RoboCop (1987)

Uzun zaman oldu değil mi? Yapılacak remake’i için tasarlanan kostümün resimleri geçen hafta internete verilmese Detroit’in çelik kanun adamını anımsamayacaktık bile. Devasa  gökdelenlerde çağın ötesinde teknoloji ile karlarını arttırmayı planlayan kötü şirketler, anarşiye yenik düşmüş yıkık metropoller, daha adı telaffuz edilmeye başlanmamış “siberpunk” isimli metal gözlü bebeğin ilk emeklemeleri… 80’lerde elbet başka filmlerde de bunlara rastlıyorduk ama çok azı Paul Verhoeven’ın klasik sayılan yapıtının etkileyiciliğine yaklaşabilmişti. Robot modellemelerinden kültleşmiş müziğine, çok iyi seçilmiş oyuncularından insanı beklenmedik bir şekilde içine alan senaryosuna RoboCop, 2010’lu yıllarda bile tekrar tekrar seyredilmeyi sonuna kadar hakediyor.

Yakın gelecekte Detroit, suçun ve teknolojinin yükselen metropolü halini almıştır. Akıl almaz bir sermayeyi elinde bulunduran OCP adlı şirket, yeniden imar projesi adı altında Detroit’i yıkmak ve zengin Amerikalı’nın kalesi olacak Delta City’i kurmak istemekte, bu yeni yapılanma sürecinde polis güçlerini de elinde tutmayı hedeflemektedir. Bu amaçla hazırladıkları projelerin temelinde toplumun güvenliğini sağlayacak süperinsan polisler üretmek vardır. Şehrin suç devlerinden biriyle girdiği çatışmada ağır yaralanan memur Alex Murphy, ölüm döşeğinde iken OCP’nin bu projelerinden birinde kullanılır ve ortaya metal savaşçı RoboCop çıkar. OCP’nin tarihindeki en büyük başarılardan olan RoboCop, ortağı Nancy ile Detroit’in sokaklarında bir kansere dönüşmüş suç batağını temizlemekle uğraşacaktır. Ancak şirketin tahmin edemediği, robot polisin zihninde bir yerde memur Murphy’nin hala nefes almaya çabalıyor olabileceğidir.

RoboCop kesinlikle alıştığımız cyborg-aksiyon filmleri tadında ilerlemiyor. Verhoeven’ın politik kaygıları olan bir bilimkurgu ustası olması, filmin daha ilk dakikalardan yığınla altmetin ve gönderme içeren bir dile ve hikayeye sahip olmasını zorunlu kılmış. Film hızlı ve gösterişten uzak bir açılış logosuyla başlıyor ve bunu Detroit televizyonlarının haber bülteni izliyor. Spikerlerin yüzlerindeki gülümseyişi hiç bozmadan Afrika’daki direnişçilere nükleer silahla karşılık verildiğini bildirmeleri ile RoboCop’un nasıl bir kara mizahı içinde barındırdığını anlıyoruz. İnsanların karınca sürüleriymişçesine yok edilişinden etkilenilmeyecek duyarsızlığa erişildiği, nükleer savaşın RISK ya da Monopoly gibi ailecek oynanabilecek masaüstü bir oyun olarak pazarlanabileceği karanlık ve şiddet yüklü bir Detroit Verhoeven’ınki. Bunu hiç unutturmak istemezcesine filmde ara ara yer alan haber ve reklam araları, filmi anlatımı gereği benzerlerinden farklı bir noktaya koyan ilk öğe.

Tabii ki filmi çeyrek yüzyıldan fazla zaman popüler kılan filmin atmosferinden ziyade kahramanı RoboCop ve  Alex Murphy’nin trajedisi. OCP’nin hayat bahşeden ancak bu hayatı gerektiğinde almaktan da çekinmeyen Tanrı kompleksli tavrı RoboCop’un (özellikle ileriki filmler ve çizgiromanlarda) savaştığı düşman halini alıyor. OCP’nin Murphy’nin benliğini yoksayıp RoboCop’a uymasını şart koştuğu üç ana kural (masumları koru, kamu güvenine hizmet et, kanunlarının yürümesini sağla) insanın aklına Asimov’un Robot kuralları’nı getirmiyor değil (Dördüncü gizli kural ise ilk RoboCop filminin belki de en zeki ve sağlam çok uluslu şirket eleştirisini getirdiğinden ayrıca değerlendirilmeli, ancak filmin büyüsünü bozmamak için bu kuralı saklı tutacağım). RoboCop’un Murphy personasının kendine yaşam alanı yaratma çabası, filmin gerçekten güçlü bir dramaya da sahip olmasını sağlıyor. Bu dramatik yapıyı inandırıcı kılan en büyük etken ise iyi yazılmış diyaloglar ve oyunculuklar. Özellikle filmin ikincil kötüsü Clarence’i canlandıran Kurtwood Smith muhteşem bir seçim olmuş. Clarence’i başka biri canlandırsa muhtemelen “kör göze parmak” bir kötü olarak resmedilecekti, Smith’in Clarence’i ise inandırıcı ve güçlü bir kötü olmuş.

Ve filmimizin kahramanı Alex Murphy… Peter Weller’ın masum mavi gözleri ile tam bir iyilik meleği hissiyatı kazanan Murphy’i az kalsın Rutger Hauer ya da Arnold Schwarzenegger’in canlandıracağını öğrenmek beni gerçekten etkiledi. RoboCop’un zırhının çok büyük olmamasından ötürü bu isimlerinin yerini Weller gibi görece daha hafif cüsseli bir oyuncunun alması da kaderin ilginç bir oyunu olmuş. Düşünsenize, prodüksiyon süreci biraz farklı gelişse idi sinema tarihinin en meşhur iki robotunu da Schwarzenegger oynamış olabilirdi. Weller’ın RoboCop’u beni de dönemin seyircileri gibi tatmin etti, zaten Weller bu rolü ikinci filmde de sürdürdü. Üçüncü filmde RoboCop’un değişmesi bir hataydı, ama RoboCop 3 hatalarının bolluğuyla meşhur bir film olmuştu zaten.

Filmi basit bir aksiyon gibi seyretmek mümkün olduğu gibi pek çok altmetin keşfetmek de olası. Kendini daha çok sol görüşte tanımlayan Verhoeven ve senarist Edward Neumeier, yarattıkları kahramanı aslında çok tartışmalı bir konuma yerleştiriyorlar. Bir yanda Detroit’i sonuna kadar sömürmeye ant içmiş OCP ve kapitalist hayata derin bir tepki varken, öte yanda polis teşkilatının modern çağ şovalyeleri olarak tasvir etme çabası RoboCop’un kafaları karıştıran tutumu. “OCP haklarımızı ihlal ediyor, grev yapmalıyız” diyen polise erdemli komiserin “polis grev yapmaz! Bizler muslukçu değiliz” demesi, RoboCop’un eleştirmenler tarafından “faşist bilimkurgu” olarak nitelendirilmesine açmış (Zira bu konu ikinci filmin de hikayesinin temelini oluşturuyor). Verhoeven’ın Murphy’in dirilişi ile İsa arasında bir analoji kurmaya çabalaması da filmi okumak için başka bir bakış açısına olanak veriyor. RoboCop’ta (Verhoeven her ne kadar bunu amaçladığını iddia etse de) fazla dini referanslara rastlayamadım, mevcut referanslar küçük göndermelerden oluşuyor ve mesaj kaygısı taşımıyor. Filmin faşizan bir tutumu olduğuna dair eleştiriler ise RoboCop’u fazlasıyla sert eleştirmek olur. RoboCop’un OCP’nin simgelediği değerlere karşı verdiği savaş ve Murphy kimliğini koruma çabası, filmi dönemi için gayet önemli bir konuma getiriyor.

Son olarak filmin parmak ısırtan makyaj ve efektlerine de değinelim. Gerek Peter Weller’ın çekimlerde gün boyu giymek zorunda kaldığı, içi 38 dereceye ulaşan RoboCop zırhı (ki ileriki modellerde oyuncular can çekişmesin diye zırha bir de soğutucu eklenecektir) gerekse çatışma sahnelerindeki gerçekçilik filme muhteşem bir inandırıcılık kazandırıyor. Filmin sonlarına doğru kimyasal atıklardan ötürü neredeyse The Thing’e dönüşen haydutun Clarence’in arabasına çarpıp paramparça olduğu sahne bana “bu sahne iyi ki günümüzün 3D teknolojisiyle çekilmemiş” dedirtti. Remake’in akıbeti ne olur bilmiyorum ama Verhoeven’ın RoboCop’unun şiddet dozuna yakınsayamayacağı kesin (Aksiyon sahnelerinin bir kısmının yardımcı yönetmen Monte Hellman tarafından çekilmiş olduğunu da ekleyelim). Filmin bir diğer fenomen robotu ED-209’a da birkaç satır ayırmak boynumuzun borcu. Muhteşem bir stop motion örneği olan ED-209 varlığıyla filme vahşi bir mizah getirmeyi de başarıyor. ED-209’un olduğu her sahnede kesinlikle (hastalıklı ya da şirin) bir komedi vuku buluyor. Arızalanıp OCP görevlisini delik deşik etmesi, RoboCop’un peşinden merdivenleri inmeye çalışırken tepetaklak olması, ya da filmin sonlarına doğru ağır tanksavar tüfekle vurulma anı bu robota ister istemez bir sevgi beslememizi sağlıyor. Halen RoboCop kadar meşhur olması boşuna değil.

RoboCop, biz seksenler sonu çocuklarına bilimkurgunun en güzel çağlarını yaşatan nadide örneklerden. Bu tarz filmlerle büyümenin ayrıcalığı bambaşka. İyi bilimkurgu isteyenler 25 yaşında olmasını dert etmeden RoboCop’u bir yerden bulsun edinsin seyretsin; Basil Poledouris’in tapılası Robocop theme’i günlerce zihninize kazınacak, alakalı alakasız her çatışma sahnesinde bu theme’i arayacaksınız.

Mühim Not: Peter Weller, yakın zamanda yayınlanacak Frank Miller uyarlaması The Dark Knight Returns‘te de Bruce Wayne’i seslendiriyor. Eh, Gotham’ın kara şovalyesini seslendirmek de Detroit’in çelik şovalyesine yakışırdı. Merakla bekliyoruz.

Öteki Sinema için yazan: Yigilante Kocagöz

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

2 Yorumlar

  1. süper yazı Yigilante!

  2. nadir ali süter

    80’lerde çocukkene sinemada izlemenin tadıda bir başkaydı robocop’ı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: