Sessiz Filmleriyle Fritz Lang

Dışavurumculuğun Kara Şövalyesi

Öteki Sinema için yazan: Tuncer ÇETİNKAYA

Fritz Lang, 1890 yılında Viyana’da dünyaya geldi. Gençlik yıllarında babasının izinden giderek önce mimarlık, ardından da Paris ve Münih’te resim eğitimi aldı. Sinemayla tanışması, 1. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde, dönemin en büyük Alman yapım şirketlerinden olan ve bir çok ekspresyonist klasiğe ev sahipliği yapacak UFA’ya adım atmasıyla başlayacaktı. 1919’da Hallblutla başlayan kariyeri -iki bölümden oluşan Die Spinnen ya da şaşırtıcı bir film olan Harakiri bir yana- 20’lerle birlikte dikkat çekici hale gelmeye başlayacaktı.

Lang’ın senaryosunu karısı Thea von Harbou birlikte kaleme aldığı ve ilk önemli çıkışını gerçekleştirdiği film, 1921 yılına rastlayacak; Der Müde Tod / Yorgun Ölüm (Üç Işık olarak da bilinir.) ölüm ve kader üzerine unutulmaz anlar taşıyan bir yapım olarak önemli bir başlangıç noktası sayılacaktı. Filmde, sevdiği adamın ölümü üzerine hayatına son vermek isteyen bir kadının karşısına Azrail çıkacak ve ikili arasında ilginç bir pazarlık yaşanacaktı. Kadın, mumlarla dolu bir odada yolculuğa çıkacak ve buradaki üç mumun sönmesini engellediği takdirde sevgilisine kavuşacaktı. Kahramanımızı Arabistan, Venedik ve Çin’de ilginç serüvenler beklemekteydi. Dönemin tüm dışavurumcu klasikleri gibi şaşırtıcı bir fikirden yola çıkan Yorgun Ölüm, yangında bir bebeğin hayatını kurtarmak için yaşamını feda eden ve bu yolla ölümde de olsa sevgilisine kavuşan kadının dramına odaklayan finaliyle, akımı kapsayan filmler adına önemli ipuçları içermekteydi.

Yönetmenin, filminin görüntü yönetmenliğini üstlenen Carl Hoffmann’la verimli işbirliğini sürdürdüğü bir diğer yapıtı, sanatçının sonraki dönemlerinde; hatta kariyerinin son adımlarında dahi –biraz da şaşırtıcı biçimde- gündeme taşıyacağı Dr. Mabuse, Der Spieler olacaktı. 1922’de gösterime giren film, Nazilerin iktidara adım adım yaklaştığı bir dönemde Alman toplumunun çöküşüne tanıklık etmesi bakımından önem taşıyordu. Filmde, bir suç örgütünün lideri olan Mabuse, şehre kabus dolu anlar yaşatmaktaydı. Kurbanlarını hipnotize ederek amacını gerçekleştiren bu korkunç adamın karşısına sonunda dürüst bir savcı çıkacaktı. Yakalanması artık an meselesi olan Mabuse, aşık olduğu bir kontesi, kocasını öldürmek suretiyle kaçırmaya yeltenecek; ancak trajik sondan yakasını kurtaramayacaktı. Tiplemenin önemi; kumarbazlar, kanunsuz adamlar ve fahişelerden oluşan batakhaneleri kusursuz bir gözlem gücüyle yansıtmasından kaynaklanmaktaydı. Yakın bir gelecekte, özellikle Josef Von Sternberg’in imza attığı sessiz Amerikan klasiklerinin öncülü olarak nitelendirilebilecek film (Docks of New York, Underworld), karanlık anlatısıyla hem Lang’ın başyapıtı M’i, hem de film noir’ı etkileyen sayılı filmler arasında yer alıyordu. (Filmi masaya yatıran kimi eleştirmenlerin, çürümüş ortamın ve karakterlerin tasvirinde dönemin komünistlerine göndermeler yapıldığını ve Nazi iktidarını meşrulaştırdığını iddia ettiklerini sözlerimize ekleyelim.)

Teması bakımından Der Müde Tod ile bağ kurulabilecek bir diğer film olan Nibelungen; “Siegfried’in Ölümü” ve “Kriemhilde’in İntikamı” adlı başlıklardan oluşan devasa bir epik olarak 1923-24 yıllarında gündeme gelmişti. Wolfram Von Eschenbach’ın “Nibelungen Şarkısı”nın yanı sıra, İskandinav Saga’larından yola çıkan ve yine Lang’ın karısı tarafından hazırlanan senaryoya dayanan filmin ilk bölümde Siegfried, kralın kızkardeşiyle evlenmek isteyecek; ancak bunun için korkunç ejderi öldürmesi gerekecekti. Görevi yerine getirmesine karşın uğursuz şövalye Hagen tarafından haince öldürülen Siegfried’in öcünü almak ise ikinci bölümde Kriemhilde’e düşecekti. Alman mimarisine öykünen ihtişamlı dekorların damgasını vurduğu filmin, döneminde Hitler’in en beğendiği yapım olarak ilan edilmesi ve Naziler tarafından faşizmin sanat anlayışına örnek gösterilmesi, eserin ‘lanetli bir başyapıt’ olması sonucu doğurmuştu. Siegfried’in üstün ırkı simgelerken bazı kötü tiplemelerin Yahudilerle benzerlik taşımasının bu savı güçlendirir nitelikte olduğu film, İtalyan epikleri arasında sayabileceğimiz Cabiria ve Quo Vadis ile Hollywood’un benzer yapımları arasında (Raoul Walsh, Cecil B.De Mille) ilginç bir bağ kurulmasına da yol açıyordu.

1926 yapımı Metropolis, bir buçuk yıla varan hazırlanış süresi, dev bütçesi (Amerikan desteğiyle yaklaşık 7 milyon mark!) ve onbinleri bulan figüran sayısıyla bilim-kurgu sinemasının ilk üstün yapımlarındandı. Genel olarak bakıldığında Lang filmografisiyle ilişiklendirmenin oldukça zor olduğu film, 2026 yılında geçiyordu. Bu dönemde Metropolis, yöneticilerin yaşadığı Babil benzeri yerleşimi ve yeraltında, çok zor koşullarda çalışan işçilerin mekanlarıyla hem göz kamaştıran, hem de sınıf ayrımının belirgin olarak yaşandığı ihtişamlı bir kentti. İmparatorunun oğlu Freder, bir gün işçi sınıfından Maria’ya aşık olup yaşadığı bölgeyi tanıyacak, aynı anda kentin imparatoriçesini Freder’in babasına kaptıran çılgın bir bilim adamı, Maria’nın bir benzerini yaparak ayaklanma çıkarmaya çalışacaktı. Tüm zamanların üzerinde en çok konuşulan -ve 80’lerde yapılan müzik ve renk çalışmasıyla halen ilgiyle izlenen yapımlarının başında yer alan- Metropolis, dışavurumcu etkilerinin yanı sıra, kusursuzca oluşturulmuş yeraltı kentleri, geleceğin bilimini simgeleyen robot tasvirleri, uçaklar ve planlı bir kent ortamı ile döneminin en başarılı eserlerinden olmuştu. Karl Freund’un kamerasına çok şey borçlu olan film; emek ve sermaye çelişkisini ‘aşkın gücü’ ile ortadan kaldıran gerçekdışı finaliyle de hatırlanmaktaydı.

Kimi filmlerinin gelişmekte olan Nazi iktidarının dikkatini çekmesi, sanatçıya sinema işlerinde tek yetkili olması yönünde yapılan teklifleri de beraberinde getirmişti. Lang, bu konuda çağdaşı bir çok yönetmen; Murnau, Sternberg, Lubitsch ya da Stroheim’den farklı davranmadı. İlk sesli filmi M’de, bir yandan yakın geçmişin önemli sinema türlerinden olan sokak filmlerine yeni bir boyut kazandırıken, diğer yandan da Nazilerin topluma nüfuz etme sürecinde sokağın haykırışını en iyi betimleyen filmler arasına katılıyordu.

Lang’ın Almanya macerası, eşini terketme pahasına Nazilere sırt çevirmesiyle sonuçlanacak; ülkedeki son filmi olan yeni Mabuse macerası bizzat Goebbels tarafından yasaklanacaktı. Fransız yapımı Liliom (1934) sayılmazsa Fritz Lang’ın yeni mekanı, oldukça başarılı eserlere imza attığı, kara film’e apayrı bir heyecan kazandırdığı ve sektörün yapım koşullarıyla onurluca mücadele ettiği (başka bir yazının konusu olabilecek) Hollywood olacaktı.

Sessiz dönem Fritz Lang sineması, başlangıçta yedinci sanatın dönemsel anlatım olanaklarını kavramakta zorlanmamış; kısa sürede de (sanatçının aldığı resim ve mimari eğitiminin de etkisiyle) biçimsel bir yeniliği yaratmıştı. Çıkış noktasını oluşturan dışavurumcu sinema anlayışının, zaman zaman dayattığı görsel / algısal sınırları zorlama ihtiyacı hisseden Lang, oyuncu performanslarında ve tema seçiminde de farklı bir yol izlemiş; özellikle sessiz sinemanın son dönemlerinde ekspresyonizme “gerçekçilik” gibi ilk anda aykırı görünebilecek bir yorum kazandırmıştı. Bir çok açıdan film noir’ın yaratıcı yönetmenlerinden sayılan ve Almanya dönemi eserleriyle bu akımın geleceğini belirleyen sanatçının çöküşün eşiğinde bulunan ve celladına aşık olmak üzere bekleyen ülke tasviri, günümüzde yalnız sinemanın değil, tarihin de başlıca ilgi alanını oluşturmaktadır.

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir yorum var

  1. Harika bir yazı
    ancak M’i sadece Nazisim’e bağlayıp bırakmak haksızlık olur. Bütün insanlık ve yaradılışa olan güvenimizi kıracak kadar derin ve karanlık bir filmdir M. Tıpkı Orwell’in romanı 1984, Golding’in eseri Lord of The Flies gibi.

    İnsanla, insanlıkla ilgilidir… Nazilerle değil

    Bence!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: