“Sherlock Holmes: Gölge Oyunları” Yapım Notları

“Sherlock Holmes: A Game of Shadows/Sherlock Holmes: Gölge Oyunları”yla Robert Downey Jr. dünyanın en ünlü dedektifi Sherlock Holmes, Jude Law ise onun dostu ve meslektaşı Dr. Watson rolüyle bir kez daha karşımızda.

Sherlock Holmes daima odadaki en zeki kişi olmuştur…şimdiye dek. Artık yeni bir suç dehası vardır: Profesör James Moriarty (Jared Harris). Moriarty hem zeka anlamda Holmes’un dengidir, hem de kötülük yapma eğilimi ve vicdandan tamamen yoksun oluşu ünlü dedektif karşısında ona avantaj sağlayabilmektedir.

Dünyanın dört bir yanında, manşetlerde şöyle haberler görülür: Hintli dev pamuk tüccarı bir skandalla çöküşe geçti; Çinli bir afyon tacirinin aşırı dozdan öldüğü sanılıyor; Strasbourg ve Viyana’da bombalama olayları; Amerikan çelik fabrikatörünün ölümü… Görünürde tesadüfi bu olayların arasındaki bağı kimse göremez. Oysa, bu ölüm ve yıkımlar arasındaki kasıtlı örümcek ağını büyük Sherlock Holmes sezmiştir. Bu ağın tam ortasındaki örümcek ise tuhaf bir sinsiliği olan Moriarty’dir.

Holmes’un Moriarty’nin komplolarıyla ilgili soruşturması daha da tehlikeli bir hâl alır çünkü Watson’la birlikte Londra’dan ayrılıp Fransa, Almanya ve son olarak da İsviçre’ye gitmesi gerekir. Ama kurnaz Moriarty her zaman bir adım öndedir ve meşum planını hayata geçirmeye tehlikeli biçimde yaklaşmaktadır. Eğer başarılı olursa, muazzam bir servet ve güce kavuşmakla kalmayıp, tarihin akışını da değiştirecektir.

Sinemacı Guy Ritchie hızla hit olan “Sherlock Holmes”dan sonra devam filmi “Sherlock Holmes: A Game of Shadows/Sherlock Holmes: Gölge Oyunları”nın da yönetmen koltuğuna oturdu. Film aynı zamanda yapımcılar Joel Silver, Lionel Wigram, Susan Downey ve Dan Lin’i de tekrar bir araya getirdi. Filmin yönetici yapımcılığını ise Bruce Berman ve Steve Clark-Hall gerçekleştirdi.

İsveç yapımı “The Girl with the Dragon Tattoo”yla uluslararası başarı kazanan İsveçli aktris  Noomi Rapace, ilk kez İngilizce konuştuğu bu filmde, Sim adındaki gizemli çingene rolünde Holmes ve Watson’ın Moriarty’yi durdurmasına yardımcı oluyor. Jared Harris (TV dizisi “Mad Men”, “The Curious Case of Benjamin Button”) filmde kötü şöhretli Profesör Moriarty’yi canlandırıyor. Stephen Fry (“Alice in Wonderland”, “Harry Potter and the Goblet of Fire”) ise, Sherlock’un son derece eksantrik ağabeyi Mycroft Holmes rolünü üstleniyor.

Oyuncu kadrosunda ilk filmden Irene Adler rolünde Rachel McAdams; Watson’ın çiçeği burnunda eşi Mary Morstan rolünde Kelly Reilly; Müfettiş Lestrade rolünde Eddie Marsan; ve Holmes’un uzun zamandır acı çeken ev sahibesi Mrs. Hudson rolünde Geraldine James yer alıyor.

“Sherlock Holmes: A Game of Shadows/Sherlock Holmes: Gölge Oyunları”nı Michele Mulroney ve Kieran Mulroney kaleme aldı. Sherlock Holmes ve Dr. Watson esasen merhum Sir Arthur Conan Doyle tarafından yaratılmış olup, onun yazdığı hikayeler ve romanlarda yer almışlardır.

Ritchie’nin bu tekrar filmi için kamera arkasında tekrar bir araya geldiği ekibi ise şöyle: Görüntü yönetmeni Philippe Rousselot, yapım tasarımcısı Sarah Greenwood, kurgu ustası James Herbert, kostüm tasarımcısı Jenny Beavan ve besteci Hans Zimmer.

“Dava yeniden açıldı…”

2009 yapımı “Sherlock Holmes”un kapanışındaki kışkırtıcı bu üç kelime sinemaseverlere gelecekte başka maceraların da olacağını vaat etmişti. Şimdi “Sherlock Holmes: A Game of Shadows/Sherlock Holmes: Gölge Oyunları” efsanevi dedektifi aksiyon yüklü bir gizemle geri getirerek bu vaadi gerçekleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda dünya çapında hit olan ilk filmin yıldızları ve yapımcılarını da tekrar bir araya getiriyor.

Yönetmen Guy Ritchie, “Sherlock Holmes’un dünyasına geri dönmeye çok hevesliydim çünkü ilk filmdeki deneyimim gerek kişisel gerek yaratıcı anlamda çok olumluydu. Pek çok ilginç özellikleri olan bu karaktere tekrar hayat vermek sonsuz hikaye olasılıkları sunuyordu. Holmes’un nevi şahsına münhasır yönlerini kelimelerle anlatmak mümkün bile olmayabilir. Bu yüzden, izleyicilere görmedikleri bir şey vererek söz konusu yönlerini biraz daha irdeleme fırsatını kullanmak istedim” diyor.

Ritchie’nin “Sherlock Holmes”u Sir Arthur Conan Doyle’ın ikonlaşmış karakterini yeniden tanımlarken, Robert Downey Jr. da role tamamen kendine özgü bir yorum getirdi. Rol arkadaşı Jude Law ise Holmes’un dostu, ortağı ve bazen de mukabil karakteri (ana karakterin tercihlerini daha anlaşılır kılmak için oluşturulan yan karakter) Dr. John Watson’a hayat verdi.

Yapımcı Joel Silver şunları söylüyor: “Holmes ve Watson rolünde Robert ile Jude arasındaki dinamikte bir tür sihir vardı ve bu film söz konusu sihri daha üst düzeye taşımamıza imkan verdi. İlk filmde, izleyicilere karakterlerin özelliklerini tanıyacak zamanı vermemiz gerekiyordu. Bu filme gelindiğinde ise, zemini zaten oluşturmuştuk. Dolayısıyla, daha büyük, daha eğlenceli ve kelimenin her anlamıyla daha şiddetli bir aksiyona doğrudan giriş yapmamız mümkün oldu”.

Robert Downey Jr. ise şunları ekliyor: “Her şeyden önce, Guy’ın özgün vizyonunun bir parçası olan içgüdüsel havayı korurken, Holmes’e daha da zor bir dava vermeyi istedik. Bu, onun kayda değer becerilerine meydan okuyacak bir davaydı”.

Bu meydan okuma çetin bir rakibin yarattığı tehditten kaynaklanıyordu: Bu rakip, Sherlock Homes hikayelerini az çok tanıyan herkesin aşina olduğu Profesör James Moriarty’ydi.

“Holmes için çıtayı yükselten bir gizeme ihtiyacımız vardı. Bu yüzden onu en ünlü hasmıyla karşı karşıya getirdik” diyor yapımcı Susan Downey ve ekliyor: “İlk filmin sonunda, Sherlock, Moriarty’yi Irene Adler’dan son anda duymuştu. Aradan geçen zamanda, Moriarty’nin neyin peşinde olduğunu gitgide daha büyük bir saplantı hâline getirdi ve onun yaptığı planın çapını yeni yeni fark etmeye başladı”.

Yapımcı Lionel Wigram ise, “Moriarty dünyadaki en büyük suç dehası. Deli bir dahi olsa da sonuçta bir dahi ama zaten o böyle zeki olduğu için Holmes nihayet kendine denk biriyle karşı karşıya geliyor” diyor.

Ritchie de şunu vurguluyor: “Bir ölçüye kadar zekaca eşit oldukları için, bunun ikisi için de teşvik edici bir oyun olduğu hissi var. Bu şekilde, aslında birbirlerine ihtiyaç duyuyorlar ki kitaplardaki özgün fikir de bu. Holmes, Moriarty’ye Moriarty’nin ona duyduğu kadar ihtiyaç duyuyor”.

Yapımcılar senaryoyu yazmaları için karı-koca yazarlar Kieran ve Michele Mulroney’ye başvurdular. Özellikle Michele Mulroney, kaynak malzemeyi çok iyi biliyordu. Kendisi bu konuda şunu söylüyor: “İngiltere’de büyüdüm. Çocukken Sherlock Holmes kitaplarını okuduğumu ve Holmes’un beyninin tuhaf ve muhteşem işleyiş şekline hayran kaldığımı hatırlıyorum. Özgün hikayeleri tekrar okuyup, Arthur Conan Doyle’ın gizemlerindeki yaratıcılığa ve giriftliğe hâlâ hayret ettiğimi görmek büyük bir keyifti”.

Aslında, Sherlock Holmes’un gerçek meraklıları, yapımcıların diyaloglara Conan Doyle’ın bazı ifadelerini katarak yazara saygılarını gösterdiklerini fark edeceklerdir.

Bunun yanı sıra, senaristler hikayenin kahramanlarına olduğu kadar kötü adamına da hakkını verme sorumluluğunu omuzlarında hissettiklerini söylüyorlar: “Moriarty ne kadar korkunç bir numara planlıyor olursa olsun, daha ötesinin olmadığı hissi yaratılmalıydı. Riskler de Profesör’ün muazzam olduğu apaçık olan kötülük arzusuyla orantılı olmalıydı. Amacımız bu adamın peşine düştüklerinde Holmes ile Watson’ın sınırlarını zorlamaktı…ilişkileri geçen filmden bile daha çok sınava tâbi tutulmalıydı”.

Watson rolüne geri dönen Jude Law, “Holmes ile Watson arasında geliştirdiğimiz bağın hâlâ büyük ölçüde hikayenin kalbi ve ruhu olması beni çok sevindirdi” diyor.

Mulroney çiftiyle daha önce de çalışmış olan yapımcı Dan Lin şu gözlemde bulunuyor: “Kieran ve Michele’in senaryosu ilk filmden sonra Holmes ile Watson’ın ilişkisinin evrimini irdeliyor: Sherlock bir sonraki dava için hazırken, Mary’yle nişanlanmış olan Watson bir yuva kurmayı ve özel dedektiflik hayatını geride bırakmayı planlıyor. Gelecekleri açısından bunun anlamı ne? Dünya onlarsız nasıl ayakta kalacak, hele hele Sherlock’un en azılı başdüşmanı Profesör Moriarty serbest gezerken?”

“Sherlock Holmes: A Game of Shadows/Sherlock Holmes: Gölge Oyunları” çağdaş sinemaseverleri Moriarty’nin yanı sıra, orijinal hikayelerin hayranlarının yakından tanıdığı bir başka karakterle daha tanıştırıyor: Sherlock’un çok daha nazik ağabeyi Mycroft Holmes’u (Stephen Fry). Rachel McAdams’ın canlandırdığı Irene Adler ise yine Sherlock’u baştan çıkarmaya ve ona işkence etmeye devam ediyor. Bu arada çekişmeye yeni bir kadın daha katılıyor. İsveçli aktris Noomi Rapace’ın canlandırdığı, Sim adındaki bu çingene, Moriarty’nin sinsi planını tamamlayacak bulmacanın son parçasına ulaşılmasını sağlayabilir.

Moriarty’nin komplosunun ne kadar büyük çaplı olduğu anlaşılınca, aksiyon Londra sınırlarından taşarak, Fransa, Almanya ve İsviçre’ye uzanır. Ritchie, “Maceramız kanatlarımızı Avrupa’ya açarak hikayemizin dokusunu ve coğrafyasını genişletmemize olanak tanıdı” diyor.

Wigram ise şunu ekliyor: “Ayrıca, 19. yüzyılda siyasi, ekonomik ve özellikle de endüstriyel açıdan olup bitenle güzel bir şekilde iç içe geçen karışımımıza farklı bir tat katmamızı da mümkün kıldı. Askeri sanayi tesislerini, daha büyük ve daha güçlü silahları ve daha etkin savaş hâlini gördüğümüz modern çağın başlangıcıydı”.

Uçurumun eşiğindeki değişen bir dünya söz konusuyken, tehlike de hemen kapıdadır.  Kazanı nasıl karıştıracağını bilen biri için ise, tarifsiz bir servet ve güç elde etme fırsatı muazzamdır. Yalnızca Sherlock Holmes, fitili ateşleyenin Profesör James Moriarty olduğunu anlar…ve her şeyin yerle bir olması sadece an meselesidir.

“Bu bizim son maceramız, Watson.

Tadını çıkarmak niyetindeyim.”

Robert Downey Jr.’ın “Sherlock Holmes”da yarattığı Holmes karakteri geleneklere aykırıydı. Dedektifle özdeşleşmiş olan klasik avcı şapkasının, kıvrımlı piponun ve şatafatlı İngiliz nezaketinin yerini, fiziksel becerisi olağanüstü zekasına ve olağandışı algı yeteneğine denk, sokak yaşamını bilen, yumruk yumruğa dövüşmeye hazır bir adam almıştı.

Ritchie bu konuda, “İlk filmin en önemli şeylerinden biri, karakteri, çoğu kişinin beklediği, deyim yerindeyse, toz tutmuş imajından uzaklaştırmaktı. Conan Doyle’ın özgün yaratımına sadık kalmakla birlikte, Holmes’un akıl ve zekasının yanında fizikselliğini de göstermek istedik. Robert tüm bunları sağlamakla kalmadı, denkleme daha da fazlasını kattı. Role büyük katkı sağlayan pek çok küçük ayrıntı vardı. Şimdi başka birisini Sherlock Holmes olarak hayal etmeyi imkansız buluyorum” diyor.

Downey’nin buna yanıtı şöyle: “Guy’la çalışmayı seviyorum; çok işbirlikçi bir süreç oluşturuyor. Ayrıca, Guy’ın burada gerçekten kendini gösteren müthiş bir mizah anlayışı var. Bu filmde, Sherlock Holmes’u bütünüyle yeniden keşfetme öğesi mevcuttu. Eğlence anlayışını korumanın yanı sıra, biraz daha fazla ağırlık da katmak istedik”.

Silver ise şunları söylüyor: “Robert, Sherlock Holmes’un kafasına nasıl gireceğini, onu bir yandan komik ve eksantrik bir yandan da tüm zamanların en ünlü dedektifi olarak nasıl inandırıcı kılacağını biliyordu. Bunu izlemek muhteşemdi”.

İlk filmin sonundan bu yana geçen zamanda, Holmes tek bir göreve yönelmişti. Bunu tetikleyen şey, kötü kalpli Lord Blackwood’u alt ederken, daha bile büyük bir tehdidi gözden kaçırdığını fark etmesiydi. Bir sır perdesine bürünmüş Profesör Moriarty, Blackwood’un yaptıklarından yaralanmak için bir kenarda sabırla bekliyordu.

Downey, “Aylar sonra, Holmes’un ‘çıldırma noktasına’ gelene dek Moriarty’ye kafayı takmış olduğunu görüyoruz. Başka her şeyi, muhtemelen akıl sağlığını dahi bir kenara bırakarak sadece ona odaklanmış” diyor gülerek.

Mary’yle düğününün arifesinde Baker Caddesi’ne dönen Dr. Watson eski dostunu işte bu halde bulur. Jude Law bu konuda, “Watson sağdıcının düzenlemesi gereken bekarlığa veda partisi için sabırsızlanarak geliyor ama bunun yerine Holmes’un Profesör Moriarty’ye ilişkin saplantısı için kaygılanması gerektiğini anlıyor. Holmes’un haklı olduğundan şüphe ettiğini sanmıyorum; ayrıca, Watson’ın içinde kendini adaletin yerine geldiğini görmekle sorumlu hisseden eski bir asker de var. Ama bunun her zaman karşılaştığı ikilemle sonuçlanacağından şüpheleniyor: Eşiyle güvenli bir hayat mı yoksa bir şeyin peşine düşmenin heyecanı mı? Holmes’la birlikte bir dava üzerindeyken çok iyi vakit geçirdiğine ilişkin bir şüphesi yok ve arkadaşını başını soktuğu belalardan kurtarmasına yardım etmek de istiyor. Dolayısıyla, zavallı adam sürekli bir mücadele içinde” diyor.

Ritchie ise şunları söylüyor: “Her ne kadar Watson’a empati duyma olasılığımız daha fazla olsa da, hepimiz Sherlock Holmes’un zekasına sahip olmak isterdik. Bir doktor olarak, Watson da zeki bir adam, ama kendini aksiyona kaptırmış ve bir dereceye kadar da sıradan biri. Holmes ona heyecanlı bir hayatın kapısını açıyor. Mükemmel bir ortaklıkları var ve hikayelerin itici gücü de bu”.

Holmes ile Watson arasındaki bağlantı onları canlandıran iki aktör için kamera arkasında da devam etti. Downey bunu şu sözlerle doğruluyor: “Jude için hislerim, Sherlock’un John için duyduğu hislerle aynı: Onu bir kardeş gibi seviyorum. Daha iyi bir ortak isteyemezdim”.

Law’un yorumu ise şöyle: “Holmes ile Watson arasındaki etkileşimi yaratmak ilk filmin en ödüllendirici bölümlerindendi. Bu filmde, daha en başından itibaren, Robert’la o etkileşimi tekrar yakalayıverdik. Bu kez karakterleri gerçekten iyi tanıyor olmamızın avantajını yaşadık. İlk filmde aralarındaki ilişkiyi oturttuğumuz için, içgüdülerimize güvenebildik, hatta bazen bunu daha da ileri taşıyabildik”.

Michele Mulroney ise aktörlerin karakterlerini tanımalarının onların görüşlerini çok önemli kıldığını belirtiyor: “Robert ve Jude bu iki karakterle iç içe geçmişlerdi ve onları neyin harekete geçirdiğini tam olarak biliyorlardı. Yerinde olmadığını düşündükleri bir diyaloğu okumalarına imkan yoktu. Holmes ve Watson’ın karakter bütünlüğünü korumaktaki katkıları eşsizdi”.

“Robert ve Jude yaptıkları işi seven, olağanüstü yetenekli aktörler; ayrıca çok da iyi arkadaşlar” diyor Ritchie ve ekliyor: “Bu öğelerin varlığı sete harika bir enerji getirdi ve hepimizin işini çok kolaylaştırdı”.

“Kendini beraberce iş yaparken bulduğun

bu meçhul adam sıradan bir suçlu değil.

O, suçun Napolyon’u.”

Anlaşılır ki, Watson’ın Holmes’a katılıp katılmama konusunda zaten seçeneği yoktur. Seçim hakkı, doktoru ve sevgili Mary’sini dedektifle savaşında savaş zayiatı olarak gören Moriarty tarafından elinden alınmıştır.

Jared Harris canlandırdığı karakter için, “Modern edebiyatın ilk süper kötü adamı olduğu iddia edilebilir ki bu oldukça göz korkutucuydu. Moriarty’nin, temsil ettiği tehdidin boyutu anlamında, Sherlock Holmes’un onun hakkındaki görüşüne layık olması gerekiyordu. Onun Holmes kadar zeki, hatta belki de daha zeki olduğuna inanmalısınız; tıpkı bir satranç ustasının rakibinin hamlelerini birkaç adım önceden düşünebilmesi gibi” diyor ve gülerek ekliyor: “Ama hasta bir sosyopat olması…onu canlandırmayı çok eğlenceli hâle getirdi”.

Yaratılmış en kötü niyetli karakterlerden biri olan Moriarty’yi canlandıracak aktörü seçerken, yapımcılar, dünyanın gözünde Moriarty’nin çok zeki ama iyi kalpli, korkulan değil hayranlık duyulan bir matematik profesörü olduğunu göz önünde bulundurmak zorundaydılar. Ritchie bunu şöyle açıklıyor: “Conan Doyle’ın onu hayal edilebilecek en olasılık dışı kötü adam olarak düşündüğü gerçeğini göz ardı etmek istemedik. Moriarty’yi sıradışı yapan şey hırslarının büyüklüğüydü. Jared bu iş için doğru adamdı”.

Wigram da bunu doğruluyor: “Jared, Moriarty’yi muhteşem bir cazibe ve tehdit bileşimiyle hayata geçirdi. Son derece mütevazı ve kibar görünebilir ama gözlerinde çılgın bir ışıltı var. Böylece Moriarty’nin farklı yönlerini ortaya koyabiliyor: Saygın bir üniversite profesörü, zengin ve güçlü dostlara sahip; ama aynı zamanda, sanayileşmenin coğrafyayı nasıl değiştirdiğini gören, başka kimsenin hayal bile edemeyeceği şekilde bundan kendi çıkarları doğrultusunda istifade eden, devasa bir suç girişiminin ardındaki şeytani zeka. Onun dehası bu”.

“Sadece Holmes, Moriarty’nin planlarının çapını ve karmaşıklığını görüyor” diyor Ritchie ve ekliyor: “Watson’a ve onun aracılığıyla izleyiciye bunu bildirmek Holmes’un görevi”.

Holmes kendi başına Moriarty’nin komplosunu çok geç olana kadar anlayamayabilirdi, tabi eğer Irene Adler ilk film olan “Sherlock Holmes”da Profesör için çalıştığını söylememiş olsaydı. Adler’ın, Sherlock’a kimliğini açıklayarak, dedektifi Moriatry’yi hafife almaması konusunda uyarması, ironik bir şekilde, onu birbirleriyle çarpışmaya hazırlanan iki güçlü rakibin arasına yerleştirmiş oldu.

Susan Downey’ye göre, “Irene, Holmes’u yenmeyi, onun damarına basmayı başaran tek kadın. Yakıcı bir ilişkileri var ve Moriarty bundan haberdar. Durum böyle olunca, her ikisi için de tehlike çanları çalıyor”.

Hesapçı ‘baştan çıkaran’ rolüne geri dönen Rachel McAdams şunları söylüyor: “Irene’in Sherlock’la ilişkisinde oldukça oyuncu bir yan var; gerçek duygularını önce kimin açıklayacağına dair bir kedi-fare oyunu. Ama öte yandan dram ve entrika da var çünkü Irene’in neyin peşinde olduğunu asla anlayamıyorsunuz. Guy ve Robert’la çalışarak Irene ile Sherlock arasındaki aşk-nefret ilişkisinde doğru ritmi bulmak eğlenceliydi…koreografisi yapılmış bir dans gibiydi”.

Moriarty’nin kuryesi olarak hareket eden Irene farkında olmadan Sherlock’a bir başka ipucu daha verir: Sim adında gizemli bir çingeneye yazılan bir mektup. Sim, Downey’nin ifadesiyle, “davanın çözümündeki kilit isim” olur.

Sim karakteri yapımcıların dikkatini 2009 İsveç yapımı “The Girl With the Dragon Tattoo”yla çeken Noomi Rapace’ın ilk İngilizce rolüydü, “Hepimiz onun büyük hayranıydık. Kendisiyle tanıştığımızda, karakterle ilgili bir sürü fikri vardı bile. Noomi’yle çalışmayı çok sevdim çünkü çok cesur, zeki ve kendini işine tamamen veriyor. Bunların hepsi Sim için aradığımız özelliklerdi” diyor Ritchie.

Rapace çingenelerin göçebe yaşam tarzı ile o dönemde çingenelere karşı olan tavırların Sim’i sert biri hâline getirdiğini söylüyor: “Sürekli hareket hâlinde ve nereye giderse gitsin iyi muamele görmüyor. Bu yüzden kendini savunmayı öğrenmek zorunda. Onun halkı olağanüstü koşullarda hayatta kalmaya ve, çoğunlukla istenmedikleri yerlerde, her an tetikte yaşamaya alışık. Sim insanlığın karanlık yüzünü görmüş. Bu anlamda, Holmes’la ortak bir yönleri var”.

Aktris canlandırdığı karakterle kendisi arasında da ortak bir nokta görmüş olabilir. “Babam İspanyol bir Flamenko şarkıcısıydı ve bana çingene kanı taşıdığı söylenmişti. Doğru olup olmadığından emin değilim, ama çingene kültürüne her zaman ilgi duydum. Sim rolü bana onları araştırma fırsatı verdi: Yaşam ve sevgi tarzlarını, aile ve sadakat konusundaki güçlü duygularını gördüm. Guy, Sim karakterini yaratmakta beni fazlasıyla özgür bıraktı. Bunun için minnettarım” diyor aktris.

Silver ise, “Noomi inanılmazdı…sadece müthiş bir aktris değil, aynı zamanda harika bir insan. Filmin büyük kısmında Robert ve Jude’la beraberdi. Onlara ayak uydurması gerekiyordu ve harika bir iş çıkardı”.

Sherlock Holmes’u Sim’e götüren mektup, genç kadının erkek kardeşi Rene tarafından yazılmıştır. Yıllar önce, Sim ile Rene, Lapin Vert (Yeşil Tavşan) adlı anarşist bir gruba katılmışlardır. Grup aşırı uçlara kayınca, Sim ve kardeşi gruptan ayrılmışlardır, ama bilinmeyen bir nedenden ötürü Rene geri gönmüş ve sonunda Moriarty’nin ölümcül oyununda bir piyon olmuştur. Sim eğer kardeşini kurtaracaklarsa, Holmes ile Watson’a yardım etmeyi kabul eder.

Holmes, Watson’ın bekarlığa veda partisini bahane ederek, kendi ağabeyi Mycroft Holmes ve Watson’la birlikte bir beyefendiler kulübüne gider. Asıl amacı burada Sim’i aramaktır.

Mycroft Holmes, İngiliz hükümetinde tam olarak belirtmediği ama yüksek olduğu anlaşılan bir görevdedir. Mycroft Holmes rolündeki sevilen İngiliz aktör ve komedyen Stephen Fry şunları söylüyor: “Sherlock Holmes benim edebiyattaki ilk ve en tutkuyla bağlandığım eserlerdendir. Londra Sherlock Holmes Derneği’ne katıldığımda sanırım en genç üyeydim. Mycroft rolü için teklif geldiğinde çok sevindim; herhalde daha yükseğe, daha hızlı bir şekilde sıçrayamazdım”.

Fry şöyle devam ediyor: “Sherlock Holmes’un büyüleyici yanı onu keşfeden her yeni kuşakla birlikte farklı özelliklerinin öne çıkması. Guy’ın Robert ve Jude’la yaptığı ilk ‘Sherlock Holmes’u izlediğimde, ‘Bizim dönemimize uygunu bu’ diye düşündüm. Aksiyonu, mizahı ve karakteri en iyi yansıtan özellikleri bütünleştirmişti. Bu filmde onlarla çalışmak bir zevkti. Guy inanılmaz bir yönetmen: Çok zeki, her zaman meraklı, ne istediğini bilen ve setteki ortamı nasıl eğlenceli kılacağını bilen biri”.

“Stephen Fry, İngiltere’de ulusal hazine olarak anılıyor. Onunla biraz zaman geçirirseniz bunun nedenini anlarsınız” diyor Susan Downey ve ekliyor: “Kendisi hem olağanüstü bir aktör hem de tanıdığım en zeki, en bilgili ve hitabet yeteneği en gelişmiş insanlardan biri. O, yürüyen bir ansiklopedi. Çoğu kez, bir sorumuz olduğunda, ister tarih hakkında olsun ister Holmes hakkında, Stephen’a başvuruyorduk çünkü cevaplarının doğru olacağına her zaman güvenebileceğimizi biliyorduk”.

Mesleğine gerçekten tutkun olan Fry, Mycroft rolüne tüm tuhaflıklarıyla birlikte geldi. “Sherlock Holmes’un kendinden zeki ama tamamen tembel ve insanlara karşı ilgisiz bir ağabeyi olması fikrine bayılıyorum. Mycroft tam anlamıyla bir insan düşmanı. Diyojen Kulübü diye bir kulübün kurucu ortağı ve burada konuşmak yasak. Onu Sherlock’la birlikte gördüğümüzde, derhal birbirlerine üstün gelmeye çalışıyorlar ve zavallı Watson bu iki süper beyin arasındaki çıkarsama maratonunun ortasında sıkışıp kalıyor” diyor Fry gülerek.

Dr. Watson’ın çiçeği burnunda eşi Mary, bir başka Holmes daha olduğunu öğrendiğinde hayrete ve biraz da dehşete düşer, özellikle de balayını elinden alan Sherlock tarafından teklifsizce Mycroft’un gözetimine verilince.

Artık Bayan Watson olan Mary Morstan rolünü bir kez daha üstlenen Kelly Reilly için, Susan Downey şunları söylüyor: “Feci yetenekli. Bu filmde Mary’yi hem aksiyon hem de komedi sahnelerinde daha fazla görebileceğimiz için çok sevindik. Bu sahneler bize aktris olarak Kelly’nin karakter olarak da Mary’nin farklı boyutlarını ortaya koyabilme fırsatı verdi”.

Reilly ise karakteri için şunları söylüyor: “Mary, John’un onu sevdiğini ama sakin bir yaşam ile Sherlock Holmes’la maceralı bir hayat arasında kaldığını da biliyor. Ve sanırım kocasının kahramanlıkları itiraf ettiğinden daha çok hoşuna gidiyor”.

“Sherlock Holmes: A Game of Shadows/Sherlock Holmes: Gölge Oyunları”nın başlıca oyuncu kadrosunda yer alan diğer isimler ise şöyle: Moriarty’nin sağ kolu, Avrupa’nın en keskin nişancısı olmakla ün salmış Albay Sebastian Moran rolünde Paul Anderson; ve Moriarty’yle ittifak kurma gafletinde bulunarak trajik sonuçlarla karşı karşıya kalmış Lapin Vert lideri Claude Ravache rolünde Thierry Neuvic.

“Sevgili meslektaşım, bu işi sonuna kadar götürme

zahmetine katlanırsan, senden bir daha

asla bana yardım etmeni istemeyeceğim.”

Dr. Watson’la tekrar bir araya geldiğinde, Holmes zaten bir süredir Moriarty’nin izini sürmektedir. Watson bekarlığının son gecesini kutlamak için Baker Caddesi 221B’ye gelir. (Burasının dışı Leavesden Stüdyoları’nda inşa edildi). Watson geleneksel bir bekarlığa veda partisi ummaktadır, ama dostu için geleneğin pek bir şey ifade etmediğini bilmesi gerekirdi. Kapı açıldığında, karşısında gerçek bir şehir cangılı bulur: Salon, bitkiler, ağaçlar ve çeşitli egzotik hayvanlarla doludur.

Baker Street’teki apartman dairesinde yer alan bitki ve hayvanlar yapım tasarımcısı Sarah Greenwood ve ekibi tarafından Elstree Stüdyoları’ndaki bir platoda yaratıldılar. Greenwood bu konuda, “İşin harika yanı istediğimiz herhangi bir türü oraya koyabilmemizdi çünkü Holmes onları dünyanın dört bir yanından, zehirleri ve tıbbi formülleri test etmek için ithal etmişti. Holmes hiçbir şeyi estetik nedenlerle yapmasa da, her şeyin bir amaca hizmet etmesi gerekse de, yine de orada belli bir estetik vardı” diyor.

Sık bitkilerden oluşan cangıl mevcut mobilya, kitaplar, kağıtlar, deneyler ve diğer ıvır zıvırın üzerini tamamen kaplamıştı. Öyle ki, Greenwood’a göre, “Bir tek şey daha sığdıramazdınız. Çekim için oraya nasıl kamera sokacaklarını merak ettik ama bir şekilde başardılar”.

Yeşilliklerin içine, baştan aşağı kendi tasarladığı kamuflaj kıyafetleri giymişken Holmes’u seçmek imkansızdı. Kostüm tasarımcısı Jenny Beavan, “Sherlock bu filmde daha çok kılık değiştiriyor. Bu zorlu ama eğlenceliydi. Bunun haricinde, Holmes’un gardırobunun, ağırlıklı olarak, birbiriyle her zaman mükemmel uyum sağlamayan kıyafetlerden oluşan bir karışım olduğu fikrine bağlı kaldık. Ona tezat olarak, Watson da eski bir subaya uygun olarak her zaman derli toplu giyiniyor. Sivilken bile, giydikleri eski üniformasını anımsatıyor” diyor.

Holmes, ayrıca, Watson’ın eski ofisini de kendine tahsis ederek, burayı karmaşık, düşük teknolojili bir takip sistemine dönüştürmüştür. Böylece, Moriarty’ye saplantısının fiziksel bir dışavurumu olarak, onun planlarının ilerleyişini takip edecektir. Gazete manşetlerinden çıkan kırmızı teller birbirine karışarak haritalara, oradan da başka ipuçlarına uzanarak karmaşık bir komplo ve cinayet ağı oluşturur…her bir tel dönüp dolaşıp Profesör’e bağlanmaktadır.

Daireden ayrılırken Holmes ile Watson klas bir yolculuk yaparlar. Watson ilk atsız araçlardan birinin direksiyonundadır. Araştırması ve tasarımı Greenwood tarafından yapılan otomobil, Mark Holt yönetimindeki özel efektler ekibi tarafından üretildi.

O dönemin bir diğer popüler taşıtlarından birine daha damgasını vuran Greenwood, Viktorya dönemine ait gösterişli bir tren vagonu tasarladı. Yeni evlenen Watson çifti, planlarının raydan çıkacağından habersiz, balaylarına burada başlamanın hayalini kurmuşlardı.

Greenwood, “Önceki filmde kısaca değindiğimiz ve bu filmde genişletmek istediğimiz konulardan biri, toplumun her katmanını etkileyen sanayinin gelişmesiydi. Tüm dünya muazzam bir değişimin eşiğindeydi” diyor.

19. yüzyılın sonlarına yaklaşılırken, gazlı lambaların yerini hızla elektrikli lambalar almaktaydı. O döneme ait aydınlatma armatürlerinden bir kısmının filmde görünmesi görüntü yönetmeni Philippe Rousselot için beklenmedik bir avantaj oldu. Kendisi bunu şöyle açıklıyor: “Şehri aydınlatmak için devasa ark lambaları kullanıyorlardı. Bunlar bizim bugün sinemada  kullandıklarımıza çok benziyor. Bu sayede, tarihi açıdan gerçeğe sadık kalırken lambalarımızı saklamamıza gerek kalmadı ki bir çekimin düzenini kurarken bu çok etkili olabilir”.

Rousselot ve Guy Ritchie ilk filmde olduğu gibi yine Phantom adında yüksek hızlı dijital bir kamera kullandılar. Böylece, yönetmen aksiyonun hızını çeşitli şekillerde değiştirebildi. Ritchie, Phantom’ı Holmes’un fiziksel kavgaya dönüşmek üzere olan şeyleri bir salisede aklından hesaplayışını gösteren ve “Holmes-vizyon” lakabı takılan şeyi yaratmakta kullandı.

Yine de, Ritchie, “Kendimi asla tekrar etmek istemiyorum, dolayısıyla bu filmde Holmes-vizyonda bir değişim var. Bu kez her şey illa Holmes’un kafasında canlandırdığı gibi olmuyor; bu yüzden düşüncesini uyarlaması gerekiyor” diyor.

Yönetmen filmin kahramanı ile kötü adamı arasında finalde yaşanan karşılaşmaya,  Holmes’un stratejisini Moriarty’nin de karşı stratejisini yansıtan sürpriz bir unsur eklediklerini de belirtiyor: “Hem Homes’un hem de Moriarty’nin aynı entelektüel düzlemde hareket ettiklerini göstermek için mükemmel bir fırsattı. Ama o yine de çok fiziksel bir Sherlock Holmes oldu”.

Robert Downey Jr.’ı yıllardır Wing Chun Kung Fu dövüş sanatında eğiten Eric Oram, ilk filmde olduğu gibi bu filmde de aktörle çalışarak karakterin içgüdüsel dövüş stilini yaratmaya yardımcı oldu.

Dublör koordinatörü Franklin Henson, “Robert kendi dublörlüğünü yapmaya her zaman isteklidir ve bunda çok da iyidir. Eric’in de burada bulunması bize çok yardımcı oldu çünkü Robert’ın alışık olduğu dinamiği biliyor” diyor.

Henson, Moriarty’nin eskiden Cambridge’de boks şampiyonu olmasından yola çıkarak ona daha geleneksel, boks tarzı bir dövüş kurguladı. Jared Harris de dövüşte kendi dublörlüğünü yaparak, Profesör’ün hem beyinsel hem de fiziksel açıdan dedektife layık bir rakip olduğunu kanıtladı. Ritchie bunu doğruluyor: “Moriarty bir akademisyen gibi görünse de, görünümün aldatıcı olabileceğini biliyoruz”.

Dövüş sahneleri sadece erkeklerle sınırlı değildi ki bu durum Noomi Rapace’ın çok hoşuna gitti. “Sim bir sokak dövüşçüsü. Yumruk ve tekme atabiliyor, bıçaklarla da arası iyi, ama bir durumla karşı karşıya olduğunda, yakınında ne varsa onu kullanıyor. Kavgacı biri. Bu hoşuma gitti” diyor aktris gülerek.

Sim cesaretini beyefendiler kulübündeki aksiyon sekansında ortaya koyuyor. Londra’nın tarihi Wilton Music Hall’u arbedenin gerçekleştiği kulübe dönüştürüldü. Holmes burada, Sim’i öldürmek için Moriarty tarafından gönderilmiş, fevkalade akrobatik bir Kazak suikastiçinin saldırısını savuşturuyor. Bunu takip eden kovalamaca ve dövüş sekansı kulübün çeşitli katlarına taşınıyor. Sekansta o dönemin Rus kıyafetlerine bürünmüş biri serbest koşucu biri dublör olmak üzere iki adamın becerileri sergileniyor.

Jenny Beavan, Sim’in kostümünü tasarlarken karakterin fizikselliği kadar çingene oluşunu da göz önünde bulundurdu. Beavan şu gözlemde bulunuyor: “Sim, Viktorya döneminin kısıtlamalarını hoşgörmüyor. Onun kıyafetlerinin özgürlük hissi vermesini istedim.   Harper’s Bazaar’da 1890’larda avlanan bir kadın resmi gördüm. Eteği o dönem için oldukça kısaydı ve bunun Sim için mükemmel olacağını düşündüm”.

Sim’in gardırobunda pahalı kıyafetler olmasa da, giydiği şeyler çok renkli, ince nakışlı, farklı kumaş ve dokulardan oluşuyor. Şapkasında ve botlarındaki erkeksi hava, süslü takılarının dişiliği ile tezat oluşturuyor.

“Onu bulup durdurabilirsek…

Batı medeniyetinin çöküşü engellenecektir.

Sakın kendini baskı altında hissetme.”

Moriarty’nin büyük planı küresel yankı uyandırmaya yöneliktir, bu yüzden onu durdurma görevi de sonunda Holmes ve Watson’ı İngiltere sınırlarından öteye götürür. Maceranın uluslararası boyutu yapım ekibi için hem fırsatları hem de zorlukları beraberinde getirdi. Bunların başında da filmin neredeyse tamamının Birleşik Krallık’ta çekilmiş olması geliyordu.

19. yüzyıl İngiltere’sini yeniden yaratmak 21. yüzyıl teknolojisi kullanmayı gerektirdi. Görsel efektler amiri Chas Jarrett’ın başını çektiği görsel efektler ekibi, bir asrı aşkın sürelik değişimi ortadan kaldırmak için ikinci birim çekimleri ve yeşil perdeden yararlandı. Dan Lin bu konuda, “Son görsel efekt teknolojileri sayesinde ağırlıklı olarak Londra ve çevresinde çekim yaparken, Avrupa’nın diğer yerlerinin fonlarından yararlanmamız mümkün oldu” diyor.

Greenwich bölgesi hem İngiltere hem de Fransa’daki kesitler için kullanıldı. Bunların arasında, filmin başında Sherlock Holmes’un kılık değiştirerek Irene Adler’ı takip ettiği Londra caddelerindeki sahneler de bulunuyordu. Greenwich daha sonra Paris Opera Evi’nin dışındaki sahnelerin dış çekiminde de kullanıldı.

Londra’daki Richmond Park, Holmes ve Watson’ın Sim’i bulmak için gittikleri çingene kampı olarak kullanıldı. Sim erkek kardeşi Rene’yi bulmak için Holmes ve Watson’la birlikte hareket etmeye başlayınca yolları önce Paris’e uzanıyor. O dönemde yeni inşa edilmiş bir mimari harikası olan Eyfel Kulesi’nin gölgesindeki bir kafe şehrin hemen dışındaki Hampton Court’ta inşa edildi.

Moriarty’nin yıkım çemberi genişleyince, Holmes, Watson ve Sim at sırtında Fransa’dan Almanya’ya geçmek zorunda kalırlar. Böylece Sherlock’un eksikliklerinden biri ortaya çıkar. Bu sekans Galler’in güzel manzaralı dağlarında çekildi.

İngiltere’nin tarihi Chatham Tersanesi, Alman Meinhard Mühimmat Fabrikası’nın yerine kullanıldı. Burada muazzam boyutta modern savaş teçhizatlarını görüyoruz ve Holmes da düşmanının acımasızlığını birinci elden öğreniyor.

Aksiyon, acımasız bir şekilde, Holmes ve Moriarty’yi İsviçre Alpleri’nde Reichenbach Şelalesi’ne bakan görkemli bir villada yazgısal bir karşılaşmaya sürükler. Greenwood’un tasarladığı göz kamaştırıcı manzara Jarrett’ın Görsel Efektler ekibi tarafından hayata geçirildi. Downey bu konuda, “Bence Conan Doyle da tam böyle bir şey isterdi. Bundan gurur duyuyorum. Burasının hem heybetli hem de dehşet verici, nefes kesen bir doğası var. Bu iki güçlü düşmanın ilk ve son olarak karşı karşıya gelmesi için çok uygun bir uçurum”.

Hikayenin uluslararası boyutu, ilk film olan ‘Sherlock Holmes’’un müziklerini de yapan Hans Zimmer’ın müziğine de yansıdı. Zimmer, “Elbette ‘Sherlock Holmes’ temasına da yer verdik ama bu daha büyük, daha epik bir filmdi ve bu fikri müziğe de uyarlamak istedik” diyor.

Besteci, Moriarty için yeni bir süit yazdı ve ayrıca Sim’in çingene kültürü ruhunu da müziğe katmak istedi. Zimmer bu amaçla Slovakya’daki Roman yerleşimlerine gitti. Burada, “inanılmaz müzisyenler” keşfettiğini aktaran besteci, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Kendimize birkaç müzik grubu bulduk ve onları bir otobüsle Viyana’ya getirdik. Burada küçük bir kayıt stüdyosuna girdik ve müzik yapmaya başladık. İşin ilginç yanı, ben Roman dili konuşmuyorum, onlar da Almanca ve İngilizce bilmiyorlar, ama beraberce oturduğumuzda konuştuğumuz dil hakkında hiçbir soru işareti yoktu”.

Ritchie, “Hans’la çalışmayı seviyorum. Onunla işbirliği yapmak harika. Aslında ekipteki herkes için bunu söyleyebilirim. Şahsım, yapım ekibi ve oyuncular bir yana, bu film pek çok yetenekli insanın yaratıcı katkılarını içeriyor. Bu anlamda kendimi çok şanslı hissediyorum” diyor.

Joel Silver ise sözlerini şöyle noktalıyor: “Bu filmde çalışmak çok eğlenceli, harika bir deneyimdi. Sanırım izleyiciler de buna katılacak. Umarım herkes filmden çıkarken, ‘Sırada ne var acaba?’ diye düşünür”.

Yazar hakkında: Öteki Sinema

Öteki Sinema editörleri Prometheus'un David'i gibi... Siz uyurken bile, hoşunuza gidecek yazıları buluyor, itinayla hazırlıyor ve yayına sunuyor. Öteki Sinema çalışıyor!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir