Santa Clarita Diet: Baskılanmış Kadının Coşkulu İntikamı

San Diego Eyalet Üniversitesi Sinema ve TV’de Kadın Araştırmaları Merkezi tarafından 2014 yılında hazırlanan rapora göre, kadın karakterlerin %58’i, “erkek karakterin eşi” ya da “özverili anne” rollerinden oluşmaktadır. Bu veri ABD sinemasına ait ama dünya genelinde de benzer bir oranın karşımıza çıkacağını varsayabiliriz. Türk sinemasının bütünü için yapılacak bir istatistikte ise yüzdenin çok daha yüksek çıkacağını beklemek yanlış olmaz. (Özellikle günümüzde yapılan pek çok dizi filmde 50 ve 60’lı yılların Türk filmlerindekiyle aynı kalıplar içinde sunulan kadın rollerinin bu istatistikteki yükselişe bıkıp usanmaksızın katkı yaptığı bir gerçek.) Siyasi yetkelerin Türkiye gibi pek çok başka ülkede kadını sürekli olarak fedakâr bir anne ve ev kadını olmaya özendirme çabası ve çalışan, siyasete katılan, toplum içinde var olan, özgüvenli kadını kötülemesi, dolaylı olarak sinemada da etkisini gösteriyor.

Kadını bilindik roller içinde gösteren filmlerde tutucu çevreler ve ataerkil toplumların onu nasıl ezdiği, bağımsızlığının engellendiği, belli rollere büründürüldüğü kolayca görülür. Anne aile içinde kocası ve çocukları için türlü çeşit bakım görevlerini yerine getirendir. Sabırlıdır ve yaşanan tatsız durumları “kol kırılır yen içinde kalır” düsturuyla karşılar. İsyan etmeye hakkı yok gibidir. Belki küçük zevkler dışında önemli bir çaba ve zaman harcayabileceği uğraşıları veya işleri olamaz.

Sinemada sıkça karşılaşılan ve gerçek hayatta benzerleri çokça görüldüğünden filmlerdeki karşılığı pek yadırganmayan bu çilekeş tipin gerçekte yaşadıklarını anlatan yapımlar ise aynı şekilde tüm dünyadan örneklerle karşımıza çıkmaya devam ediyor. Yukarıdaki güncel istatistiği destekleyen bu durum, 21. yüzyılda hem Doğu’da hem Batı’da annenin halen ev hanımı ve çocuk bakıcısı kalıbı içinde görüldüğünü, kadının erkekle eşit toplumsal hak ve konuma sahip olma savaşının sürmekte olduğunu gösteriyor.

Aile içinde bir hapis hayatı yaşayan, belli seçenekler dışında hayatıyla ilgili kararlar alamayan karakterler, maceraya atılmaya cesaret edip de istekleri ve düşleri doğrultusunda hareket etmeye başladıklarında keskin bir karşı koyuşla karşılaşırlar. Sonuçta aile ya parçalanır ya da annenin yeni konumu kabullenilse bile bu isteksiz ve zoraki bir kabulleniş olur. En son örneklerden Puzzle’da (2018) kocası ve çocuklarının mutluluğu için saçını süpürge eden, pek sesi çıkmayan ve her olumsuzluğu alttan alan, şikâyet etmeyen, bununla birlikte tabii ki temizlik, yemek, bulaşık, alışveriş, sofra düzüp kaldırma gibi işleri de tek başına yerine getiren Agnes, yeteneklerini keşfetmeye başlayarak asıl yapmayı istediği şeylere şimdiye kadar hiç aldırış etmemiş olduğunu fark eder. Evdeki görevlerini kendi istekleri ve heyecanları için aksatmaya başlayıp üstüne kocasını da aldatır ve en sonunda hem ailesini hem sevgilisini terk ederek yüreğinin götürdüğü yere gider. Revolutionary Road (2008) ise, hayallerinin peşinden gitmeye cesareti olmayan kocasının yarattığı hapishaneden çıkmaya çalışıp başaramayan April gibi umutsuz bir sona sahiptir. April büyük heyecanlarla başladığı ilişkinin sonuçta vardığı kıskaca daha fazla dayanamaz, annelikten ve sonra da canından olur. Irina Palm (2007) bu öykülere en ilginç örneklerden biridir. Bilindik tarzda bir büyükanne olarak yaşayıp giderken torununun ameliyat parasını toplayabilmek için bir seks kulübünde erkeklere mastürbasyon yapmaya başlayan Maggie, Irina Palm adıyla ünlenir. Zorunluluk gibi başlayan bu iş aslında onun mahalle baskısı altındaki yaşamına bir naniktir. Yaşı geçkin bir anne ve bir büyükanne olarak evinde oturup, kek ve pastalar yapıp komşularıyla vakit geçirmek dururken en akla gelmeyecek mesleği yapmaya başlaması ve onu ayıplayan ailesine ve arkadaşlarına güle güle demeyi göze alması kutsal anne mitini yıkar.

Santa Clarita Diet (2017-) ise yukarıdaki dramalara pek benzemeyen absürt bir kan-revan komedisi. Ama aynı onlar gibi bir annenin değişim ve kendini bulma öyküsünü anlatıyor. Sheila, patronunun onu azarlayıp durmasına ses çıkaramayan, kendi fikirlerini savunamayan, komşuları ve diğer arkadaşları yanında ezik kalan, onlarla çıkıp eğlenmeye bile cesaret edemeyen bir annedir. Dizinin hemen başlarında görkemli bir kusma sahnesiyle başlayan değişim süreci onun içinde biriktirdiği tüm sıkıntılarının, dışa vuramayıp içine attığı isyanlarının grotesk ifadesi olur.

Sheila’yı baskılayan öğelerin içinde ailesi yoktur. Santa Clarita Diet’ın farkı burada ortaya çıkıyor. Aile, Sheila’nın özgürleşmesi, özgüvenini kazanması çabasına köstek değil destek olarak yansıtılıyor. Sheila’nın değişimi zombileşmesiyle (ölüp başka şekilde dirilmesiyle) anlatılır. Bildiğimiz zombiler gibi mezar kaçkınına benzemez ama insan eti yemek, olağanüstü güçlenmek, acı duymamak ve vurulunca ölmemek gibi özellikleri vardır. Avken avcı olmuştur.

Onu yalnızca güzelliğiyle değerlendiren patronunun aşağılamalarına, erkek iş arkadaşının saldırgan cinsel yaklaşımlarına boyun eğecek eski Sheila artık yoktur. Yaşadığı değişimle birden canlanır, kendine güveni yerine gelir, arkadaşlarıyla yanında kocası olmadan eğlenmeye gider, cinsel olarak fazlasıyla aktifleşir. Bu köklü değişimler kocasını ve kızını başta şaşırtsa da ondan uzaklaştırmaz. Tersine ikisi de Sheila’ya destek olurlar, zombileşerek insan avlayıp yiyen biri haline gelmesini kabullenirler. Hatta kocası, Sheila’nın başka erkekleri ve onların cinsel organlarını yemesiyle açıkça belli edilen bir cinsel özgürlüğe, yediği erkeklerin organlarıyla ilgili yaptığı cinsel anıştırmalı yorumlarına bile katlanır. Onu yargılamayıp ondan tiksinmeyip ondan uzaklaşmayıp bir de üstüne onun için her türlü yasa dışı işe bulaşır. Tüm bunların oldukça komik bir senaryoyla iletilmesi, kadının yaşadığı değişimi yüceltmeyi amaçlar.

Sheila ölümsüz olarak eski sıkıntılarından kurtulur. Dizinin ilerleyen bölümleri onu zombi haline getirenin ne olduğunu öğrenmek için ailesiyle birlikte son derece eğlenceli bir araştırmaya girişmesini anlatıyor. Bir yandan eski haline dönebilmenin yollarını arayan Sheila aslında halinden son derece memnundur ama ister istemez ailesine zarar verdiğini düşünür. İnsanlarla beslenen bir anne, tabii ki ailenin diğer üyelerinin hayatını da kökten değiştirmiştir. Ama köklü değişimi ondan kaçarak değil, anlamaya çalışarak karşılarlar.

Sheila’nın çevresindeki erkek baskısına karşı çıkması, kendi hayatını eline alması ve ailesinin desteği bir bakıma günümüzdeki durum için yol göstericidir. Modaya uygun belli vücut ölçülerini zorunlu kılan güzellik anlayışı kadınların sürekli diyette olmalarına nedendir. Sheila’nın Santa Clarita diyeti ise bu güzellik anlayışını içinde çiğ erkek eti barındırmasıyla hiçe sayar. Anne kutsallığını kana bular. Kadının ağzından sarkan vıcık vıcık iç organların görüntüsü ya da zombi haline geldikten sonra zaman zaman yerinden çıkan kendi gözü, kırılıp yerine geri takılan parmakları gibi ayrıntılar onu yalnızca güzelliğiyle değerlendirmeyi olanaksız kılar.

Sheila’nın değişimi aileyi parçalamak yerine onların daha da kenetlenmesine neden olur. Baştaki sıkıcı karı koca, yaşamdan daha fazla zevk alır hale gelir, evlilikleri canlanır. Anne ve babasından uzak durmaya gayret eden genç kız onları arkadaş gibi görmeye başlar ve ailenin eşit katılımlı üyesi haline gelir. Böylece özgürleşen anne; ailesine kötülük getiren, yuvasını yıkan, yoldan çıkıp ahlaksızlaşan kadın değil, onları bir araya getiren ve kendisiyle birlikte özgürleştiren bir figür olur. İçine düştükleri sayısız olumsuzluk ve felaket durumlar karşısında hep birlikte iyimserliklerini korumaya çalışmaları, komedi yanında bu kenetlenmeyi de ortaya çıkarır.

İyi anne tanımının, çocukları ve ailesi için kendini paralayan değil de ailenin diğer üyeleri kadar özgür, toplum içinde var olabilen, isteklerini ertelemek zorunda kalmayan ve hayatı doya doya yaşayarak tatmin yaşayan kişi olduğunu anlamak gerekiyor. Annenin ruhsal sıkışmışlığı ve buna bağlı gelişecek olan ruhsal sorunlar aileye asıl zarar veren unsurlardır. Sheila‘nın Santa Clarita Diyeti bu gerçeği absürt bir anlatımla gösteren eğlenceli bir öneri aynı zamanda.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kirisci

Yazar hakkında: Murat Kirisci

1979 yılında Aydın’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Radyo-TV Bölümünü birincilikle bitirdikten sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV bölümünden 2008 yılında mezun oldu. 2000 yılında ilk kısa filmi olan “Bebek”le Altın Portakal Jüri Ödülü ve Seyirci Ödüllerini kazandı. 2006’da ilk 3D animasyon filmi olan “Gazap”, IAF İstanbul Uluslararası Animasyon Festivali Jüri Ödülü ve Yıldız Kısa Film Festivali En İyi Animasyon Film ödüllerini aldı. Senaryo ve yönetmenlik çalışmalarının yanında 2013’ten beri Öteki Sinema’da sinema üzerine yazılar yazıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir