La Semana del Asesino / The Cannibal Man (1972)

semanadelasesinota5Giallo’larin altın dönemi 1970’lerin başında bir İspanyol filmi var ki… tam Giallo desen değil, seri katil filmi desen tam o da değil, vahşet filmi hiç değil. Gerçek adı “Katilin Haftası” manasına gelen bu film malesef Amerikan distrübütörlerin ellerinde The Cannibal Man olmuş çıkmış. Halbuki yani ufak bir yamyamlık detayı var filmde ama filmin genel olarak yamyamlıkla uzaktan yakından alakası yok. Filmin adı son derece talihsiz. Bu yüzden olsa gerek, hakettiğinden çok daha az ilgi görmüş ve sıradan bir vahşet filmi sanılarak gözardı edilmiş bir film.  Filmin fragmanı da malesef sadece pazarlamaya yönelik, filmin ruhuna son derece aykırı bir fragman. Fragmanı, posteri ve isminden dolayı, 80’lerdeki VHS furyasında, İngiltere’nin ünlü yasaklı filmler listesi “Video Nasties”de yer alan filmlerden biri olarak tanınıyor The Cannibal Man.

Hikaye Franco’nun İspanyası’nda bir garip adamı anlatıyor. Bir mezbahada işçi olan, hayatın tekdüzeliği içinde yalnızlığıyla savaşan bu adam, bir gün karşısına çıkan bir kadına aşık oluyor. Ancak işler adamın istediği gibi gitmiyor.  Takside sevgilisi ile birlikte eve giderken, şoför tarafından araba sağa çekiliyor ve şoför adam ve kadından arabadan inmelerini istiyor. Sebep adam ve kadının taksi içinde öpüşüyor olması (bazılarımıza tanıdık geldi mi acaba bu sahne?) Bunun üzerine deliye dönen adam taksiciyle tartışmaya başlayınca iş kavgaya dönüyor ve adam bir anda taksicinin kafasını yarmış bir şekilde buluyor kendini. Basit bir kasap, 70’lerin faşist İspanya’sında bir anda bir katil durumuna düşmüş oluyor. Olayı örtbas etmek isteyen adam, hiçbirşey olmamış gibi hayatına devam etmeye calışıyor ama korku, endişe ve panik yavaş yavaş adamı içinden çıkamayacağı felaketlere sürüklüyor.

The Cannibal Man, bir vahşet veya katliam filmi değil. Bir adamın çaresizlikler içinde, ardarda yanlış seçimler yaparak, hayatını karanlık bir girdaba sokmasının hikayesi. İçerdiği cinayetler zinciri, maddi çaresizlik ve alt sınıfın gazabı gibi temalar yüzünden Henry: The Portrait of a Serial Killer (1986) ve The Cannibal Man arasında paralellikler kurmak mümkün. Ikisi de oldukça boğucu filmler. Ancak The Cannibal Man izleyiciyi boğarken farklı bir yol izliyor. Henry’deki asap bozucu cinayet sahneleri yerine, Cannibal Man’de asap bozucu bir çöküş hikayesi var. Bir adamın çöküşü. Bir adamın hayatının ellerinden kayışı, kendini ve etrafindakileri mahvetmesinin dehşeti. Bu dehşet fiziksel değil de beyinsel olduğu için filme dokunaklı ve acı bir hava hakim.

ötekisinema’da masaya yatırdığımız birçok film gibi, The Cannibal Man de oldukça düşük bütçeli bir yapım. Filmin bir anlamda İtalyan Giallo’lar dalgasına ait olması ama bir yandan da tamamen kendi başına, kendine has, bambaşka bir film olması filmin en cazip yönü. Vicente Parra de başrölde epey güclü bir performans sergiliyor.

Son zamanlarda İspanyol sinemasının epey ses getiren bir çıkışı var. [REC] (2007), Los Tin Nombres (1999), Eskalofrio (2008) gibi… Malesef ben bu filmlerin hiçbirini sevemedim* ama tabi bir çok sevenleri var. İşte The Cannibal Man, kanımca bu yeni İspanyol korku filmlerin sıradanlığı ve gereğinden fazla değer biçilmişliği gözönüne alındığında, daha da bir önem kazanıyor. Bu unutulmuş film, “Korku filmi”nin korkutan film değil de, bir dehşeti tarif eden film olduğunu düşünenler için biçilmis kaftan. İsmini boşverin…

*The Others (2001) hariç tabi, onu tamamen ayrı tutmak gerektiğini düşünüyorum.

cannibal-man

Yazar hakkında: Can Evrenol

2007 yazında tamamen kendi imkanlarıyla, doğup büyüdüğü mahallede, arkadaşlarının da yardımıyla çektiği SANDIK adlı kısa film, ''Fantasia Film Festival'', ''BIFFF'' ve ''Frightfest'' ve dünyanın en önde gelen korku ve fantastik film festivallerine seçildi. Londra’da Middlesex Üniversitesi’nde ''Moving Image'' master'ı yaptı.

6 Yorumlar

  1. Beni oldukça etkileyen, özel bir filmdir. Ve bir kuralın altının belki 15 defa daha çizdiren : “Kitabın kapağına bakıp….”

    Zamanında ne devrimcilere yaranabilmiş, ne de içermediği sömürü özellikleriyle gürültü koparabilmiş. Hala da pek bilindiği söylenemez.

    Not: Aslında pek çok insan tarafından söylenen şu ülke sineması, pardon ülke korku sineması tyanımlarına pek katılmıyorum. Zaten bu “tür” filmleri, sayıca çok olmasa da mevcut. Sadece biz pek bilmiyoruz o kadar. Örneğin Japon korku sineması Ringu ile Amerika’ya, doğal olarak da dünyaya yayılabildi. Yoksa, en azından 50’lerden biri (folklörleri gereği) o malum husursuz hayaletler hep cirit atıyordu. Veya İspanya’da şimdi (artık pek özelliği kalmayan) kült statüsüne yükselmiş Ossorio’lar, Naschy’ler vb. var.Veya pek biz de tutulmayan İngiltere’de elli’lerde bile pek adı sanı duyulmamış ama bence çok sağlam örnekler var. Ki bu örnekler genişletilmeye fazlasıyla uygun.

    Kişisel Not: [Rec]’i çok beğenmekle beraber Orfenato’yu biraz şişirlmiş buluyorum. Özellikle de o çok beğendiğim “dönem filmlerine göndermeli” haline rağmen… Ama bir yerde de artık ülke sineması değil kabaca yönetmen (ya da yerine göre) yapımcı ve tabii ki oyuncu filmi olarak değerlendirmek bana daha doğru geliyor. Bakınız bizde bile eskiden “Türk filmine gittim” denirken şimdi tv’de ortayaşlı bir hanım “bir Çağan Irmak filmine gittim” diyebiliyor.

  2. quattromosche, Öteki için yazmayı düşünürmüsünüz?

  3. Bunun için ne kadar ödeme yapmam gerekiyor. Hani ay sonu, ekonomik kriz falan…

    Hevesli olduğum o kadar mı belli? Tabii ki…

  4. quattromosche=javutich ? :)

  5. Para merakımdan anlamış olmalısın Spud, değil mi? :)

  6. deco..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: