Sevabıyla Günahıyla: 24.Uluslararası Adana Film Festivali

İddialı seçkisiyle göz kamaştıran Uluslararası Adana Film Festivali, sinemaseverleri soktuğu bir haftalık film maratonunun ardından dün sonlandı. Bu tatlı heyecan içinde, yeri geldiğinde anlatısıyla büyüleyen filmlere övgü dolu sözler sarf ettik, yeri geldiğinde ise hararetli tartışmaların içinde bulduk kendimizi. Ancak bu bir hafta boyunca, sinemanın büyüsüne kendimi bırakarak sektörden dostlarımla birlikte harika zamanlar geçirdik.

Dilerseniz öncelikle festivalde izleme şansına erişebildiğimiz filmlere birlikte göz atalım, sonrasında ise yeni bir ekibin elinden çıkan festivalin  sevabına-günahına doğru küçük bir yolculuğa çıkalım.

24.Uluslararası Adana Film Festivali, kusursuz bir yerli-yabancı film seçkisiyle karşımızdaydı. Bu konuya kimsenin itirazı olduğunu sanmıyorum, hepimiz Adana’ya adeta koşarak gittik. Antalya’nın ulusal yarışmayı kaldırması sebebiyle Türk sinemasının tüm önemli sinemacıları, eserleriyle Adana’ya iştirak ettiler. Festivalde öne çıkan yerli filmler; Daha, İşe Yarar Bir Şey, Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok, Sofra Sırları ve Buğday oldu. Bu mezunlar partisinde amatörlüğü ile fark yaratan Körfez’i de es geçmemek gerekir.

Onur Saylak ‘Daha’ Çok Film Çeksin!

Festivalin en büyük sürprizini Daha yaptı dersem hata etmiş olmam. Onur Saylak’ın ilk uzun metraj denemesi olan film, Hakan Günday’ın hikâyesini tüyleri diken diken eden anlatımıyla sunuyor. Onur Saylak’ın, usta bir yönetmen edasıyla ortaya koyduğu performans, Daha’nın etkileyiciliğini doruk noktasına çıkarıyor ve herkesin hayran gözlerle filmi izlemesine vesile oluyor. Her ne kadar hikâye Hakan Günday’ın kitabından uyarlanmış olsa da, Daha için tam anlamıyla bir yönetmen sineması örneği demek mümkün. İnsanın yüzüne tokat gibi çarpan diliyle fark yaratan film, festivalin eşsiz işlerinden biri olarak takdir toplamayı başarıyor.

Gelelim festivalin başarılı bir başka filmine; İşe Yarar Bir Şey. Yönetmen Pelin Esmer’in, Barış Bıçakçı ile birlikte kaleme aldığı film, şiir gibi işleyen anlatımıyla izleyenin içine nakşeden ve samimiyetiyle büyüleyen bir yapı etrafına kurulu. Özellikle Başak Köklükaya’nın devleştiği İşe Yarar Bir Şey, başından sonuna dek zevkle izlenen ve uzun süre etkisinden çıkılması pek de mümkün olmayan anlatımıyla, festivalin açık ara en iyilerinden biri olarak dikkat çekiyor.

Onur Ünlü’nün nevi şahsına münhasır anlatımından kesitlerle huzurlarımıza gelen ve En İyi Film Ödülü’nü kucaklayan Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok, yer yer güldüren ancak kendi kopukluklarını da bünyesinde barındıran bir film. Özellikle özensizliği ve olgunlaşmayan hikâyesi ile ilk bakışta dikkatleri üzerine çeken film, buna rağmen Fatih Artman’ın üst düzey oyunculuğu ve kara komediye çalan anlatımıyla güldürmeyi başarıyor. Kendi adıma filmi sevsem de, En İyi Film ödülünü hak edecek düzeyde olmadığını söylemekte yarar var. Evet, Onur Ünlü güldürüyor ancak karşımızdaki film bariz olarak göze çarpan eksiklerini kapatmakta güçlük çekiyor. Bu da filmi, iyi olarak addetmemizin önüne geçen ve aldığı ödülü tartışmaya açan yegâne unsur olarak öne çıkıyor.

Festivalde yarışan iki büyük sinemacının filmleri de, ilk bakışta heyecanlandıran yapımlardı. Semih Kaplanoğlu’nun Buğday’ı ve Ümit Ünal’ın Sofra Sırları. Esasen ikisinin de hayal kırıklığı olduğunu söyleyebiliriz. Buğday; siyah-beyaz bir distopya gibi başlayan ancak zamanla STV’nin Sır Kapısı’na evrilen duruşuyla, insanı şoke eden bir film. Güzel mekânlarını, harikulade sinematografisi ile süslese de Semih Kaplanoğlu’nun tercih ettiği dil, filmin stratosferden yeryüzüne çakılmasına neden oluyor ve Buğday’ı tam bir hayal kırıklığına çeviriyor.

Sofra Sırları ise, herkesin ayıla bayıla izlediği ancak benim fazlasıyla abartı bulduğum bir film. Evet, Ümit Ünal eşsiz kalemini burada bir kez daha konuşturarak, çok özel bir senaryo ile karşımıza geliyor. Ancak bu demek değil ki, filmin yönetmenlik anlamındaki eksilerini göz ardı edelim. Fazlasıyla karikatürize olmuş karakterler, hikâyenin eğlencesini minimize ediyor ve yapay bir konuma yerleştiriyor. Bu da esasen güldürme potansiyelini fazlasıyla bünyesinde barındıran bir filmin mizahını, eğreti bir duruma sokuyor.

Sırada festivalin en enteresan filmi Körfez var. Seçkiye nasıl girdiği anlaşılmayan, buram buram öğrenci filmi havası kokan Körfez, buna rağmen Jüri Özel Ödülü’nü kucaklamasıyla herkesi şoke etti. Birbirinden tamamen bağımsız hikâyecikleri, yer yer distopyaya çalan anlatım dili ve felaket teması, Körfez’i tam anlamıyla bir aşureye çeviriyor ve anlamsızlığını doruk noktasına çıkarıyor. Neresinden tutsak elimizde kalan bu film, son zamanlarda izlediğimiz en zayıf yapımlardan biri.

24.Uluslararası Adana Film Festivali’nin yerli filmleri kadar, yabancı seçkisi de göz kamaştıran cinstendi. Cannes’dan Altın Palmiye ile dönen The Square, Yunan yönetmen Lantimos’un merakla beklenen filmi The Killing Of A Sacred Deer, Fatih Akın’ın In The Fade’i, Haneke’nin Happy End’i ve Martin McDonagh’ın Three Billboars Outside Ebbing, Missouri’si festivalin dikkate değer yabancı filmlerini oluşturuyor.

Usta yönetmen Haneke’nin bütün oluşturmakta zorlandığı ve fazlasıyla kopuk ilerleyen hikâyesi, Happy End’i festivalin en büyük hayal kırıklığı olarak lanse etmemizin önünü açıyor. Haneke’nin kendi estetiğinden uzaklaştığı ve eski vuruculuğunu mumla arattığı filmi, geçmiş güzel günlerin hatırına dahi katlanılmayacak derecede özensiz yapısıyla karşımıza geliyor.

Cannes’dan Altın Palmiye ile dönen The Square ise, iyi bir film olmasına rağmen, mükemmeliyetçilikten uzak. Özellikle filme başyapıt demek, kusurlarını görmezden gelmek olur. Uzadıkça uzayan süresi, yer yer modern insana getirdiği eleştirinin basit bir düzeye indirgenmesi derken, Ruben Östlund’un yarattığı dünya kendisini sevdiriyor ama ne yazık ki büyülemiyor.

Uzun zamandır merakla beklediğimiz The Killing Of A Secrad Deer ise, Lantimos’un özgün anlatımından kesitlerle karşımıza gelen, ancak finale kadar durgun işleyen yapısıyla da şaşırtan bir film. Herkesin büyük beklenti içerisinde gittiği ancak bir nebze de olsa hayal kırıklığı yaşadığı film, ne yazık ki başarılı yönetmenin en iyisi olamayacak derecede dağınık.

Fatih Akın’ın yönettiği In The Fade ise, sürükleyici hikâyesi, dozajında ilerleyen dramatik yapısı ve Diane Kruger’ın eşsiz oyunculuğu ile festivalin sürprizlerinden biri. Başından sonuna dek bir an olsun sıkmayan, aksine izleyicisi ile sıkı bir bağ oluşturan film, özellikle mahkeme sahnelerinin albenisi ve vurucu finaliyle, hafızlardan kolay kolay çıkmayacak bir anlatı vadediyor.

Yabancı seçkinin açık ara en iyisi olan Three Billboards Outside Ebbing, Missouri, izleyeni büyük bir duygu karmaşası içine bırakan film. Bir yandan güldürürken saniyeler sonra ağlatabilme potansiyeli taşıyor. Naif ve bir o kadar da sıra dışı senaryosuyla fark yaratan film, büyüsünü uzun süre hissettirecek işlerden biri olarak öne çıkıyor. 

Sevaplar ve Günahlar

Festivalin eksi ve artı yönlerine gelince… 24.Uluslararası Adana Film Festivali’ni bu yıl, yeni bir ekip devraldı ve zaman zaman da tecrübesizliklerini hissetmek kaçınılmaz bir süreç olarak karşımıza çıktı. Öncelikle takdir etmekte yarar var, konuklarını el üstünde tutan ve onları en iyi şekilde ağırlamak için çaba sarf eden tüm ekibin, teşekkürü ve alkışı hak ettiğini dile getirebiliriz. Ancak yine de yaşanan aksilikler yahut bir takım amatörlükler de göz çapmıyor değil.

Özellikle film gösterimlerinde yaşanan sarkmalar, bazı filmlerin şifre problemi yüzünden gösterilmemesi fazlasıyla can sıkıcı bir konuma yükseldi. Koştur koştur gidilen filmin iptal olması yahut yerine başka film gösterilmesi, yükselen eleştiri seslerini de beraberinde getirdi. Hele de Lantimos’un The Killing Of A Sacred Deer’ının son 10 dakikasını 1 saatte izleyebilmek, herhalde uzun süre hafızlardan çıkmayacak bir facia. Kendisini tamamıyla finale saklayan ve buradaki vuruculuğu ile çarpıcı bir lezzet sunmayı amaçlayan film, ne yazık ki DCP’de meydana gelen hata yüzünden, tüm büyüsünü kaybetti. Filmin son 10 dakika kala kesilmesi ve aynı sahnenin defalarca kez gösterilmesi, tam anlamıyla tüm sinemaseverleri çileden çıkardı. Keza 24.Uluslararası Adana Film Festivali’nin adı zikredildiği anda, akla ilk gelecek hadiselerden birinin de bu olacağını üzülerek belirtmek gerekir.

Tabii bir de altyazı problemi var ki evlere şenlik. Filme gömülü olmayan, aksine farklı bir projeksiyon cihazından ekranın en altına yansıtılan altyazı, zaman kayması ve yanlış çevirileriyle izleyeni filmden koparan etmenlerden biri olarak belirdi. Sırf altyazı problemi yüzünden birçok seyircinin, yabancı filmlerden uzak durmaya çalıştığı da kulaktan kulağa yayıldı ve festivalin de en dikkat çeken hususlardan biri oldu.

Festivalin Uluslararası Film Yarışması’nın başkanlığını Guilerme Arriaga gibi efsanevi bir ismin yapması ise festivalin bu işe ne denli önem verdiğinin göstergesi. Keza Yunan sinemasının Nuri Bilge Ceylan’ı diyebileceğimiz Andrey Zvyagintsev’nin festivale katılması da yine bu yılın artılarından biri olarak öne çıkıyor. Giderilmesi kolay olan eksileri bir kenara koyarsak, bir dahaki yıl bizleri daha sıkı bir festivalin beklediği aşikâr. Bu yıl biraz da tecrübesizliğin kurbanı olan festivali ekibi, buna rağmen haftaya gösterdikleri özen ile bir dahaki yıl için umut vaat etmeyi başarıyor.

Verilen-Verilmeyen Ödüller

24.Uluslararası Adana Film Festivali, esasen son yılların en enteresan ödül törenlerinden birine sahne oldu. Verilen ve verilmeyen ödüllerin yanı sıra, yaşanan aksaklıklar, magazinel hadiseler ve tören ekibinin birbiri arasında yaşadığı iletişim kopukluğu, törenin fazlasıyla konuşulmasının önünü açtı. Törenin sunucusu Meltem Cumbul’un ödülünü almaya gelen Semih Kaplanoğlu’nun elini sıkmaması, ödül vermek üzere adı lanse edilen sanatçıların salonda bulunmaması, aynı filmin iki senaristi Barış Bıçakçı ve Pelin Esmer’e ödüllerini takdim ederken jest yapmayı amaçlarken, bunun bir faciaya dönüşmesi, gecenin sunucuları Meltem Cumbul ve Ayşe Arman’ın uyumsuzluğu derken, birçok garip hadise törene damgasını vurdu. Ancak dilerseniz bunları bir kenara bırakalım ve verilen-verilmeyen ödüllere yoğunlaşalım.

Umut Veren Oyuncu ödüllerinin, yıllardır bu sektörde yer alan, birçok projede karşımıza çıkan Halil Babür ve Hazar Ergüçlü’ye verilmesi esasen fazlasıyla ilginç tercihler. Keza Halil Babür’ün ödülü almak üzere sahneye geldikten sonra, “Beni hala genç gördüğünüz için teşekkürler” demesi de bu ödülün ne denli enteresan tercihlerle verildiğinin açık göstergesi. Keza Hazar Ergüçlü’nün daha ne kadar bir süre umut vaat edeceği de bir başka sorunsal olarak karşımıza geliyor.

Festivalin açık ara en kötüsü olan Körfez’e, Jüri Özel Ödülü verilmesi ise başlı başına sorgulanacak bir hadise. Özensizliği ve amatörlüğü her halinden belli olan bu filmi, “Nasıl bu kadar kötüsünü yapabilirsiniz” düşüncesiyle takdir etmek istemiş olmalılar. Yoksa neresinden tutarsa tut elinde kalan Körfez’e, böylesine bir ödül takdim etmek, hakikaten akıl alır bir şey değil.

Sıra geldi Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok meselesine… En Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödüllerini kucaklayan filmin aldığı ödüllerin bir kısmı da tartışmaya açık. Oyunculuk konusunda Fatih Artman ve Hare Sürel’in ödüllerini fazlasıyla hak ettiğini söyleyebiliriz. Ancak ne Onur Ünlü festivalin en iyi yönetmeni, ne de Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok en iyi filmi! Evet, film seyredilebilirliği fazlasıyla yüksek ancak, özensiz ve kopuklar içeren bir senaryoya sahip. Bu da Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok’u, en iyi olarak lanse etmemizin önüne geçiyor. Hele hele İşe Yarar Bir Şey gibi, son yılların en özel filmlerinden biri dururken, ödülün başkasına gitmesi hayli şaşırtıcı. Yine aynı şekilde, ilk yönetmenlik tecrübesi olmasına rağmen muazzam bir iş çıkaran Onur Saylak’ın yönetmen ödülüyle taçlandırılmaması da insanı şoke eden bir başka durum. Filmi yücelten, bu kadar dokunaklı hale getiren ve Daha’nın tam anlamıyla yıldızı olarak beliren Onur Saylak, yalnızca festivalin değil, son zamanların da en iyi yönetmenlik örneklerinden birini ortaya koyuyor.

Açık konuşmak gerekirse, İşe Yarar Bir Şey’in aldığı ödüller dışındaki tüm tercihler, fazlasıyla tartışmaya açık ve şaşırtıcı. Bu da akıllara jüri sisteminin değişmesi gerektiği gerçeğini bir kez daha getiriyor. Yıllardır tartışılan konulardan olan bu durum, ne yazık ki 24.Uluslararası Adana Film Festivali’nde tavan yapmış vaziyette!

Eleştirelim, takdir edelim, tartışalım vs. Ancak iyisiyle, kötüsüyle sinemanın merkezinde olduğu dolu dolu bir hafta geçirdik. Çok güzel filmler izledik, sinema konuşmayı seven insanlarla harikulade sohbetler ederek, Adana defterini bir dahaki seneye kadar kapattık. Organizasyonda emeği geçen, konuklarını el üstünde tutmak için çabalayan herkese sonsuz teşekkürler. Ülkenin açık ara en iyi festivaline imza atan ve diğer festivallere örnek olması gereken Adana Film Festivali’ni, canı gönülden kutluyoruz.

Yazar hakkında: Polat Öziş

1992 İzmit doğumlu… Küçük yaşlarda tanıştığı Yeşilçam filmleri sayesinde sinema en büyük tutkusu oldu. Sonrasında ilginç bir şekilde Muğla’ya İktisat okumaya gitse de tutkusundan vazgeçemedi ve sinemayla ilgili çalışmalar ortaya koymaya başladı. İzledi, düşündü, çekti. Sonunda ise filmler hakkında yazmaya başladı. Film Arası Dergisi, Film Hafızası ve Öteki Sinema’da çok sevdiği filmler hakkında yazmaya devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir