Sherlock Holmes: A Game of Shadows (2011)

Sherlock Holmes’dan James Bond benzeri bir erken dönem İngiliz aksiyon kahramanı çıkartmak, şimdiye kadar okuduğumuz romanları ve izlediğimiz onlarca sinema-TV filmini düşünürsek, pek de geleneğe uygun görünmüyor olabilir ama eğer yazının geri kalanını da okuma sabrını gösterirseniz, Guy Ritchie’nin kahramanın orijinal öyküsüne en sadık uyarlamalardan birini çektiğini ispat edebilirim sanırım…

Sanayi devriminin henüz başlangıcında geçen bu zeki aksiyon, yılın en iyi seyirliklerinden biri şüphesiz. 2009 mahsulü Sherlock Holmes filminin abartılı aksiyon ve zorlama komedisinden arınmış yeni macera, önce bu filmin Sherlock’dan sonra en önemli karakteri olan Irene Adler’i (Rachel McAdams) öldürerek işe başlıyor ve sonrasında kahramanın bipolar kişiliğiyle ilgili bir gösteriye soyunuyor ama Hollywood’un izin verdiği steril kuralları içerisinde kalarak elbette… Irene’in ölümünü çok umursamıyoruz çünkü yönetmen Guy Ritchie, “bakın yanımda kimler var” dercesine, Sherlock Holmes romanlarının ezeli kötüsü olan, Holmes karakterinin kötü bir yansıması da sayılabilecek dahi Profesör James Moriarty’i maceraya sokuyor ama onunla kalsa iyi, Holmes romanlarının sıkı takipçilerinin bildiği ağabeyi Mycroft Holmes’da filmde kendine önemli yer buluyor. Holmes romanlarının en popüler olduğu hikayelerde kahramanımızın hayatı Moriarty ile uğraşmakla geçer ve nihayetinde Arthur Conan Doyle yazmaktan sıkılınca, “Son Soruşturma” adlı kitapta Holmes’ü Moriarty’e öldürterek seriyi bitirir fakat okurların tepkisi üzerine Holmes dahiyane bir diriliş öyküsü ile geri döner. Sürprizbozan (spoiler) vermek gibi olmasın ama Sherlock Holmes külliyatını tek bir senaryoda bu kadar iyi özetleyebilmek gerçek bir senaryo başarısı…

Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim; mutlaka bir sürü yerde Sherlock Holmes: Gölge Oyunları (Sherlock Holmes: A Game of Shadows) filminin bir Bond öyküsüne benzediğiyle ilgili yorumlar okuyacaksınız. Bunu şimdiden düzeltmiş olalım. Aslında Bond, Sherlock Holmes olmak isteyen bir kahramandır. Bond filmlerinin ünlü ‘M’i Sherlock’un ağabeyi Mycroft’tan esinlenerek yaratılmış bir karakterdir. İkisi de İngiliz çıkarları için dünyayı ele geçirmek isteyen kötülere karşı savaşırlar ve Sherlock herkesin bildiğinin aksine sadece bir gözlem ve fikir adamı değil, iyi bir kavgacı ve usta bir eskrimcidir. O yüzden, Bond’a benzemek şöyle dursun, Guy Ritchie Sherlock’un unutulmuş haklarını bu filmle geri almaya çalışmış bile denebilir.

Film teknik açıdan kusursuza yakın olmakla birlikte özellikle “top fabrikasından kaçış” sekansları stilize aksiyon ve görsel efektler bakımından bir zirve. İlk filmde etkileyici bir numara olarak kullanılan, Holmes’un ipuçlarından vizyonlar yaratarak sonuca gitme yeteneği bu filmin de eli ayağı ve hatta biraz abartıya kaçıldığı dahi söylenebilir.

Sherlock Holmes ve Dr. Watson’un içinde kıskançlık da barındıran mesleki dayanışması ve dostluğu filmde bir miktar karikatürize edilerek neredeyse cinsellikten arınmış bir erkek aşkı seviyesine taşınıyor. Watson’un evliliği Holmes için gerçek bir travma ama o müthiş zekası sayesinde Watson’un eşini, trenden atarak hem de, safdışı etmeyi başarıyor. Holmes’ün kadın kılığında trene sızdığı ve Watson’un hayatını kurtardığı bu sahnenin alt metinlerine indiğimizde aşkı için gerekirse erkekliğinden vazgeçebileceğini dahi ima ediyor yönetmen… Bu elbette romanlarda sezilmeyen güncel bir yorumdan ibaret.

Aslında tüm bunları yazmaya gerek bile yok! İngiltere’den İsviçre’ye uzanan yeni Sherlock Holmes macerası çok eğlenceli… Sinemada eğlenmek bir suç olmadığına göre (her ne kadar bazı sinema yazarları size tersini öğretmeye çalışsa da…) bu filme gitmemek için hiçbir sebebiniz yok. Seyreden herkesi içine çekebilecek kadar güçlü, eğlenceli ama aynı zamanda zeki olabilen bu filmin Robert Downey Jr. Ve Jude Law gibi karizmatik oyunculara sahip olması da izlemek için bin türlü bahane yaratıyor. Gönül rahatlığı ile tavsiye ediyorum, iyi seyirler.

Twitter: murattolga / [email protected] / Beyazperde.com için yazdığı kritik

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir