“Sanat Sineması” Seyirci İstemiyor!

nuri-bilge-ceylan3

Nuri Bilge Ceylan, Cannes’dan Altın Palmiye ile döndüğünden beri isminin ve filminin çevresinde bir tartışma ortamı oluşacak mı diye gözlüyorum.

Bu konuda Zahit Atam’ın kaleme aldığı ve Birgün gazetesinde yayınlanan yazıları okudum. Mesele bir kalem kavgasına dönüştü mü henüz farkında değilim ancak daha çok sosyal medyada gelişen bir beğeni/yergi durumu mevcut. Tabi, kendi adıma bir tartışma ortamının yaratılmasını şiddetle arzuluyorum. Tunca Arslan’ın dediği gibi “biz eleştirmenler birbirimizi hallaç pamuğu gibi atmalıyız” ancak ülkemizdeki kadar uslu eleştirmenlerle bu pek mümkün olmuyor. Varlığı belirsiz, etkisi kuvvetli bir yapıdan kaynaklanıyor olabilir bu suskunluk hali…

Yazan: Murat Tolga Şen

Kış Uykusu’nu izlemeden, bu meseleye dahil olmak istemiyorum ancak konuya biraz daha geniş bir çerçeveden yaklaşarak bir durum tespiti yapmak niyetindeyim.

Sinemanın 7. Sanat mı yoksa sanatsal dokunuşlar taşıyan incelikli bir zanaat mı olduğu hep tartışılır. Şimdiye kadar benim de tam olarak emin olamadığım bu soru, Kış Uykusu’nun Altın Palmiye ile taçlandırılmasından sonra cevaplanmış oldu.

Evet, sinema bir sanattır çünkü artık seyirciye yani kitleye ihtiyacı yoktur! Peki, bu iyi bir şey mi? Emin değilim…

Sinema kalabalığın içinde doğmuş bir çocuk gibi… Yaşaması için bu kalabalığın ilgisine ihtiyacı oldu hep. Filmlerin iyiliği-kötülüğü bile kaç kişinin seyrettiğiyle ölçüldü. Elbette bu yanlış ancak bir taşı yontmak ya da bir tuvali boyamaktan ötesi olan sinemanın devamlılığı için para gerekiyordu ve para kitleden yani seyirciden geliyordu.

Oscar, Altın Küre gibi Hollywood festivalleri bu gerçeği yadsımaz aksine yüceltir. Oscar’da yarışan filmlerin hepsi seyircinin gördüğü filmlerdir yani seyircinin ve kitleye duyarlı eleştirmenlerin karşısında ispatlanmış yapımları yarıştırır, ödüllendirirler. Oscar jürisi binlerce kişiden oluşur ve ortaya seyircinin de genellikle kabul ettiği sonuçlar çıkar. Oysa Avrupa festivalleri henüz doğmuş filmlerle ilgilenir ve onları seyirciden önce yüceltmeyi amaçlar. Ülkemizde gerçekleştirilen en önemli iki festival olan Altın Portakal ve Altın Koza’da da durum böyledir. Verilen ciddi para ödülleri sayesinde kazanan filmlerin seyirciyle buluşması hepten gereksizleşmiş olur. O yüzden, ulusal ve uluslararası fonlarla üretilmiş ve festivallerde ödüllendirilmiş bir filmin gösterime girdiği vakit seyircisiz kalmasına üzülmemeli, çünkü istenen ya da istenmeden mevcudiyet kazanan gerçeklik budur.

Kış Uykusu bu yazdıklarıma iyi bir örnek teşkil ediyor. Kültür Bakanlığından rekor sayılabilecek bir hibe destek alan film, Euroimages başta olmak üzere bir sürü uluslararası fonun da desteğini aldı. Nihayetinde sadece festival izleyicisinin görebildiği yani henüz kitleyle buluşmamış bir film Altın Palmiye ile ödüllendirildi ve filmin varoluş amacı gerçekleşmiş oldu. Bu başarıdan sonra Nuri Bilge Ceylan’ın filmin kaç kişinin izleyeceğiyle ilgilendiğini sanmıyorum. O yüzden sosyal medyada dillendirilen “Altın Palmiye kazandı ama bizim halk Kış Uykusu’na değil Recep İvedik’e gider” serzenişlerini ciddiye alamıyorum çünkü bu film hafta sonu sinemaya giden insanlar için çekilmedi, kendisini onlara göstermek bile istemiyor. Kış Uykusu seyirciyi karşısına çıkmadan, Cannes sayesinde kazandığı başarısıyla yaratıcısına yeni filmler yapmanın yolunu açtı bile… Yani makine tamamlandı ve çalışıyor. Bir film meydana getirebilmek için artık bilet satmak gerekmiyor.

Adına “Film” dediğimiz ifade formunu kitlenin beğenisinden arındıran ve soylu bir çevrede ölçülmesine-biçilmesine ve değerlendirilmesine varan, “sanat, sanat içindir” cümlesini de kendisine bahane eden bir sonuca ulaştık. Resim ve heykelde olduğu gibi sinema sanatının alıcısı artık halk/seyirci değil. Filmlerin burjuva sanatının nesnelerine dönüşmesi benim için biraz endişe verici…

Yine de Kış Uykusu, hem de Eylül ayından önce, ticari gösterime çıkmak zorunda çünkü “en iyi yabancı film” dalında Oscar’a başvurabilmenin kurallarından biri bu… Kitle sinemasının Kabe’si olan Hollywood işi şansa bırakmıyor. (Yazı yazıldığında gösterim tarihi açıklanmamıştı, bu öngörü haklı çıkmış oldu.)

Bana kalırsa da, sinemanın bir sanat formu olduğunu ispat etmek adına, sinemacıların festivalleri katalizör olarak kullandığı bu anlayış biraz sorunlu. “İstediği gibi film yapabilme” hayalini kuran sinemacıları düşündüğümde ne kadar sevinsem de, festival jürilerinin tartısına hiç güvenmiyorum. Hele de bizim gibi, hısım akraba kollayıcılığının açıkça yapılabildiği bir ülkede…

Sevgili Zahit Atam gibi, “Yol vs. Kış Uykusu” gibi bir karşılaştırmaya/kapıştırmaya girmeyeceğim ancak “toplumcu sinema” yapma misyonunu tek bir sekansında bile terk etmeyen Yol ‘u çok önemli ve gerekli bir film olarak işaretliyorum. Yıllar sonra Altın Palmiye’yi yeniden bize kazandıran filmimiz olan ancak öncelikle Cannes jürisi için yapılmış gibi görünen Kış Uykusu ise zaman geçtikçe mayalanacak ve gerçek değeri neyse, onu bulacak.

Bu türden “bireysel sinema” yapma örneklerinin yıllar geçtikçe, güneş altında kalmış bir fotoğraf gibi, sarardığını da eklemeden edemeyeceğim. “Altın Ayı’yı kazanan Türk filmi” sorulduğunda herkesin aklına gelen, Semih Kaplanoğlu’nun çektiği Bal filminden önce Metin Erksan’ın çektiği Susuz Yaz olacaktır. Tahmin edersiniz ki, toplumcu sinema eserleri, toplum hafızasında her zaman daha büyük bir alanı kaplayacaktır.

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

Bir yorum var

  1. öncelikle kategorilere karşıyım insanların kolay ayırım yapabilmek için icat ettikleri bir şey öyle anıldığı için sanat filmi diyeyim ben de özünde bu filmler fazla gişe yapmayan filmler olarak anılır sinemacı bunları bunları gösterime koymak istemez tek seyirci ile ışıkları açmak istemez israftır. İstanbul film festivalinde sinema derslerine katılanlar bilir oraya gelen katılımcılar genelde sinema öğrencileridir ve türkiyeye gelmemiş filmleri seyredip yönetmenine kendi ülkesinde seyrettikleri filminin eleştirisini yapabilecek düzeyde insanlar bu topraklarda dolanır yemek yer hayatını devam ettirir. Bu yazılar kime yazılıyorsa filmler de ona çekiliyordur aslında halkın arasında babaannelerden annelere onlardan çocuklarına söylenen bir söz var değişmeden gelen her kör atın bir topal alıcısı vardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: