Rosario Tijeras (2005)

Kolombiya’nın başkenti Medellin… 1989… Pablo Escobar’ın henüz hayatta olduğu, ABD’nin “war on drugs” (uyuşturucu ile mücadele) olaylarına henüz girmediği, şehri ve ülkeyi ‘uyuşturucu cartelleri’nin yönettiği, varoşların tabancalı adamlarla dolu olduğu ve sınırlarından içeri polisin giremediği tekinsiz yıllar. Latin Amerika’nın tipik kırmızı tuğlalardan örülmüş boyasız evlerle ve daracık sokaklarla dolu tepelik varoşlarında, kokainin alkolden fazla tüketildiği barlarda, uyuşturucu mafyasının lüks yataklarında, fahişelerin ve tetikçilerin dumanlı kafalarında yazılan; bize göre çok çarpıcı, Latin Amerikalılar için son derece sıradan bir hikaye…

Rosario Tijeras, belki de en iyi örneği Cidade de Deus (Tanrıkent/2002) olan Latin Amerika suç filmlerinden bir başkası. Ancak Cidade de Deus’dan etkilenerek çevrilen bir yığın filmden biri değil. Zira film Kolombiyalı ödüllü yazar Jorge Franco tarafından 1999’da kaleme alınan aynı adlı ödüllü romandan sinemaya uyarlanmıştır. Kolombiya, Meksika, İspanya ve Brezilya ortak yapımıdır. Ayrıca Kolombiya tarihinin en çok gişe yapan 2. filmi olma özelliğine sahiptir; uluslararası arenada da kayda değer bir başarı sağlamıştır.

Lakabı “tijeras” (makas) olan bir femme fatale’ın hikayesini aktarıyor film. Lakabının neden makas olduğunu ikinci yarıda öğreniyoruz. Rosario, filmin ilk yarısında güçlü, korkusuz, alaycı, çıldırtıcı derecede seksi bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Seksi kırmızı elbisesi ile göründüğü ilk sahneden itibaren Emilio’yu, Antonio’yu ve izleyenleri büyülemeye başlıyor. Burada Rosario’yu canlandıran Flora Martinez’in taş gibi vücudunun ve o muhteşem dolgun dudaklarının hakkını vermek lazım. Flora Martinez, Rosario rolünden sonra Kolombiya’da kendi adıyla değil, “Rosario Tijeras” lakabıyla anılır. Ancak Martinez’in oyunculuğu güzelliği kadar baş döndürücü değil.

Rosario hakkında pekçok söylenti var; bazıları onun Pablo Escobar’ın metresi olduğunu söylüyor, bazıları ise güzelliğinin beş para etmediğini, Rosario’nun aslında erkek olduğunu… Gözünü kırpmadan adam öldürüyor, sıklıkla “burnunu pudralıyor”, bir balerin inceliği ile tuttuğu sigarasını elinden hiç düşürmüyor Rosario. Hayatına bir anda giren Emilio (Manolo Cardona) ile aşk mı yaşıyor, yoksa dalga mı geçiyor anlaşılmıyor. Emilio’nun en yakın arkadaşı Antonio’ya (Unax Ugalde) kur mu yapıyor, yoksa alay mı ediyor bilinmiyor. Kimsenin kadını olmadığını, tek tabanca takıldığını, aşka inanmadığını haykırıyor pekçok kere, pekçok erkeğe… Silahını pek ‘kın’ında tutamıyor. Ancak erkek kardeşi Johnefe’nin öldürülmesi ile bir arada tutmaya çalıştığı bütün parçaları bir anda dağılıyor, saklamaya çalıştığı yaraları ortaya çıkıyor ve tüm gizleri gözler önüne seriliveriyor.

Johnefe’nin ölümünden sonra karşımızda acı çeken, kendi geçmişinde boğulan, narin ve yaralı genç bir kadın var artık. Üvey babası tarafından tacize uğramış, hatta öz annesi tarafından peşkeş çekilmiş, evden kaçmış, sokaklara düşmüş, fahişelik yapan, gerekirse eli titremeden adam öldüren, mecburen güçlü olmaya mahkum olmuş Rosario’nun hayatın sınırındaki dansı başlıyor. Kolundan hiç çıkarmadığı siyah bantın altında hayatının tüm yaralarını birer madalya gibi saklıyor. Tüm o seksapelin yerini masum bir güzellik alıyor. Femme fatale yerini aşkın huzurlu limanlarına demir atmaya özlem duyan bir kadına bırakıyor. Uyuşturucunun, alkolün dibine vuruyor Rosario, kendini bırakıveriyor. Ve bu kayboluş onu dostlukla yoğrulan gerçek aşkın kollarına sürüklüyor. Ama hikaye, Latin Amerika’da yaşandığı en yalın haliyle; mutsuz, acı, kötü sonlanıyor.

Üzülerek belirtmeliyim ki film, hikayenin kendisi kadar etkileyici değil. Hikayenin çok gerisinde kalıyor. Roman iyi işlenemediğinden, senaryoda pekçok boşluk var. Latin Amerika’nın varoş hayatını, fahişe-tetikçi aşklarını, fahişe-torbacı aşklarını, Rosario’nun hikayesine benzer onlarca gerçek hikayeyi bilmeseydim; benim için bile çok sıradan, hatta kimi anlarıyla çok saçma bir film olabilirdi Rosario Tijeras. Daha keskin oyunculuklarla, daha sert ve gerçekçi sahnelerle, daha fazla ayrıntı ve duyguyla Latin Amerika sinemasının güzide örneklerinden biri olabilecekken, sıradan ama izlenilesi bir film olmakla yetiniyor. Ancak filmin benim için en güzel anlarından biri Johnefe’nin ölümünden gömülene kadar geçen sürede yaşananlar.

IMDb’deki bazı yorumlarda “anlamsız” ya da “saçma” olarak nitelenen bu ritüelistik ölüm töreni, aslında fena halde gerçektir. Bu noktada pek fazla spoiler vermeden, Katolik Kolombiyalıların özellikle varoşlarda “bok yoluna gitmiş Niyaziler”i nasıl uğurladıklarını neredeyse bir belgesel izler gibi izleyebilirsiniz. Kolombiya mezarlıklarında içine son kez cigara dumanı üflenmiş kaç tane tabut vardır kim bilir…

Soundtrack’ında Juanes şarkıları da yer alan filmin 2010 yılında çevrilmiş ve “amar es mas dificil que matar” (sevmek öldürmekten zordur) altbaşlığı ile yayınlanan bir de televizyon dizisi versiyonu bulunuyor. Bu sözü filmin bir anında Rosario, Antonio’ya söylüyor.

Son bir not; film bolca seks sahnesi ve çıplaklık barındırıyor. Uyuşturucu kullanımı azımsanamayacak düzeyde. Bu tür görüntüleri görmek istemeyen izleyiciler uzak dursunlar; sonra uyarmadı demeyin…

Yazar hakkında: Ezgi Aksoy

Sinema yolculuğu 80’li yıllar korku filmleriyle başladı. Ucuz filmlerle büyüdü. Sinema, yazından sonraki en büyük tutkusudur. Şuan LeMan, yeniHarman ve Bayan Yanı’nda araştırma dosyaları ve populer kült yazıları yazmakta ve medeniyet üzerine kafa yormaktadır.

Bir yorum var

  1. unutmadan küçük bir not: Kolombiya’nın asıl başkenti Bogota’dır. Lakin Escobar hayattayken Medellin karteli ülkeyi yönetiyordu. Escobar dünyanın en zengin 7. adamıydı. O yüzden Medellin asıl başkent gibi işliyordu. Girişteki vurgu bu yüzdendir…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: