Seven Blood-Stained Orchids (1972)

Giallo (alt) türü, adını, daha çok seyahatlerde okunan, az sayfalı, sarı kapaklı (çoğu sarı sayfalı) sürprizlerle dolu sürükleyici cinayet hikâyeleri içeren ucuz romanlara borçludur. Giallo, İtalyanca “sarı” (renk) anlamına gelir. Umberto Lenzi’nin kanlı giallo’su Seven Blood-Stained Orchids (Sette orchidee macchiate di rosso, 1972) de, bu tarz ucuz romanlarıyla tanınan iki popüler yazardan, Edgar Wallace ve Cornell Woolrich’den beslenir.

Bugün hemen hemen hiç kimsenin adını bilmediği ve tek bir eserini bile okumadığı İngiliz yazar Edgar Wallace 10 Şubat 1932’de öldüğünde 56 yaşındaydı. Wallace, bir dönem ülkesinde Charles Dickens’tan sonraki en popüler edebiyatçıydı ve işin ilginci, alanında üst düzey bir yetkinliği temsil eden Dickens’ın aksine Wallace, şöhretini kısa sürede kaleme aldığı edebi gücü tartışmalı onlarca romana (ve kısa romana hatta öyküye) borçluydu. Sadece 1920’lerde 150 kadar roman ve kısa roman ile (bazıları kendi romanlarının uyarlaması olan) 10 küsur tiyatro oyunu yazdı. 1920’lerde İncil ve okul/ders kitapları hariç, İngiltere’de basılan her dört eserden biri Edgar Wallace’ındı. Anormal bir üretkenlik. Sinemayla da haşır neşir olan Edgar Wallace, British Lion Film Corporation’ın kurucularındandı ve yönetmenlik bile yapmıştı. Senarist olarak son işi de, sinemaya uyarlanacak olan King Kong (1933) filmi olmuştu. King Kong’un insani özelliklere sahip olması onun fikriymiş ama Wallace filmin yaratacağı sansasyonu ve fenomeni göremeden öldü. Wallace, öldükten kısa bir süre sonra (birçoğunun aceleye getirildiği her hâlinden belli olan) popüler eserleri adeta unutuldu ve çeyrek asır sonra, 1950’lerin ikinci yarısında Almanya’da tekrar ortaya çıktı. Alman televizyonlarının ardı ardına yaptığı Edgar Wallace uyarlamaları, onun özellikle gerilim ve cinayet hikâyelerindeki yaratıcılık, şaşırtıcılık ve sürükleyicilik mevzubahis olduğunda, İngiliz ve Amerikalı çağdaşlarından hiç de geri kalmadığını gösteriyordu. 1960’larla birlikte bilhassa Amerikan, Alman ve İtalyan sinemalarında Wallace’ın onlarca eseri sinemaya ve TV’ye uyarlandı ve kısa bir süre içinde (19. yüzyılda) kitapları en çok uyarlanan yazar hâline geldi.

Giallo türü, etkisi altında olduğu Amerikan sinemasının sıkça başvurduğu kaynaklar olan Viktoryen (İngiliz) kökenli popüler cinai romanlara meyledince, Edgar Wallace (ve oğlu Bryan Edgar Wallace) da yeniden gündeme geldi. Baba oğulun eserleri, başta erken dönem Dario Argento eserleri (Cat O’Nine Tails ve Four Flies on Grey Velvet) olmak üzere birçok önemli gialloya kaynak (ya da ilham) teşkil etti. İlk akla gelenler; Duccio Tessari’nin The Bloodstained Butterfly’ı (Una farfalla con le ali insanguinate, 1971) ve Massimo Dallamano’nun What Have You Done to Solange?’ı (Cosa avete fatto a Solange?, 1972). Edgar Wallace’ın eserlerinde genelde kırbaçla öldürülme, zehirle öldürülme, kafaya tek kurşun gibi tek tip bir cinayet kullanılır. Giallo türü bu noktada genelde ayrışır ama Wallace başka bir özelliği nedeniyle türde kalıcı izler bırakmayı başarmıştır: Son derece kişisel (seri) intikam hikâyeleri içermesi bakımından.

Edgar Wallace’ın diğer Viktoryen cinayet öykülerinden ayrıldığı birkaç önemli nokta vardır, mesela Wallace, ilk kez cinayeti soruşturan kahramanı (protagonist) polis yapan yazardır. Wallace; para/servet için, unvan/şöhret ve kadın için işlenen cinayetlerin yer aldığı klasik romanlardan farklı sulara yelken açar. Viktoryen gelenekle hard-boiled arasında bir tür köprü olma işlevi taşır. Mesela; kimi zaman kardeşi, nişanlısı/sevgilisi öldürülen sıradan bir insanın kontrolsüz öfkesini kağıda döker. Bunu 1920’lerin başında (dikkatinizi çekiyorum, hard-boiled gelenekten önce) yapar. Seven Blood-Stained Orchids, Edgar Wallace’ın “The Ringer” adlı eserinden izler taşır. Aslında “The Ringer”, Wallace’ın “The Gaunt Stranger” adlı oyununun geliştirilmiş versiyonu, o nedenle kitabın başında eserdeki değişiklikleri öneren ünlü tiyatro adamı Gerald Du Maurier’e kitabın kendisine ithaf edildiğine dair özel bir teşekkür yer alır. The Ringer’da son derece vahşice işlenmiş cinayetlerin sebebi, şahsi bir intikam meselesidir. Şimdi bir ara verip, Edgar Wallace’ın kimi eserlerinden esinlenmiş olma ihtimali yüksek olan bir başka yazara, Cornell Woolrich’e geçelim.

Amerikan sinemasının birçok önemli filminde izleri olan Cornell Woolrich’i anlatmaya gerek yok. Alfred Hitchcock’un Rear Window’u (Arka Pencere, 1954), Robert Siodmak’ın Phantom Lady’si (1944) ve Tourneur’un The Leopard Man’i (1943) ilk aklıma gelen Woolrich’ler. Ayrıca; Black Angel (1946), Night Has a Thousand Eyes (1948) ve No Man of Her Own (1950) gibi bir düzineyi aşkın kara filmin hikâyesinde yine Woolrich’in imzası vardır. Woolrich 1940-1948 arasındaki yükseliş döneminde, daha sonra sayısız kez sinemaya uyarlanacak birbirinden güzel eserlere imza attı ama bunlardan özellikle ikisi; başta kara film (film noir), neo-noir ve giallo’lar olmak üzere sayısız gerilim (thriller) ve muamma/gizem (mystery) filmi üzerinde kalıcı etkiler bıraktı: 1940 tarihli ilk romanı The Bride Wore Black ve 1948 tarihli romanı Rendezvous in Black. Fransız Yeni Dalga’sının en önemli yönetmenlerinden François Truffaut, The Bride Wore Black’i 1968’de aynı adla sinemaya uyarladığı için hikâyeyi bilmeyen yoktur. Film, ülkemizde “Siyah Gelinlik” adıyla oynamış. Aslında Woolrich’in Rendezvous in Black’i de, The Bride Wore Black’deki temayı kullanır. Canından çok sevdiği bir yakını öldürüldüğü için sistematik olarak öç alan bir intikamcı temasını.

Umberto Lenzi; Seven Blood-Stained Orchids’te, Cornell Woolrich’in Rendezvous in Black’i (ve The Bride Wore Black’i) ile Edgar Wallace’ın The Ringer’ını aynı potada eritir ve ona giallo’ya has dokunuşlarla (matkap dahil feci yöntemlerle öldürülmüş insanlar, siyah eldiven, siyah elbise, arayanı belli olmayan telefonlar, aniden kesilen elektrikler, şaşırtmacalar vb.) son hâlini verir. Katliamların yaşanmasına neden olan asıl karakterin kimliği ve cinayetlerin motivasyonu bağlamında, Wallace ve Woolrich etkisi yadsınamaz. Woolrich’in Rendezvous in Black’ini çağdaşlarından ayıran en önemli unsur, katilin aslında sevdiği kişiyi öldüren kişinin kimliğini tam olarak bilmiyor oluşudur (filmin yararlandığı en önemli ayrıntı). Daha da ilginci, romanda katil, sevdiği kişiyi öldürenleri öldürmez, onların en sevdiği kadınları tespit eder ve onları öldürür. Şahsi kanaatimce; Woolrich’in Rendezvous in Black’ini, cinayet(ler)in motivasyonunun şaşırtıcılığı bağlamında, Agatha Christie’nin And Then There Were None’u ile Murder on the Orient Express’i düzeyine çıkaran da budur. Edgar Wallace’ın “The Ringer”ında ise kılık değiştirmede mahir bir suçlu vardır ve istediği zaman istediği yere girer, istediği kişiye ulaşır, tıpkı Seven Blood-Stained Orchids’te olduğu gibi yer yer “doğaüstü” olduğu izlenimi verir hatta ara sıra sırra kadem basar. The Ringer da suikastlarını şahsi bir mesele yüzünden gerçekleştirmektedir. Burada hem polis ve protagonist ilişkisi bağlamında, hem de asıl motivasyon/gerekçe bağlamında Seven Blood-Stained Orchids’in The Ringer’dan esinlendiğini söylemek mümkün. Cinayetlerin işlenme biçimi bakımından da Wallace’ın başka bazı eserlerinden (The Angel of Terror, The Dark Eyes of London vb.) izler taşıdığını söyleyebiliriz. Film, aslında Almanya’da bir furya hâlini alan Edgar Wallace uyarlamalarının (o dönemki) sonuncu eseri. Ama bu sefer Almanlar İtalyanlarla ortak yapım işine girmişler. Böyle durumlarda her zaman olduğu gibi, kadroda belirli bir miktar Alman olmasını da şart koşmuşlar (filmi ülkelerinde rahatlıkla pazarlayabilmek için). Bu filme de, önceki sene ülkesinde yapılan bir başka Edgar Wallace uyarlamasında, Die Tote aus der Themse’de (Angels of Terror, 1971) rol alan Uschi Glass’ı uygun görmüşler. Gelelim filme…

Umberto Lenzi’nin Seven Blood-Stained Orchids’i ardı ardına işlenmiş hunharca cinayetlerle başlar. Film boyunca tempo hiç düşmez, sürprizler hiç azalmaz. Ya cinayet işleniyordur, ya işlenmek üzeredir ya da soruşturmayı yürüten ana kahraman katile bir adım daha yaklaşmaktadır. Hemen hepsi belirli bir giallo estetiği taşımakla birlikte, özellikle üçüncü cinayet (Kathy Adams) tam bir sahne ve set tasarımı harikasıdır ve üslubu bakımından Argento izlerini taşır. Lenzi önce katilin Kathy Adams’ı nasıl tespit ettiğini bize gösterir (böylelikle bir önceki sahnede kocasıyla birlikte gördüğümüz Giulia’nın da sırada olduğunu anlarız). Kathy bir davetten evine döner, son derece farklı bir tarzda döşenmiş evinde yalnız yaşadığını anlarız. Kathy kedilerine süt verir. Daha sonra, Kathy’nin kedilerinin zehirlenip bağıra bağıra can çekişmeye başlamalarıyla heyecan yükselir. Kathy evde birinin olduğunu anlar. Sonra ışıklar söner. Telefon hattı kesilmiştir. Ardından eldivenli bir katil kadıncağızı vahşice öldürür ve olay yerine, daha önceki cinayette olduğu gibi hilâl şeklinde bir mücevher (anahtarlık) bırakır. Klasik bir giallo cinayetine şahit olmuşuzdur. Görüntü yönetmeni Angelo Lotti ve filmin müziklerini yapan Riz Ortolani’nin de hakkını yemeyelim. Film boyunca hemen her cinayette Lenzi’ye ellerinden geldiğince yardımcı olmayı başarmışlar.

Ana kahramanımız Giulia’nın (Uschi Glass) trende uğradığı saldırıda, parti sahnesinde ve akıl hastanesi sahnesinde de ustalığını konuşturur Lenzi. 92 dakikalık kurgu şaheseri versiyonda tek bir gereksiz sahne bile yoktur. Bütün sahneler ve planlar hikâyeye hizmet eder. Lenzi, film boyunca yarım düzine şaşırtmaca kurgular ve seyircisini ters köşeye yatırır. Bir kurbanın öldüğüne dair düzenlenen mizansen, katilin yakalandığına dair kurulan tuzak vb. Katilin yanlışlıkla başkasını öldürdüğünü bile görürüz. Hatta bir ara katil olduğunu sandığımız kişinin çoktan ölmüş olduğunu öğreniriz. Daha ne olsun? Ayrıca Lenzi, basit bir “Katil Kim?” hikâyesini sahneler arası geçişlerdeki ustalığıyla farklı bir aşamaya taşımayı başarır. Başta hilâl şeklindeki anahtarlık olmak üzere, saldırıdan sağ kurtulan Giulia’nın bir zamanlar otellerinde çalışan Inez’i tanımasıyla başlayan süreç anbean yeni bilgilerle farklı bir seyir izler. Her yeni bilgi, Mario’yu başka bir tarafa yönlendirir, biz de onunla birlikte oradan oraya savruluruz. Seven Blood-Stained Orchids’te hemen herkes bir şeyler saklıyordur. Kimse üzerine düşen görevi yapmaz. Kimse kurallara uymaz.

Ayrıca çok az giallo’da olayı kendi başına araştırmaya başlayan kahramanın motivasyonu bu denli iyi verilmiştir. Mario iyi bir ipucu yakalar, sonuna kadar takip eder ama her zaman polisle bağlantı hâlindedir. The Black Belly of the Tarantula’da olduğu gibi Seven Blood-Stained Orchids’te de kurbanın nişanlısı/eşi saldırganın/katilin kimliğini tespit etmek için kendince bir soruşturma yürütür ve bu kişi, Mario Bava’nın Blood and Black Lace’i (1964) ve Hatchet for the Honeymoon’unda (1970) olduğu gibi bir moda tasarımcısıdır. Katilin asıl kimliği de bazı önemli giallo’larla örtüşür ve bize önemli bir şey söyler ama bu yazıda o konuya girmeyeceğim.

Seven Blood-Stained Orchids’in Edgar Wallace ve Cornell Woolrich’in eserleriyle en büyük ortak noktası, son derece şahsi bir intikam meselesi içermesi ve çok sayıda masum insanın sadece belirli bir zaman diliminde belirli bir yerde bulundukları için hunharca katlediliyor olmaları. Ayrıca sinizm dolu Lenzi, bunu bir adım daha ileri götürür ve bütün cinayetleri tetikleyen iki yıl önceki olaydaki faili/şüpheliyi (Anna Sartori’yi) kurtarır. Ona hiçbir şey olmaz. Sonuçta, filmde onca cinayet işlenir ve (katil hariç) sadece ve sadece (asıl) olayla hiçbir ilgisi olmayan masum insanlar ölür. Arkasında “büyük bir günah” olan basit bir ihmalin yol açtığı elim bir olay, seri cinayetlerin işlenmesine vesile olur. Bu bağlamda; Seven Blood-Stained Orchids’in (1972), yirmi beş yıl sonranın gişe canavarı I Know What You Did Last Summer’ın (Geçen Yaz Ne Yaptığını Biliyorum, 1997) en önemli esin kaynaklarından birine dönüştüğü su götürmez. Bilhassa filmin uyarlandığı orijinal romanın filmle pek bir ilgisi olmadığı düşünüldüğünde.

KAYNAKLAR

Not: İlk kez Alacakaranlık Dergi’nin 2017 Eylül sayısında yayınlanmıştır.

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir