Çaresiz Baba Kayıp Kızını Arıyor: Searching (2018)

Sinemanın, durmaksızın gelişmekte olan günümüz teknolojisi ile henüz uyumlu bir birliktelik sağlayabildiğini söyleyemeyiz belki ama ilginç denemelere girişen ve belli oranda anlamlı ilerlemelere işaret eden örneklerin sayısındaki artış da umutlanmamızı sağlıyor. Bu tarz filmlerin son örneklerinden biri de Aneesh Chaganty’nin yönettiği Searching.

Daha önce kaleme aldığım birçok yazıda(1) da belirttiğim gibi günümüz teknolojisi, kimi zaman kuralları çok daha önce konulmuş belli kalıplara riayet etmek durumunda olan filmler için büyük bir yük haline dönüşebiliyor. Hemen ilk fırsatta teknolojinin sunduğu modern oyuncakları devre dışı bırakmaya soyunan çoğu film, kuralların konulduğu yıllardaki şartlara geri dönmeye çalışarak işini kolaylaştırmayı tercih ediyor. Searching gibi filmler ise tam tersi bir yol izleyerek anlatısını tamamen teknolojinin sunduğu nimetleri başköşeye yerleştirerek kurmaya çalışıyor.

Ülkemizde Kayıp Aranıyor ismiyle 28 Eylül’de gösterime giren Searching için öncü bir film diyemeyiz muhakkak. Nacho Vigalondo’nun yönettiği Open Windows (2014) ya da Levan Gabriadze’nin yönettiği Unfriended (2014) gibi filmlerin izinden giden Searching, bir babanın kayıp kızının izini sürmesini konu alıyor. Aynen adını andığımız diğer filmler gibi hikâyesini bilgisayar ekranlarındaki çeşitli pencerelerde bulunan videolar, mesajlar, görüntülü aramalar, online TV yayınları veya kimi kameralardan beslenen görüntüler aracılığıyla anlatıyor.

Filmin odağında David Kim ile 16 yaşındaki kızı Margot var. Eşi Pamela lenf kanserinden öldükten sonra kızını tek başına büyütmeye çalışan David, kendince sağlıklı bir ilişki kurduğu kızıyla mutlu mesut yaşadığını düşünmektedir. Zaten Margot da öyle sorunlarını görünür kılan, ebeveynlerine sıkıntı çıkaran bir evlat değildir. Bir gün arkadaşlarıyla beraber bütün gece boyunca ders çalışacağını ve eve geç geleceğini söyler. Aynı gece geç saatlerde iki kez normal arama, bir kez de Facetime ile babasıyla iletişim kurmaya çalışır ama babası uyuduğu için cevap veremez. Ertesi sabah cevapsız aramaları gören David, kızını geri arar ama ulaşamaz. Gün boyu attığı mesajlara da cevap alamayınca huylanmaya başlar. Piyano dersleri aldığı hocayı, okulu yani kızının bulunabileceği olası bütün mekânları aramaya devam eder ama hiçbir yerde bulamaz. Sonunda polisi arayarak kızının kaybolduğunu bildirir. Soruşturmayı üstlenen dedektif Rosemary Vick ile görüşen David, bir yandan da kendi araştırmasını yürütür. Kızının dizüstü bilgisayarını inceleyerek başına neler gelmiş olabileceğini çözmeye çalışır.

Filmin hemen başında Kim ailesinin bilişim teknolojisi ile tanıştıkları andan kaybolmanın gerçekleştiği güne kadarki sürecin hızlı bir özeti veriliyor. Çevirmeli ağ zamanlarını hatırlayanların unutmak istedikleri o malum ses ile başlayan film, Windows XP’nin o meşhur duvar kâğıdı görüntüsüyle açılıyor. Otuzlu yaşlardaki ebeveynler ile henüz beş yaşındaki Margot için ayrı ayrı kullanıcı hesapları oluşturuluyor. Filmin zaman çizelgesini oturtmak adına tarihlerin şöyle kabaca bir üstünden geçelim. Bildiğiniz gibi 2001 yılının sonuna doğru satışa çıkan Windows XP, kullanıcı dostu özelliğiyle Microsoft’un efsanevi işletim sistemi haline gelmiş, yıllar boyunca şirketin yeni işletim sistemleri piyasaya çıksa da birçok kullanıcı XP’den vazgeçememişti. Hatta 2015 yılı gibi çok yakın bir tarihte yapılan araştırmaya göre Ukrayna’nın başı çektiği kimi Avrupa ülkelerinde hâlâ XP kullananların sayısı azımsanmayacak kadar yüksekti. Kim ailesinin de XP ile başlayan bilişim serüveni (2002 doğumlu Margot beş yaşında olduğuna göre) 2007 yılında başlıyor. Yani XP’nin hâlâ gözde olduğu yıllarda. Günümüze geldiğimizde ise David, Margot ve David’in iletişime geçtiği hemen herkesin Apple ürünleri kullandığı görülüyor. Bu arada iPhone 8 ve iPhone X piyasaya çıkmış olmasına rağmen aynı gerçek hayatta olduğu gibi birçok karakterin hâlâ iPhone 7 kullandığı da gözden kaçmıyor. Kim ailesinin 2007-2018 yılları arasındaki yaşamlarından kesitler ile bilişim teknolojisindeki gelişmelerin paralel olarak verildiği giriş bölümü, hedefi on ikiden vuruyor. İnsanların gelişen teknolojiye nasıl bağımlı hale geldiğini özetlemesinin yanı sıra eski nesillerin kimi alışkanlıklarını terk etmek zorunda kalıp yeni teknolojiye adapte olma zorunluluklarıyla yeni neslin direkt bu teknolojinin içine doğduğunun altı çiziliyor. Bilişim teknolojisi üzerinden kuşak çatışması tasviri yerinde bir hamle. Evet, insan ve teknoloji arasındaki ilişki yeni bir hadise değil ve kuşaklararası anlaşmazlıklar üzerindeki etkisi de malum ama artık jet hızında gelişen teknolojinin birçok anlaşmazlığın temelinde önemli bir yer kapladığı da yadsınamaz bir gerçek.

Searching, çaresiz bir babanın sosyal medya hesapları, çeşitli mesajlaşma uygulamaları ve mailler aracılığıyla kızının dijital izini sürmesi üzerinden birçok tespitte bulunuyor. Örneğin Margot’nun Facebook hesabındaki arkadaşlarının aslında hiçbiriyle gerçekten arkadaş olmadığını, insanların sosyal medyada ‘like’ alabilmek yani ilgi çekebilmek, beğenilmek, kabul görmek adına nasıl bir yalanı gerçekmiş gibi sunma eğiliminde olduklarını ya da Twitter ve benzeri mecralarda gerçekte ne olup bittiğini anlamaya çalışmadan birilerini ya da bir fikri linç etmeye girişen “genel görüşü” ölümüne sahiplenen kullanıcıların aymaz tutumlarını gözler önüne seriyor. Evet, ne yazık ki bu tespitler artık günümüzün kanıksanmış gerçekleri ama bir filmin hikâyesi içine sırıtmadan yerleştirilmelerinin önemli olduğunu düşünüyorum.

Genelde bu tarz filmlerde özel hayatların çeşitli paylaşım siteleri ya da uygulamaları vasıtasıyla bütünüyle açık edilmesinin tehlikelerinden bahsedilir. Gerçi Margot o tarz bir kullanıcı değil ama Searching, doğru ipuçlarını birleştirmeyi başaran David’in yaptığına benzer bir iz sürücülükle doğru yerlere ulaşılabileceğini ve filmdekine benzer istenmeyen bir durumda da işe yarayabileceğini gösteriyor.

Filmin yapımcısı Timur Bekmambetov için de ayrı bir parantez açmak lazım. Sinema ve teknoloji arasındaki ilişkiye fazlaca kafa yorduğu belli olan Bekmambetov, Searching’den önce Unfriended (2014) ve Hardcore Henry (2015) gibi aynı kulvarda yer alan filmlerin de yapımcılığını üstlenmişti. Yönettiği son film olan Profile’ı (2018) henüz izleme fırsatı bulamadım ama fragmanından adı geçen filmlerle benzer yapıda olduğu anlaşılıyor.

Searching, sinema ile teknoloji arasında uyumlu bir birliktelik sağlayabilme adına yapılan önemli denemelerden bir diğeri olarak dikkat çekiyor. Bir gerilim filmi olduğunu da göz ardı etmiyor ve doğru yerlere yerleştirdiği şaşırtıcı sürprizlerle seyirciyi ters köşeye yatırmayı da başarıyor.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kızılca

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 İstanbul doğumlu. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. 2008 yılından beri katkı sağladığı Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir