Sezen Kayhan: ‘Kısa filmcilerin en büyük sorunu acelecilik’

Sezen Kayhan imzalı İmparatorlukta Zor Bir Gün filmini keyif alarak izledim, tabii filmin ilgi çekici ironisi de atlamayarak… Erk ve erkek söylemin birbirini tamamlayan yanlarına dikkat çeken ve bunu kendi çalıştığı alan olan setlerden örnekleyen Kayhan’ın aynı zamanda Erik Zamanı ve Elene isimli iki filmi de bulunuyor. Kendisiyle yeni projesi ve kısa filmlerin çekim süreci ile festival yolculuğu hakkında konuştuk…

Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir

İmparatorlukta Zor Bir Gün, gayet güzel, eleştirel, ilgi çeken bir film olmuş. Filmin dönem filmi etkisi uyandırması (yani neden dönem filmi) ve sette yaşanan zorlukları bir kadın üzerinden anlatmanızın nedeni nedir?

Teşekkür ederim. Filmin bir dönem dizisi setinde geçiyor olmasının nedeni, iktidarın tarihimizdeki temsili ile güncel kullanımı arasında bir paralellik kurmak aslında. Filmdeki set benim için bir Türkiye alegorisi. Gücün kullanım ve suistimal şekli, bu durumun bazıları tarafından erk sahibinden de çok savunulması, bazılarını ise rahatsız etmesi günümüzde her alanda yaşadığımız süreçlere oldukça benziyor. Neo-Osmanlıcılık söylemleriyle gittikçe popülerleşen Osmanlı dizilerinde de bu erk sarhoşluğu durumuna sıkça rastlıyoruz. Tabi erk her iki dönemde de erkeklerin elinde. Erk ve erkeklik arasında değişmeyen bir bağ var. Bu nedenle filmi bu bağın dışındaki bir kadın üzerinden anlatmak istedim. Bir de tabi kadın olmamın ve bu süreçleri bir kadın olarak yaşamış olmamın etkisi de var.

Setlerde yardımcı sanat yönetmeni ve sanat gruplarında çalıştığını biliyorum. Bu filmde yaşananlar yılların birikimi sanırım. Gerçekten de setlerde bu kadar erkek egemen bir hava var mı?

Evet, maalesef filmde yaşananlar yılların birikimi. Daha doğrusu yılların birikiminin fazlaca yumuşatılmış hali. Gerçekte yaşananlar daha sert ve gülmeye pek imkan vermeyen durumlar. Bunlardan daha az yaralayıcı ve kısmen eğlendirici olanları seçmemin nedeni, yapılanları yumuşatmak değil, aksine yapılanların anlamsızlığını vurgulamak. Kendilerini fazla ciddiye alan bu erk sahiplerine gülünmesini istedim. Bu anlamda mizah benim intikam şeklim. Setler, özellikle dizi setleri fazlaca erkek egemen alanlar. Bugün hala teknik ekiplerde çalışan kadın sayısı çok az; kamera, ışık, ses, prodüksiyon ekiplerinde kadınlar oldukça az. Erkekler de sayıca bu kadar fazla oldukları setleri kendi alanları olarak görüyorlar, oyunun kurallarını onlar koyuyor, sette kullanılan dili onlar belirliyorlar. Kadınlar da bu sektörde var olabilmek için bu kurallara uyuyorlar, sertleşiyorlar, eril dili benimsiyorlar.

Setler genel olarak çok çalışılan, insani koşulların pek de hüküm sürmediği ve özellikle de dizilerin saatlerinin uzamasıyla bütün yükün set çalışanlarına yansıdığı yerler olarak bilinir. Çalışma saatlerinin uzun olmasıyla ilgili yapılan bir çalışma ya da film var mı ya da siz düşündünüz mü öyle bir şey çekmeyi? Ya da neden çekilmez?

Dizi setlerindeki çalışma saatleri ile ilgili Sinema-TV sendikasının çalışmaları var. Reklam setlerinde çalışma koşullarını ve saatlerini oldukça düzene soktular, bazı film setleri için de durum daha iyiye gidiyor. Aynısı diziler için de yapılmak isteniyor, ancak şu an hala dizilerde düzelme sağlanamamış durumda. Hatta çoğu dizi seti daha da kötüye gidiyor. Çalışma saatlerinin uzunluğunu ele alan bir film bildiğim kadarıyla yok. İmparatorlukta Zor Bir Gün’de yardımcı yönetmen üzerinden bu meseleye değinmeye çalıştık. Setlerde geçen çok fazla film var, ancak bu filmler setleri emek alanlarından ziyade yaratıcı alanlar olarak kodluyorlar. Yaratıcı emeğin genel olarak böyle bir durumu var aslında. Bu sektörlerde çalışan çoğu kişinin aklına “emek” denince endüstriyel döneme ait emek geliyor. Yaratıcı emek üzerine yapılan çeşitli araştırmalarda da yaratıcı sektörlerde çalışanlar, sektörün yaratıcı yönünün kendilerini motive ettiğini, kendilerini önemli bir bütünün parçası olarak gördüklerini söylüyorlar. Bu nedenle kendilerini farklı hissediyorlar. Tabi bu motivasyonu emeği sömürmek için kullananlar da çok oluyor. İmparatorlukta Zor Bir Gün’ün senaryosunu paylaştığım sektörden çoğu kişi senaryoda geçenleri neredeyse birebir yaşadıklarını söylediler,  ancak bu yaşananlar sıradanlaştığı için onlar için ilginçliğini kaybetmişti. Sektörün içinde olanlara yeterince ilginç gelmediği için ele alınmıyor olabilir.

Kısa film çekmeye nasıl ve neden başladınız?

Kısa film çekmeye üniversitede başladım. Arkeoloji bölümündeydim. Kazılarda buluntularla ilgili kısa videolar çekiyorduk. Bazen parodiler çekiyorduk. Ben bunları kurguluyordum. Böylece kendi kendime çekim, kurgu, devamlılık öğreniyordum. Eğitimi bu süreçten sonra aldım. Profesyonel bir ekiple, yapım, çekim, dağıtım süreçlerinin hepsini yaşadığım ilk kısa filmim ise Erik Zamanı. Dedemin ölümüyle ilgili kısa bir öykü yazmıştım. Çocuktum, ölümle ilk karşılaşmamdı ve bende izler bırakmıştı. Bu karşılaşma üzerine yoğunlaşmak ve bunu paylaşmak istedim. İlk neden buydu. Sonra zaman içerisinde nedenler de çeşitlendi tabi.

Filmlerin belli yaş aralığındaki, farklı yer ve zaman aralığındaki kadınları anlatıyor. Erik Zamanı küçük bir kızın, Elene bir genç kızın, bu da daha yetişkin bir genç kızın başından geçenler gibi… Böyle bir hikaye kronolojin var mı?

Böyle bir kronoloji tesadüfen oluştu. Aklımda özellikle belirli yaş aralıkları ve çekim sırası yoktu. İlki kendi çocukluğuma dair bir hikayeydi, ikincisi karşılaştığım genç bir kadının öyküsüydü, sonuncusu da yakın zamanda yaşadıklarımdı. Kendiliğinden bu şekilde sıralandı.

Kısa film çekmek için koşulları nasıl yaratıyorsun? Ödenek vs. aldığın yerler var mı?

Açıkçası kolay olmuyor ancak yapım sürecine zaman ayırınca ve yoğun emek verince belirli şartları sağlayabiliyoruz. İlk filmimde Kültür Bakanlığı’ndan film yapım desteği almamıştım. Geleceğin Sineması yarışmasından küçük bir ödülümüz vardı. Film ve kamera için Kodak’tan destek almıştık. Konaklama ve catering için çekim yaptığımız bölgelerdeki belediyelerden, post-prodüksiyon için belirli şirketlerden destek almıştık. Elene ve İmparatorlukta Zor Bir Gün için Kültür Bakanlığı’ndan da yapım desteği aldık. Ancak aldığımız destek kadar bir miktarı da kitlesel fonlama ile topladık. İki film için de Fongogo üzerinden kampanya açtık. Bu kampanyalar filmin bütçesine ciddi katkı sağlamasının yanında filmlerin duyulmasını da sağladılar. Tabi yine post-prodüksiyon için belirli sponsorlarla çalıştık. Böylece filmde emeği geçen herkese, emeklerinin karşılığı kadar olamasa da cüzi bir bütçe ayırabildik.

Elene farklı bir hikaye. Yabancı olmak, kadın olmak, çalışmak ve bir yandan da dikkat çekmemekle ilgili? Bu hikayenin arka planı nasıl oluştu, Elene’nin hikayesi nasıl ortaya çıktı?

Elene benim de onun gibi sıkıştığım, görünmez olmak istediğim bir dönemde doğdu. Böyle bir dönemde Rize’ye gittim. Ailemizin bir bölümü Rize’de yaşıyor ve çay topluyor. Onlarla birlikte çay toplarken Gürcü işçilerle tanıştım ve hikayelerini dinledim. Böylece Elene’yi yazmaya başladım. Öyle zorlu bir coğrafyada genç kadınların her gün yaşamak zorunda oldukları, benim o dönemdeki ruh halimle birleşince Elene doğdu.

Bundan sonra neler çekeceksin? Uzun metraj çekmeyi düşünüyor musun mesela?

Şu an üzerinde çalıştığım “Mor Menekşeli Kadınlar” isimli bir belgesel projem var. 1967 yılından beri Orduspor’a tutkuyla bağlı olan bir kadın taraftar grubu üzerinden kadınların tribündeki yerini, futbolun yıllar içindeki değişimini ve Türkiye’deki politik iklimin taraftar üzerindeki etkisini sorgulayan bir belgesel. 70’li yıllarda Orduspor’u destekleyen bir grup kadın taraftar 40 yıl sonra takımları amatör lige düşmeden ve Orduspor’un stadı yıkılmadan önce son bir maçta tekrar bir araya geliyorlar. Şu an çekim aşamasındayız. Bir yıla yayılmış bir çekim takvimimiz var. Seneye tamamlamayı umuyoruz.

Kısa filmcilerin en büyük sorunu nedir sence?

Buna acelecilik diyebilirim. İstisnalar vardır elbette ama kendimde ve çevremde gözlediğim böyle bir durum var. Tabi ki bu yalnızca üretim şeklimizle değil, hayatı yaşama şeklimizin dönüşmesi ile de ilgili. Senaryonun üzerinde çok uzun süre çalışmak istemiyoruz. Daha sonra prodüksiyon süreci uzamasın hemen sete girelim istiyoruz. Post-prodüksiyon hemen bitsin filmi festivallere göndermeye başlayalım diyoruz. Ancak bu hız içinde filme katkısı olabilecek pek çok şeyi ıskalıyoruz. Halbuki sete girmeden önce senaryonun pişmesini, yapım şartlarının olgunlaşmasını beklesek çok daha rahat bir çekim ve post-prodüksiyon süreci geçirebiliriz gibi geliyor. Genelde film kısa olduğu için yapım sürecinin de daha kısa olması gerektiği gibi bir algı var. Ancak dünya genelindeki kısa film yapım süreçlerine bakıldığında uzun film ve kısa filmlerin ön hazırlık ve post-prodüksiyon süreçlerinin hemen hemen aynı zamana denk geldiği görülüyor. Çekim günleri dışında zaman anlamında aralarında ciddi bir fark yok. Yani bir kısa film de, uzun film de festival süreçleriyle birlikte ortalama 3-4 yıl alıyor.

Kısa film festivallerinin sayısal olarak artmasını nasıl buluyorsun?

Bence bu güzel bir gelişme. Kısa filmin dağıtım ağı çok kısıtlı olduğu için, festival sayısı arttıkça daha fazla izleyiciye ulaşma olanağı da artıyor. Ayrıca verilen ödüller de kısa filmciler için teşvik edici oluyor. Tabi ki bu festivallerin hepsi aynı imkanlara sahip değiller. Filmler gibi festivallerin de kalıcı olabilmeleri zor. Türkiye’de bunu başaran çok az festival var. Ancak yine de kısa filme gün geçtikçe daha çok değer verilmesi umutlandırıcı.

Festivallerin bakış açılarını ve ödüllendirme sistemini nasıl buluyorsun?

Festivallerin bakış açıları onları organize eden ekiplere ve programcılara göre sürekli değişiyor. Yalnızca filmlerimle değil, festival ekiplerinde çalışarak da bunu tecrübe etme fırsatım oldu. Her film her festival için değil. Bir filmin kabul edilmesi ya da reddedilmesi için çok farklı nedenler olabiliyor. Baştan bunu kabul edip, herhangi bir kararı kişisel algılamamamız gerekiyor. Ödüllendirme sistemini ise genel olarak yaptığımızın doğasını aykırı buluyorum aslında. Yani Rembrandt, Picasso, Monet ve Da Vinci’nin birer tablosunu alıp ilk üç ve bir mansiyon seçilmesi gerektiğini söyleseler herhangi bir jüri bunu kabul eder mi bilmiyorum. Ama büyük küçük tüm yarışmalı festivaller filmlere bunu yapıyorlar. Elbette ödüllendirme sisteminin market ve film dağıtımındaki önemi yadsınamaz. Ancak bunun bilincinde olup ödüllere gereğinden fazla anlam yüklememeliyiz gibi geliyor. Yoksa bu rekabet ortamı hepimize zarar verebiliyor. Werner Herzog bir konuşmasında “Ödüllerin peşinde değilim, o iş köpekler ve atlar içindir” demiş. Bence yanılıyor. Seçim şansları olsa köpeklerin ve atların da ödül sistemiyle eğitilmeyi tercih edeceklerini sanmıyorum.

Son olarak neler söylersin?

Zaten çok fazla konuştum sanırım. Tüm kısa film yönetmenlerine ve yapımcılarına sabır, sükûnet ve şans diliyorum.  Size de Öteki Sinema olarak kısa filme değer verdiğiniz için ayrıca teşekkür ediyorum.

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir