olduğunu hep söyledim. Bugün buna daha fazla ihtiyaç var, birçok başarılı akademisyen politik nedenlerden dolayı üniversitelerden uzaklaştırıldı. Öğrenciler bunun eksikliğini hissediyor olmalı. Teorik eğitim çok önemli. Ama sinema pratiğinin sette öğrenileceğini bu işi bilen herkes söylüyor, öğrenciler de bunu biliyor. Ancak bunu karşılayacak bir sinema sektörü ne kadar var tartışılır. Her şeye rağmen sinema öğrenmek, yapmak isteyenlerin bir yolunu bulup bunu başarabileceğini biliyorum. Okullar bir kapı aralıyor, azimli olan o kapıyı sonuna kadar açıp bu fırsatı değerlendirebilir.

Rahatlayan edebiyat dili, çoğalan kitaplar, yazarlar vs. için neler söylersin. Her şey bir hap misali atılıp tüketiliyor, bu ortamda uzun uzadıya yazmak nasıl bir ruh hali yaratıyor sende!

“Normal insan algısı”nda yazmak zaten delice bir şey. Niye böyle düşünürler bilmiyorum. Yazmak yalnızlık, sabır, bilgi ve tecrübe gerektirdiği için mi yoksa bunun kutsanıp bir yere korunduğu için mi? Bence eli kalem tutan, aklı yeten herkes yazmalı. Yazmanın insanın kendisini anlamaya yardımcı olduğunu düşünüyorum. Hayatımız o kadar saçma, anlamsız işlerle boşa geçiyor ki! Bütün metinlere değer veririm ama bu basılı her şeye değer verdiğim anlamına gelmiyor. Üstten bakan, nasıl yaşamam, neye tapmam ya da nefret etmem ve ne yapmam gerektiğini dikte eden bütün metinlere kapalıyım. Böyle saçmalıklara ayıracak zamanım yok. Bu yüzden kendi gündemimi yitirmemeye çalışıyorum. Aksi halde insan kafayı yer. İktidarın basınında ve sosyal medyada değerli olan her şeyi değersizleştirme üzerine çalışan bir grup insan var! Aslında tam olarak ne yaptıklarının farkında değiller. Her şeye rağmen onlar da çocukları bu değerleri kitapları okuyacak, filmleri izleyecek, müzikleri dinleyecek, sergileri gezecek. Meşhur klişeyle söyleyeyim, “sanat kalıcıdır” arayan onları bulur!

Küçük Günahlar filmine imza attın 2010 yılında… Bir sürü kısa film yaptın ama uzun deneyimi nasıldı, sonrası niye gelmedi?

Küçük Günahlar güzel bir deneyimdi. Sonrasında yaşadığımız sorunlara rağmen, Türkiye’de film yapmanın her şeye rağmen hâlâ mümkün olduğunu düşünüyorum. Yazdığım iki senaryo var ama bunların finansman sorunlarını çözemedim. Bu yüzden film çekmek mümkün olmadı. Yapım koşulları gerçek anlamda yan yana gelmediği sürece bunlar üzerinde bir şey yapmak mümkün değil. Ama bu baltaları gömdüğümüz anlamına gelmiyor.

Günümüz sinema ortamını değerlendirmeni istesem, bir yandan daha fazla film çekiliyor, daha fazla yurt dışındaki festivallerle iletişim kuruluyor ama ülkede ezber bozan bir durum da yaşanıyor. Bakanlık fonları, ödenekler belli konulardaki filmleri destekliyor, her zaman alabilen yapımcılar biraz dışında kalıyor. Bu durumda sinema yapmanın yolu nedir sence?  Bu zıtlık günümüz bakış açısıyla ne kadar uyuşuyor.

Türkiye’deki sinemacılar şu anda potansiyellerinin %20’sini bile gösteremiyor. Çok yetenekli yönetmenlerimiz ve senaristlerimiz var. Ancak birçok yapım prodüksiyon aşamasında ciddi yaralar alıyor. Sansür mekanizması beynimize işlemiş durumda bu da yaratıcılığı etkiliyor. Öyle bir politik saldırı altındayız ki yarın öbür gün toplumsal eleştiri konusunda Yeşilçam’ın gerisine düşebiliriz. Devlet politikası her alanda olduğu gibi kültür ve sanat alanında da bizi sağcı, solcu olarak bölüp yaftaladı. Amaç biat kültürünün sinemaya sirayet etmesi. Ödenek verdikleri kişilerin filmlerini kendileri bile izlemiyor. Kendi propagandalarını yapmak için çektirdikleri filmlere kendileri bile inanmıyor.

Ömer Kavur belgeseli çektin, başka belgeselini çekmeyi düşündüğün isim var mı? Ona nasıl karar veriyorsun mesela, o isme… Bu nehir söyleşilerin için de geçerli bir soru.

Aslında çektiğim bir belgesel var, kurgu aşamasında ekonomik sorunlardan dolayı tıkandık. Bence iyi de oldu. Bu deneyimler biraz daha güçlendiriyor beni, öldürmüyor yani! Belgesellerde ve nehir söyleşilerde kendi gündemimde olan sanatçılarla ilgili çalıştım hep. O insanlarla bir derdim vardı, onları dinlemek, konuşmak, anlamak istiyordum, bu anlamda sadece benim için değil o sanatçıları bilen, seven insanlar için de çok faydalı oldu. Bu filmler ve kitaplarla ilgili çok güzel geri dönüşler oldu. Bu geri dönüşler olmasa da yaptığım işlerden mutluyum. Sadece Giovanni Scognamilo’yu elimden kaçırdığım için üzüldüm. Dört beş yıl önce bir gün onu aradım ve onunla ilgili söyleşi kitabı yapmak istediğimi söyledim ama o zaten biriyle böyle bir çalışma yapmaya başlamıştı. Bu yüzden Sinemanın Temelleri kitabını ona ithaf ettim, daha fazlasını hak ediyordu ama elimden bu kadarı geldi. Çok özel bir insandı.

Uzun metraj çekmeyi düşünüyor musun bundan sonraki süreçte peki?

Lütif Akad’dan Metin Erksan, Yılmaz Güney, Ömer Kavur’a çok önemli birkaç kuşak bize her koşulda film yapılabileceğini gösterdi. Onlar sansüre, baskılara, gösterim olanaklarının ortadan kalkmasına rağmen film çektiler. Yazmayı biliyorsan her koşulda yazarsın ve film çekmeyi biliyorsan her koşulda film çekersin. Bazen doğru zamanı, doğru konjöktürü kaçırırsın ama yazdığın senaryo, çektiğin film ardından gelir. Seni terk etmez. Mesela, Küçük Günahlar’ım beni terk etmez, hep ardımdan gelir. Estetik değerlerini, değersizliğini bir kenara koyuyorum, orada anlatmaya çalıştığımız hikâye çok doğruydu, bugün de bunun sancılarını yaşıyoruz. Ne oldu? Görmezden gelinmeye çalışılan bir kuşak kendi seçimini yaptı. Şarkıda söylendiği gibi, “Kardeşin duymaz, eloğlu duyar,” dönemindeyiz. Eloğlunun duyması çoğu zaman ocağında duymayanlardan daha değerli olabiliyor. Tolga Karaçelik’in Kelebekler filmine Kültür Bakanlığı Sinema Müdürlüğü destek vermedi. Ama Tolga gidip filmini çekti, Sundance’te büyük ödülü aldı. Ama bu gelip geçer, değer yok olmaz yani. Bence film çekmek, roman, öykü yazmak bu kültürsüzleştirme ortamına karşı en önemli direniş biçimlerinden biridir.

Senaryo da yazıyorsun, başka yönetmenler için… O konuda yapılan değişimler ve senaryonun beyazperdedeki yorumu konusunda neler hissediyorsun?

Sen de biliyorsun, iki senaryo yazdım filme çekildi ama benim yazdığım senaryoları öyle bir hacamat ettiler ki benim senaryom olmaktan çıktılar. Erden Kıral’ın çektiği Gece filminin senaryosunu Hasan Özkılıç’ın Zahit romanından uyarlamıştım. Filmi izlediğimde senaryonun %40’ının değiştiğini gördüm. Oysa üstüne çok çalışmıştım. Romana daha sadık bir senaryo yazmıştım. Sinema eleştirmenlerinin filmle ilgili yazdıklarına tamamen katılıyorum. Kopuk kopuk ve nereye gittiği belli olmayan, karakterlerin değişimini yeterince göremediğimiz, bazı oyuncuların güme gittiği bir film ortaya çıktı. Marifetmiş gibi jenerikte benim adım yazıyor! Bir senaristin bunlardan şikayetçi olmaması gerekiyor, çünkü sözleşme böyle, sen yazarsın yapımcıya, yönetmene verirsin, onlar da çeker. İzleyici, eleştirmen mazeret kabul etmez, işi görmek ister. Ben de bir eleştirmen olarak mazeret kabul etmiyorum! Bu yüzden, her şeye rağmen o senaryoların vebali benim boynuma.

Farklı alanlarda üretmeyi seven birisisin… Şu aralar nelerle uğraşıyorsun ve bu kadar iş yapıp maddi ve manevi tatmin sağlayabiliyor musun?

Londra’da Hoş Cinayet’ten sonra yeni bir polisiye romana son noktayı koydum. Önümüzdeki günlerde yayınlanacak. Galiba bir süre daha polisiye yazmaya devam edeceğim. Bunun dışında yönetmenler ve sinemacılarla yaptığım röportajlar vardı, bunlardan son altmış yılın sinemada bir Türkiye sineması panoramasını yapmaya çalışıyorum, sanırım gelecek yıla hazır olur kitap. Yeşilçam ve sonrası yönetmenlerle birçok dergi ve gazete için röportaj yapmıştım, hepsi yan yana gelince çok ciddi bir dönemin izahı olduğunu gördüm. Ama bunların bir kısmı özellikle kitap için yapılan özel röportajlar. O yüzden sinema hakkında beli konular üzerinde yapılan bir tartışma özelliğini taşıyor kitap. Senaryo da var ama çekildiğinde konuşuruz onları.

Son olarak neler söylersin?

Yılgınlık yok, üretmeye devam!

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir