Fikrimin İnce Fetişi: Sarı Mercedes (1992)

Sarı Mercedes, sinemamızın az ve öz filmler yapan yönetmeni Tunç Okan’ın üçüncü filmi. Tunç Okan’ın Adalet Ağaoğlu’nun Fikrimin İnce Gülü adlı romanından senaryoya aktardığı filmin yapım aşaması yaklaşık 5 yıl gibi uzun bir döneme yayılmış. Alman, Fransız ve İsviçre ortak yapımı olan Sarı Mercedes’in yapımcıları Tunç Okan ve Cengiz Ergun.

Sarı Mercedes, Almanya’da işçi olarak çalışan Bayram’ın (İlyas Salman) Münih’ten Poyrazköy’e kadar yaptığı araba yolculuğunun Türkiye kısmını anlatan bir yol hikayesi. Münih’te çöpçü olarak çalışan Bayram’ın yemeden, içmeden ve adeta yaşamadan biriktirdiği parayla aldığı Mercedes ile köyüne, yavuklusu Kezban’a (Valerie Lemoine) ve ölüm döşeğinde onu bekleyen amcasına dönüş hikayesi. İlk bakışta arabası konusunda aşırı duyarlı bir kişi olduğu izlenimine veren Bayram arabasının üzerine titredikçe yol boyunca başına gelmeyen kalmıyor. Önce yol boyunca kapıştığı hippi transporteri sınır kapısında yandan hafifçe çiziyor. Sonra arabanın burnundaki havalı mercedes yıldızı çalınıyor. Sonra araba dikkatsiz bir kamyon şoförü yüzünden yoldan çıkıp dereye batmaktan son anda kurtuluyor. Başka bir mercedes ile yarışırken bir kamyonun altına girmekten zor kurtuluyor. Stop lambalarından biri kırılıyor. Kapısı çiziliyor ve feribottan inerken burnunu yere vuruyor. Yol çalışması yüzünden jantlarına asfalt bulaşıyor. Öndeki kamyonun tekerinden fırlayan taş ön camı çatlatıyor.

Yol boyunca geçmişin hayaletleri Bayram’ı rahatsız etmeye başlarken aslında kişiliğinin oluşumunda etkili olan ayrıntıları da öğreniyoruz. Köyde yüzüstü bıraktığı Kezban, filmde geçmese de tarladaki payını bir yabancıya satarak zor durumda bıraktığı amcası, Türkiye’ye giderken eşyalarını taşıma vaadi ile yatıp ortada bıraktığı Solmaz (Saadet Gürses), Almanya’ya gitmek üzereyken sağlık raporunu rüşvet ile olumsuz çıkararak hayatını kaydırdığı İbrahim (Menderes Samancılar) ve Münih’teki tek dostu Veli’ye (Savaş Yurttaş) yaptığı vefasızlık hafızasının derinliklerinden yüzeye çıkmaya başlıyor. Aslında arabasına fazla düşkünlük sanılan şeyin, kendine çıkar sağlamayan her şeyi geride bırakmak şeklinde açıklayabileceğimiz hastalıklı bir ruh hali olduğu ortaya çıkıyor. Bayram köyüne yaklaştığı sırada yola ani çıkış yapan bir biçerdöverin marifetiyle yoldan çıkıp takla atıyor ve perte çıkmış arabasıyla yoluna devam ederken köyün girişindeki çeşmede bir çobandan, Kezban’ın yeğeninden, köyde olan bitenleri öğrenerek son umutlarını da kaybediyor. Poyrazköy, kazılarda altından çıkan Pessinus antik kenti yüzünden taşınmış, yüzüstü bırakılan Kezban bir başkası ile evlenmiş, kandırıp hayatını kaydırdığı İbrahim’in babası kahrından ölmüş, zaten Bayram’a küs olan amcası çoktan ölmüş. Ve Bayram bir dörtyol ağzında ne yapacağını bilmez halde öylece kala kalıyor.

Bayram, hangi yönü seçeceğini bilmeden, dörtyol ayrımında bekliyor. Hiçbir yöne sapmayı gözü tutmuyor, canı çekmiyor. Hiçbir yolun ucunda, kimse Bayram’ı beklemiyor.“(1)

Fikrimin İnce Fetişi

Bayram, annesini babasını hiç tanımamıştır. Sert ve anlayışsız bir insan olan amcasının yanında sığıntı olarak büyümüştür. Belli ki sofrada “fazladan bir boğaz” olduğu her fırsatta başına kakılmıştır. Çirkinliği ve öksüzlüğü de arkadaşları arasında alay konusu olmuştur. Öksüzlüğü, çirkinliği,  yalnızlığı Bayram’ı ikili ilişkilerde güvensiz, şüpheci ve kimseye bağlanamayan bir insan haline getirmiştir. Bunların kimi Bayram’ın genetik kodlarından, kimi de içine doğduğu ve iradesine bağlı olmayan şartlardan kaynaklanan şeylerdir. Çirkinlik ve öksüzlük insanın karakter özelliklerini etkilese de tek başlarına onu kötü, fesat ve çıkarcı birisi haline getirmez.

Çirkin, öksüz ve yalnız Bayram’ın gözlerinde kıvılcım çaktıran ilk şey, onu her fırsatta koruyup kollayan, hatta onunla alay eden çocukların attığı taşlara bile siper eden Kezban değil, köye gelen Demokrat Partili bir kodamanın pırıl pırıl arabası olmuştur. Bayram bu pırıl pırıl arabayı, ezikliğini giderecek, eksikliğini tamamlayacak bir protez olarak görmüş ve bir daha aklından çıkaramamıştır.

Gene kitapta olup da filme giremeyen ayrıntılardan tamamlayalım: Bayram bir araba alabilmek için evden kaçıp önce Polatlı’da bir benzinlikte çalışmaya başlıyor, oradan da Ankara’ya geçerek bir tamirciye çırak oluyor. Türkiye’de biriktirdiği para ile bir araba alması mümkün olmuyor. Gerisi bildiğimiz hikaye. İbrahim’i çürüğe çıkarıp onun yerine Almanya’ya gidiyor. Üç yıl boyunca yemeden, içmeden ve yaşamadan para biriktirip Mercedes’ini alıyor. Üstüne titrediği mercedes sayesinde Solmaz’la yatabiliyor.

Mercedes sevdası bir protez olarak telafi işlevi görürken diğer taraftan da Bayram’ın hayatında eksik olan normal, organik ve canlı ilişkilerin yerini alan bir nesne, bir fetiş mertebesine yükseliyor. Tabi ki her fetiş gibi bunda da cansız olana, ölü olana bir yönelim var. Bayram canlı emeğinin ürünü olan parayı yıllarca biriktirerek ölü bir emek birikimini temsil eden arabaya yatırıyor. Arabaya ulaşmak için pek çok kişinin ölüsünü çiğneyip geçiyor: Kezban, Solmaz, Veli, amca… Kanlı canlı insani ilişkilerini ölü bir nesneye feda ediyor.

Sakatlığına tüketim toplumu işi bir protez, bir mercedes ile çare bulduğunu sanan Bayram, görülmemiş birkaç hesabını görme sevdasına düşüyor. Yüzüstü bıraktığı Kezban’la evlenmek, ölüm döşeğindeki amcasını görmek ve köy ahalisi tarafından takdir edilmek! Üstelik hepsine attığı onca kazığa rağmen! Kezban mercedesi görünce koşarak gelecek, amcası onu affedecek, köylü de “Helal olsun Bayram’a biz dalga geçerdik ama adam mercedesle döndü” diyecek!

İşte bu çocukça özlemi çok iyi tanıyorum. Yani köyden çıkan ezik Bayram’ın mercedesle köye dönüp herkese ne büyük adam olduğunu kanıtlama sevdasını. Bundan 30 yıl önce, aynı Pessinus gibi altından çok büyük bir antik kent çıktığı için taşınan bir köye 5 km mesafedeki bir başka köyün öğretmenlerinin hayli kilolu oğlu olarak Nazilli’ye taşınan ilkokul son sınıf öğrencisinin özlemlerini biliyorum. Koşamadığı için köydeki çocukların kendi aralarında oynadığı futbol maçlarına almadığı, kilolarıyla dalga geçtiği bu çocuğun stadyumdaki futbol kursuna giderek, kilolarına çare bulamasa da ayağından açmadan top sürmeyi, çalım atmayı, plase, vole ve pisburun vurmayı öğrenmiş olarak köydeki bir düğün dolayısıyla birkaç yıl sonra köye geri dönüşünü, kendisinden yaşça küçük çocuklarla futbol maçı yapışını, iki gol atışını ve attığı her golden sonra Feyyaz gibi eliyle “bir” işareti yaparak kendi kalesine doğru koşuşunu ve egosunu tatmin edişini hatırlıyorum…

Atlara Ağla, Amcayı Vur, Sistemi Temize Çıkar!

Bayram’ın karakterinin oluşumuna etki eden bir başka unsur amcasıdır. Sert ve anlayışsız amcanın Bayram’ın kişiliği üstünde travmatik etkileri olmuştur. En büyük travma ise amcanın Bayram’ın çok sevdiği atı fazladan bir boğaz olduğu için vurmasıdır. Atın vurulması aslında Bayram’ın amcasının evindeki sığıntılık halinin dolaylı yoldan yüzüne vurulmasıdır. “Kocamış atın ne faydası olur yeğenim? Kolay mı sanıyorsun hepinizi geçindirmek? Boşuna boğaz besleyemem ben.” Sonra da amcası Bayram’a şu düsturu haykırır: “Atları niye vururlar Bayram? Sana yararı olmayanı bırakacaksın olduğu yerde!” Tunç Okan, bu sahne ile atların arkasından hüngür hüngür ağlayan iyi kalpli Bayram’ın çıkarcı, düzenbaz ve hayırsız bir karaktere dönüşümündeki gizemi kendince “başarılı” bir biçimde çözüme kavuşturmuş olur. Biz ise biçimsel olarak doğru gözüken bu karakter dönüşümünün psikolojik, sosyal ve ekonomik olarak mümkün olduğu konusunda onunla hemfikir değiliz. Bir başka deyişle Bayram “sana yararı olmayanı bırakacaksın olduğu yerde” düsturunu amcasından duysa da yalnızca ondan öğrenmiş olamayacağını kanıtlamaya çalışacağız.

Doğada “karşıtlık” kesin bir dışlama hali anlamına gelir. Birbirine karşıt olan iki şeyden her biri aslında bir diğerinin olmadığı şeydir. Varoluşları “diğerinin olmadığı şey” şeklinde şartlanmıştır. Atlara ağlayan Bayram ile atları vuran amcası, şayet tüm toplumsal ilişkilerinden arındırılabilseydi, sadece bu olay özelinde birbirine karşıt olarak görünecekti. Ve atlara ağlayan  Bayram’ın ataları vuran amcasına dönüşümü imkansız olacaktı. Halbuki Bayram ilerleyen günlerde tam da amcasına dönüşmüştür. Kendisine faydası olmayanı olduğu yerde bırakmaya başlamıştır. Polatlı’ya gitmek için evden kaçarken Kezban’ı yüzüstü bırakır. Tarladaki payını amcasına sormadan yabancı birine satar. Almanya’ya giderken, onu Ankara’da bulan ve en sevdiği şarkı olan “Fikrimin İnce Gülü”nün kasetini hediye eden Kezban’ı bir kez daha yüzüstü bırakır. Solmaz’la yattıktan sonra ismi “Şişko Solmaz ve onun koca götü” olur. Yatamadığı Ayfer’e olan hitap tarzı da “B*k ettin bayan, S*çtın kapının içine”ye dönüşür. O halde bu iki halin birbirine göre durumu bir karşıtlık olamaz. Karşıtlık mutlak dışlamayı gerektirir

Oysa ki insan tüm toplumsal ilişkilerinin bütünüdür, toplumdan soyutlanamaz. Toplumda karşıtlıklardan çok çelişkiler vardır. İki şeyin çelişkisi onlar arasındaki dışlama kadar bir ilişkiye, dolayıma da işaret eder. İkinci olarak söylememiz gereken şey şudur: Böyle bir ilişkinin kurulabilmesinin nedeni çelişkinin taraflarının saf olarak birbirini dışlayan iki parçaya bölünmemiş olmasıdır. Her birinin içinde ötekinin küçük bir parçası bulunur. Her birinin kendi içindeki küçük ötekiye olan bağı diğerini dışlarken aynı anda bir üretim ilişkisi, bir üretim tarzı ve tüm bunların devamlılığını ve yeniden üretimini sağlayan bir sistem çelişik iki tarafı birbirine bağlar. Sözün özü şudur: İçimizde bir parçasına taşımadığımız şeye dönüşemeyiz. Eğer ona dönüşüyorsak mutlaka onunla aynı sofradayızdır, o çok yese  de biz sofranın kırıntılarıyla idare etsek de dönüştüğümüz kötülükle bir şekilde aynı kaptan yemişliğimiz, aynı tarafta durmuşluğumuz, onu onaylamışlığımız, hatta ondan faydalanmışlığımız vardır.

Bayram’ın karakter dönüşümünün izahı konusunda senaryonun bulduğu çözüm şeklen doğru olsa da özü itibariyle yanlıştır. Bayram ve amcasının birbirine karşı olan durumu bir karşıtlık değil çelişkidir. Karşıtlık olsaydı Bayram hiçbir zaman kötüye dönüşemezdi. Tutacağı yol, çok sevdiği atını vuran amcası gibi olmamak olurdu. Eğer böyle bir dönüşüm varsa bu halin adı adı çelişkidir ve çelişkiler eninde sonunda  aynı anda hem iten hem çeken bir dolayıma, üretim tarzına ve sisteme gerek duyar. İşte filmde göremediğim şey bu. Ellili yıllardan sonra Türkiye’nin içine girdiği hızlı kapitalistleşme süreci, Almanya’da çalışan işçilerin Günter Wallraff’ın kitaplarına konu olan rezil çalışma şartları, seri üretim bantları, hatalı veya kotanın altında üretim yapan makinelerin operatörlerine verilen “kırmızı ışık” cezaları, performans kriterleri adı altında insanları hep daha hızlı çalışmaya zorlayarak adeta bir makineye indirgeyen sistem, iş arkadaşlarını birbirinin gammazcısı durumuna getiren politikalar, işte bunlar hep Bayram’ın dönüşümünün anahtarlarıdır. Ama nedense bunu Fikrimin İnce Gülü romanında Adalet Ağaoğlu’nun kaleminden gayet doyurucu bir şekilde okuduğumuz halde filmde göremiyoruz. Bunu da romana sadık kalmadığı için değil -ki zaten konumuz bu değil- Bayram’ın dönüşümünün gerekçelerini tamamen ortadan kaldırdığı için bir eksiklik olarak görüyoruz.

Bir de filmde beni rahatsız eden şey filmin dilindeki üstten bakış. Türkiye’deki koşulları doğrudan Almanya ile karşılaştıran ama daha önce belirttiğimiz gibi çarpıklıkların sistemin özünden kaynaklandığını görmeyi sağlayacak analitik bir yöntemi reddeden bu bakış, korkarım ki yalnızca Bayram’ın bakışı olmakla kalmıyor, yönetmen tarafından da paylaşılıyor. Oysa ki yanlışın yanlış olduğunu söylemek veya doğru görünen başka bir şeyle olan farklarından dolayı yadsımak ile yetinmek bizi bir yere götürmez ama yanlışın kökenine inmek, analiz etmek dünyayı daha iyi bir yer yapmak için atılmış bir adımdır.

Sarı Mercedes’in karakter dönüşümünü gerekçelendirme ve anlatım dili konusunda  düştüğü yanlışı biraz uzunca da olsa özetledim. Ama filmin kötü olduğunu düşünmediğimi eklemem lazım. Hatta aksine bu filmin 90’lı yıllarda gösterime girmiş çok önemli filmlerden biri olduğunu düşünüyorum. Kapıkule’den başlayıp Poyrazköy’e uzanan muhteşem bir yol hikayesi bu. Her yol hikayesi, insanın kendiyle başbaşa kalması, eskiyi deşmesi demektir. Civata civata, somun somun dağılıp parçalanan bir arabaya paralel olarak çözümlenen bir kişiliğin usta birleşimi ve bir de usta oyuncu İlyas Salman. Herkes hemfikir ki Bayram rolü kimseye bu kadar çok yakışamazdı.

(1) Fikrimin İnce Gülü, Adalet Ağaoğlu, sf.256, Simavi Yayınları.

Yazar hakkında: S. Özgür Ilgın

1977 Yılında Aydın'da doğdu. Üniversitede bir elin parmakları kadar üyesi olan Felsefe Topluluğunun çıkardığı, iki elin parmakları kadar “tirajı” olan Yitik adlı fotokopi fanzinde öykü ve albüm tanıtımları yazdı. Blues, Heavy/Rock, Doom, Thrash, Death, Jazz ve Proggressive müziğe bayılıyor. Sergio Leone'yi David Lynch'i, Stanley Kubrick'i, Metin Erksan'ı, Ertem Eğilmez'i, Nuri Bilge Ceylan'ı, Zeki Demirkubuz'u ve Yılmaz Atadeniz'i çok seviyor, sinema ve müzik gibi eğitiminin olmadığı konularda ukalalık etmekten çok hoşlanıyor.

3 Yorumlar

  1. “Bir de filmde beni rahatsız eden şey filmin dilindeki üstten bakış.” cümlesiyle başlayan paragraftaki serzenişe katılıyorum. Yazarın bu karakteri yaratmasına vesile olan dünya görüşünü ve anti-militer duruşunu devreden çıkartıp Avrupalı Ayferler, Kezbanlar ekleyerek nasıl da bayağılaştırmışlar içeriği…

  2. Yazınızı bir açıdan eleştirmek istiyorum. Eğer film kitaba bağlı ise ve Bayram Almanya’ya gitmeden önce film de olduğu gibi kitapta da ahlaki olarak daha Almanya’ya gitmeden yozlaşmışsa Bayram bu değişimi kitapta da Almanya’da yaşadaıklarının değil daha önce yaşadıklarının sonucu olur (Almanya deneyimi daha önce yapılan eylemlerin nedeni olamaz). Dolayısı kötücülleşmeyi Almanya’da işçiliğine değil karakterin amcasına bağlanması aynı karakter gelişimini koplayan filmin değil kitabın kusuru gibi görünüyor.

  3. Ceyhun Bey sorunuz için teşekkürler. Öncelikle 2 temel noktayı açıklığa kavuşturmakta fayda var:
    1)Bir karakterin kendi zıddına dönüşümü olayı diyalektik bir süreçtir. Karakter ve zıddı toplum içinde var oluyorsa karakteri zıddına bağlayan çelişkili bir ilişki sistemi söz konusudur yoksa toplum ve sistem birbirini imha eder. Yani sözün özü bu iki çelişik durumu bir arada yaşatacak bir sistem lazımdır. Almanya’da olsun, Türkiye’de olsun bu kapitalizmdir. Zaten ben de yazıda göreceğiniz şu pasajda bunu belirttim: “…Ellili yıllardan sonra Türkiye’nin içine girdiği hızlı kapitalistleşme süreci, Almanya’da çalışan işçilerin Günter Wallraff’ın kitaplarına konu olan rezil çalışma şartları, seri üretim bantları, hatalı veya kotanın altında üretim yapan makinelerin operatörlerine verilen “kırmızı ışık” cezaları, performans kriterleri adı altında insanları hep daha hızlı çalışmaya zorlayarak adeta bir makineye indirgeyen sistem, iş arkadaşlarını birbirinin gammazcısı durumuna getiren politikalar, işte bunlar hep Bayram’ın dönüşümünün anahtarlarıdır…” Bayram’ın kötüye dönüşümünün Almanyada başladığı veya dönüşümün bütün kabahatinin yalnızca Alman üretim sisteminde olduğu ile ilgili en küçük bir imada bile bulunmadım.Zaten romanın kendisinde de filmin aksine Türkiye’deki süreç ile ilgili çok doyurucu ayrıntılar veriliyor. Mesela köyden Polatlı’ya giden Bayram’ın ekmeğin bile parayla satıldığını öğrenince içine düştüğü şaşkınlık var.
    2)Kitabı okursanız göreceksiniz ki Bayram’ın dönüşümünün bütün kabahati asla ve de kat’a amcasının sırtına yıkılmıyor, daha önce sözüne ettiğimiz gibi her iki ülkenin üretim sistemi sanık sandalyesine oturtuluyor. Sonuçta amcasının travmatik etkisi olsa bile amcası yalıtılmış bir birey olmayıp toplumum ve sistemin bir üyesi ve ürünüdür. Dolayısıyla amcanın Bayram’ın karakter değişiminin yegane sebebi olduğu hatalı Tunç Okan’ın yorumudur. Biraz da Alman, Fransız ve İsviçreli kurum ve kuruluşlardan alınan destek sistemi eleştirmeye engel olmuş gibi görünüyor.
    Umarım kafanızdaki soru işaretlerini giderebilmişimdir. Kitabı okursanız Ağaoğlu ile Okan arasındaki yorum farkını da net bir şekilde görebilirsiniz.
    Sağlıcakla kalın :)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: