Kafa Derin Duvarımı Süsleyecek: Scalped

Şu bir gerçek ki Hollywood sineması artık durmadan kendini tekrarlıyor. Yenilikçi ve ilginç filmler, tüm dünyada fazla gösterim şansı bulamıyor. Yapımcılar tutacağından emin olmadıkları senaryolara yatırım yapmak istemiyor. 1960’ların sonu ve 1970’lerin başında ortaya çıkıp Amerikan sinemasının silkelenmesini sağlayan Yeni Hollywood gibi bir akıma ihtiyaç var belki de. Böyle bir ortamda HBO, Showtime ve AMC gibi Amerikan kablolu kanalları tüm dünyada ilgiyle izlenen, iyi yazılmış kaliteli diziler yayınlayarak televizyon dramasının altın dönemlerinden birini yaşamamızı sağlıyorlar.

Son otuz yılda daha çok saygınlık kazanmış olan çizgi romanlar ise, hala eğlence endüstrisi içinde yaratılmış en yaratıcı, cesur, hayal gücü işler arasında yer alıyor. Amerikan çizgi romanlarıyla haşır neşir olan Öteki Sinema okurlarına DC Comics’in alt şirketlerinden Vertigo’nun ne denli bizim dişimize göre seriler yayınladığını tekrar anlatmamıza gerek yok sanırım. Vertigo’nun yenilikçi tavrı da belli bir formülizasyon içermeye başlamış durumda, tabii. Bir TV dizisi veya film olarak ortaya çıksa “vay!” diyeceğimiz türden seriler, “işte sıradan bir Vertigo serisi daha” muamelesi görüyor. Fakat bu formül de başka bir yazının konusu olsun, biz konuya girelim.

Bu yazıda değinmek istediğim çizgi roman, Ağustos ayında çıkan 60. Sayısıyla nihayete eren Scalped. Jason Aaron’ın yazıp R. M. Guera’nın resimlediği bu seri, aralarında Wired’ın da yer aldığı çeşitli yayınlar tarafından, The Wire ve Deadwood gibi efsanevi HBO dizileriyle eşdeğer bir konumda görülüyor. Amerika’da Lakota yerlilerinin yaşadığı Prairie Rose adlı kurmaca bir rezervasyonda geçen Scalped, yüzeyde “hardboiled” bir suç öyküsü, fakat kültürel kimlikle hesaplaşma ve uzlaşma, ABD’nin yerlilere karşı politikalarına eleştirel bir bakış, yerli rezervasyonlarındaki uyuşturucu, alkol, yoksulluk sorunları gibi ciddi meselelere de edebi bir şekilde yaklaşıyor.

*Dikkat Bazı Küçük Sürprizbozanlar Olabilir*

Seri, bir “ensemble cast” mantığıyla yazılmış ve bize çeşitli karakterlerin bakış açısını göstermeye gayret ediyor. Ana karakterlerden Dashiell Bad Horse hikayenin “kahramanı” gibi görünse de, aslında ortada bir kahraman yok – herkes kusurlu, herkes bir şekilde suça bulaşmış. İyi veya kötü adam ayrımı yok burada. Keza, ilk başta “kötü adam” kadrosunda olarak niteleyeceğimiz rezervasyonun şefi Lincoln Red Crow’a da ister istemez bir sempati beslemeye başlıyoruz. Red Crow, bir nevi Deadwood kasabasının “ağası” Al Swearengen rolünü üstleniyor Prairie Rose’da. Yasal ve yasadışı her şey ondan soruluyor.

Hikaye rezervasyondan genç yaşta annesinin zoruyla ayrılmış Dashiell’ın (Dashiel Hammett’a da bir selam çakıyor burada Jason Aaron) yıllar sonra geri dönerek, Lincoln Red Crow için çalışmaya başlamasıyla açılıyor. Kısa zamanda Dashiell’ın aslında gizli görevde bir FBI ajanı olduğunu ve Lincoln’un  bir açığını bularak onu hapse atmaya çalıştığını öğreniyoruz. İşini bir an önce bitirip nefret ettiği rezervasyondan, konuşmak dahi istemediği annesinden ve kendi halkından uzaklaşmak isteyen Dashiell, kendini ister istemez yeniden açılan bazı eski defterlerin içinde, onu iyice dibe çeken bir girdaba batarken buluyor.

* Sürprizbozanların sonu*

Jason Aaron önceleri, Scalped’ı eski bir DC karakteri olan Scalphunter’ın bir yeniden yorumlaması olarak tahayyül etmiş. Fakat zaman içinde hikaye evrilerek orijinalinden bambaşka bir yerlere ulaşmış. Hikayede gerçek olayların izlerine rastlamak da mümkün. 1975’te bir çatışmada ölen iki FBI ajanının ve onları öldürdüğü iddiasıyla hapse atılan Leonard Pelletier adlı bir yerli aktivistin hikayesi neredeyse birebir olarak aktarılarak hikayenin merkez noktalarından birini oluşturmuş.

Scalped kesinlikle birden fazla okunmayı hakkeden, zaman zaman ek okumalar da gerektirebilecek çok katmanlı bir metin. Elbette hikayeyi tamamen kendisi içinde değerlendirip tadını çıkarmak da mümkün. Fakat Jason Aaron’ın psiko-coğrafya, büyülü gerçekçilik, polisiye edebiyatı ve film noir öğelerini hikayesinin içinde nasıl ustalıkla erittiğini, Amerikan yerlilerinin tarihi, mitolojileri ve dillerinden kullandığı öğeleri idrak etmek için biraz araştırma yapmak gerekebilir.

Psiko-coğrafya (psychogeography), 1950’lerde avantgard Lettrist Enternasyonel hareketinin içinde ortaya çıkmış bir kavram ve coğrafi, çevresel öğelerin bilinçli ya da bilinçdışı olarak kişilerin üzerindeki etkilerini sorgulamayı amaçlıyor. İçinde yaşadığımız mekanları kişiler olarak bizi ne kadar şekillendirdiğini araştırıyor. Londra, tarihi ve kentsel yapısı sayesinde psiko-coğrafyacılar için büyük bir önem arz ediyor örneğin. Iain Sinclair ve Peter Ackroyd gibi yazarlar eserlerinde Londra’ya psiko-coğrafi bir bakış açısı getirirken, benzer bir tavrı Alan Moore’un çizgi romanlarında ve diğer eserlerinde de görüyoruz. Moore From Hell’de Londra’nın ve bilhassa Whitechapel semtinin, romanı Voice of the Fire’da memleketi Northampton’a psiko-coğrafi bir açıdan yaklaşıyor. Jason Aaron’ın benzer bir yaklaşımı kurmaca olan, fakat gerçek mekanlardan esinlenen Prairie Rose rezervasyonu için yaptığını söylemek mümkün. Anlatı akışının ortasına giren bazı geri dönüşler bize Prairie Rose’un ve orada yaşayanların tarihi hakkında bilgiler veriyor. Bu sayede karakterlerin hareketleri ve kararları ile mekanı oluşturmuş öğeler arasında  bağlantılar kurmamızı sağlıyor. Jason Aaron’ın Wired’a verdiği bir röportajda da belirttiği gibi hikayenin mekanı, hikayenin en önemli öğelerinden olmasının yanısıra hikayenin karakterlerinden biri ayrıca.

Hikayenin yerli mitolojileriyle olan ilişkisi, ve bilhassa gizemli Catcher karakteri, büyülü gerçekçilik etkisini beraberinde getiriyor. Batı’nın gerçekçi anlatı geleneklerine karşıt olarak, büyülü gerçekçi metinlerde neden-sonuç ilişkisi her zaman positivist şekillerde açıklanmıyor. Gerçeklik algısı mitolojik, fantastik, büyülü öğelerle birlikte yoğruluyor. Bizim bildiğimiz, modern dünyada geçen hikayelerde, gerçekçi metinlerde rastlayamayacağımız türden olaylar ve kişilerle karşılaşabiliyoruz. Scalped’ın sayfalarında da ölmeyi reddeden, yerli mitolojisinden ruhlarla temasa giren, gaipten haberler alan, hayvanlarla telepatik bir iletişim kuruyor gibi görünen karakterler, gerçekçi bir polisiye öykünün içine yediriliyor.

Son olarak serinin görsel yönünden bahsetmekte fayda var. İspanya’da yaşayan Sırp çizer R. M. Guera, Amerikan çizgi romanlarına hakim tarzın dışında, daha Avrupai bir üslupla çiziyor. Gölgeleri yoğunlukla kullanması noir etkisini arttırıyor. Öte yandan serideki renk kullanımları, sarı ve kahverengi tonların yoğunluğuyla, çölde geçen bir Western okuduğumuz hissini arttırıyor. Çoğunlukla Jock tarafından çizilen kapaklar epik ve bazen mitolojik unsurlar taşıyan görkemli tablolar niteliğinde. Bu kapaklar çoğu zaman hikayenin temalarından bazılarını metaforik bir düzlemde yeniden yorumlayarak farklı perspektifler sunabiliyor.

Scalped son zamanlarda okuduğum en iyi çizgi roman serilerinden biri oldu. Fakat görünen o ki, öyle yüksek bir satış başarısı sağlamamış. Her ne kadar ortalıkta serinin bir televizyon dizisi uyarlamasının yapılacağı dedikoduları dönse de ortada henüz somut bir durum yok. O yüzden kendinize bir iyilik yapın ve gidip bu çizgi romanı bir şekilde okuyun.

Yazar hakkında: Can Yalçınkaya

Müzmin öğrenci, Punk Akademik. Avustralya'da yaşıyor ve Türk sineması ve popüler müziğinde melankoli üzerine çalışıyor. Çizgi romanlar, filmler, kitaplar, fanzinler ve saireyle haşır neşir olmayı, yazmayı ve çizmeyi seviyor.

2 Yorumlar

  1. Yigilante Kocagöz

    Taze bitirdim ve diyebilirim ki son yılların en iyi çizgi serilerinden biriymiş scalped. Can’ın belirttiği üzere Guera’nın tekniği farklı bir tat yaratmış, jason aaron ise yazar olarak zaten sevdiğim bir isimdi, artık favorilerime girdi.

    Her ne kadar hikaye muhteşem bir akıcılıkla ilerlese de bazı noktalarda aşırı trajedi yüklemesi mi yapılıyor diye düşünmedim değil. Buna rağmen hiçbir zaman yapmacıklık, eğretilik hissetmedim. Scalped’ı ıskalamak cidden hayatta büyük bir kayıp, kesinlikle okunmalı.

  2. Evet bazı yerlerde iyice melodramatiklesiyor seri, ama bu dogal bence. Her populer metinde az cok melodram olur/olmalidir zaten.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: