Sydney Underground Film Festivali Günlüğü 2010

Geçen sene programımın yoğunluğundan kaçırdığım Sydney Underground festivalini, bu sene birkaç filmle olsun takip etmeye kararlıydım. Gelin görün ki, festival yine yoğun bir dönemime denk geldiği için görmek istediğim birkaç filmi kaçırdım, fakat gördüklerimi, kısa günün kârı mantığı çerçevesinde anlatmak isterim.

Öteki Sinema için yazan Can Yalçınkaya

Sidney’deki “Öteki” film kitlesi birbirini az çok tanıyan bir ekip olduğu için, festivaller arası pek çok geçişlilik olabiliyor. Underground Film festivali de A Night of Horror film festivaliyle ortaklaşa gerçekleştirdiği bir ön gösterimle başladı bu sene. Love on the Rocks filminin gösterimi, artık bu tip film festivallerinde adet olduğu üzere Mu Meson Arşivlerinde gerçekleştirildi (bkz: Trasharama ve Fantastic Planet festivalleri yazılarım). 26 Ağustos Perşembe akşamı, bu gösterim için Mu Meson’un yolunu tuttum.

Slasher filmleri tam gaz devam! – Love on the Rocks

Gösterimde toplam 9 ya da 10 kişi vardı. Isınma turu olarak Mu Meson’da yakında gösterilecek olan filmlerin fragmanlarını izledik ve nihayet gecenin filmi Love on the Rocks başladı. Festival organizatörlerinin 50 First Dates ve Texas Chainsaw Massacre’ın bir karışımı olarak tanımladıkları film, sevgilisinden yeni ayrılmış bir kadının, daha iyi huylu bir erkekle birlikte olma çabaları sonucunda kendisini sadistic bir tuzağın pençesinde bulmasını anlatıyordu. Bizim izlediğimiz kopya galiba henüz bir ham kurguydu, zira filmin sonunda jenerik yoktu – sadece “Credits” yazısı çıktı ama filmde katkısı geçenlerin isimlerini görmedik. Ayrıca, filmde çıkarılabilecek pek çok sahne olması da bu teoriyi destekliyordu. Love on the Rocks ciddi bir sapkınlık ve seri cinayet filmi olabilecekken, bir noktadan sonra absürd, tuhaf bir komediye kaydı. Gerçi, bu filmi tekdüzelikten kurtaran bir noktaydı, fakat filmin akışının bir hayli dağınık olmasına neden olmuştu. Gecenin renkli olaylarından biri Mu Meson’un gediklilerinden, ismini bilmediğim tuhaf bir adamın film boyunca olanca misojinistliğiyle tüm kadın karakterlere “bitch” diye söylenmesi, ve akabinde, gösterim sonrası muhabbetlerde bu adamı tanıyan bir kitle tarafından, bodrumunda bir işkence odası olmasının kimseyi şaşırtmayacağını öğrenmemiz oldu.

Festivalin geri kalanı için iki hafta kadar beklememiz gerekti. 9 Ekim’deki açılış gecesini, ben maalesef kaçırdım. Kaçırdığım şeyler arasında kısa filmler, Un Chien Andalou filmine eşlik eden canlı müzik ve Oliver Stone’un South of the Border filmi vardı. Ertesi akşam iki filme birden giderek bu açığımı kapatmaya çalıştım.

10 Ekim Cuma akşamı, menüdeki ilk film, Harmony Korine’in tuhaf ötesi filmi Trash Humpers’dı. Kurgu ve görüntü (bozuk VHS ev filmi görünümü) itibariyle amatör bir belgesel izlenimi uyandıran film, bir grup “ucube” insanın banliyölerde dolaşıp çöp tenekelerine, ağaç dallarına ve bilimum başka objeye hallenmelerini, sinir bozucu kahkahalar eşliğinde türlü şekillerde kaos yaratmalarını, fahişeler, kaçık müzisyenler, homofobik “redneck”ler, ve başka tuhaf insanlardan mürekkep insanlarla takılıp, kimilerine eziyet etmelerini ve genel olarak rahatsız edici bir profil çizmelerini anlatıyor. Film esnasında, birkaç kişi salonu terk etti, ve ertesi gün Facebook’ta bu konuda “Trash Humpers adlı bir filme gidip sonra da gücenen insanlar da var” gibi muhabbetler döndüyse de, benim tahminim, filmin bazılarına sıkıcı gelmiş olabileceği yönünde. Trash Humpers sürekli tekrarlanan sahneler ve karakterlerin tuhaf kahkahalarıyla neredeyse hipnotik bir film, ama aynı nedenden ötürü banalleşme potansiyeli de taşıyor. Yine de filmin benzersiz bir deneyim vaad ettiğini söylersek abartmış olmayız sanırım.

Trash Humpers’ı, Drew Bolduc ve Dan Nelson imzalı, shlockfest filmi The Taint takip etti. Peter Jackson’ın erken dönem filmlerini hatırlatan bir estetiği olan The Taint, içme suyuna karışan kimyasal bir formül yüzünden kadınlardan nefret eden zombilere dönüşen erkek popülasyonuna karşı savaşan Phil O’Ginny adlı genç bir liseli ve Misandra adlı bir kadının (isimlere dikkat!) hikayesi anlatılıyor. *Misojini üzerine bir hiciv görünümündeki film, öte yandan kafaları taşlarla ezilen kadınlar, kopan penisler vb göstermek için bir bahane olarak da değerlendiriliyor. Bruce LaBruce’un LA Zombie filmi Avustralya sansür kurumundan geçmeyince, aynı kaderin bu filmin başına da geleceği düşünülmüş, fakat kadın düşmanlığı eşcinsellik kadar vahim bir durum olarak görülmemiş olacak, filmin Sidneyli izleyiciyle buluşmasında bir sakınca oluşmamış. Film abartılı diyalogları, bilhassa kötü oyunculuklarıyla seyirciyi bir buçuk saat boyunca güldürmeyi başardı. Bu sayede Trash Humpers’ın ağzımızda bıraktığı kekremsi tadı atmış olduk.

11 Ekim Cumartesi günü, tekrar festivalin gerçekleştiği Factory Theatre’ın yolunu tuttum. Gideceğim ilk seans Recycled Cinema kısa filmler seansıydı. Bu bölümde, halihazırda var olan görüntülerden hazırlanan kısa filmleri izledik. Wizard of Oz görüntülerinden, video günlük formatına, eski 8mm ev filmlerinden, vintage erotik görüntülere kadar pek çok malzemeden faydalanılmıştı. Filmlerden bazıları gayet sıradan olsa da, Photograph of Jesus, The Old House, Strips gibi diğerlerinin arasından sıyrılan birkaç iyi film de vardı.

Kısa filmlerden sonra, Avustralya yapımı dev ahtapot/vixens filmi El Monstro Del Mar’ı izledik. Küçük bir kasabaya saklanmaya ve tatil yapmaya gelen üç femme fatale, yanlarındaki kulübedeki ihtiyar adama kulak asmayıp okyanusta serinleyince, yıllardır uyumakta olan bir deniz canavarını uyandırırlar, ve kasabada bir kıyım başlar. İhtiyar adamın torunu ve üç femme fatale, bu canavara karşı savaşmak zorunda kalacaklardır. El Monstro Del Mar, Russ Meyer filmleriyle, 1950’lerin dev canavar filmlerine bir nevi saygı duruşu niteliğinde. Yönetmen Stuart simpson ve film ekibinin ceplerinden karşıladıkları filmin oyuncu seçimleri ve görüntü yönetmenliği oldukça başarılı. Eski istismar ve korku filmlerinin atmosferini iyi bir şekilde yeniden yaratıyorlar ve bunu yaparken mizahi bir hava katmayıda ihmal etmiyorlar. Film ucu açık bir şekilde bitiyor, ve bu da bir devam filmine yeşil ışık yakıyor (ki filmin sonundaki Soru-Cevap bölümünde, Stuart simpson bir devam filmi için senaryo yazmaya başladığını da söyledi).

Her ne kadar festivaldeki, Enter the Void (Gaspar Noe), Life and Death of a Porno Gang (Mladen Djordjevic), Red, White & Blue (Simon Rumley) gibi izlemek istediğim kimi filmleri kaçırdıysam da, bunları daha sonra izlenecek filmler listesine not etmeyi unutmadım.

*Misojini: Kökeni eski Yunancada, miso+gyny (mis(o)= nefret, korku; gyny= kadın) kelimelerine dayanan, kadınlara karşı duyulan nefret anlamında bir terim.

Yazar hakkında: Can Yalçınkaya

Müzmin öğrenci, Punk Akademik. Avustralya'da yaşıyor ve Türk sineması ve popüler müziğinde melankoli üzerine çalışıyor. Çizgi romanlar, filmler, kitaplar, fanzinler ve saireyle haşır neşir olmayı, yazmayı ve çizmeyi seviyor.

4 Yorumlar

  1. EL Monstero Del Mar’i Atina Screamin Horror Fest’te izlemistim. Baya eglenceli bulmustum.

    Life n Death of a Porno Gang de buyuk hayal kirikligi bence.

  2. Ya bakin sadece 9-10 kisi katilimiyla bile festival ruhu yaniyo. Bizde de Serdar Kokcelioglu, Murat Abi, Yasin Karakaya fln elele verip bi festival baslatamaz miyiz? Karga’da olur, Taksimde olur nerde olursa olur. Bi haftasonu. Istanbul Fantastik film Fest patlatalim bi tane artik ya. Ne dersiniz?

    Butun festivaller boyle kucucuk basliyo.

  3. Can, dediğin konuyla ilgili çok bomba gelişmeler olacak yakında! Bilgilendireceğim. Yarın da senin yazıyı koyacağım :) Öteki Sinema’da festivaller asla bitmez!

  4. Evet Can, El Monstro zaten eğlence olsun/eğlenceli olsun diye yapılmış belli ki -çok fazla bir beklentiyle izlemeye gerek yok, ama iyi vakit geçirtiyor.

    Istanbul Fantastik Film Fest şahane olur, izlemedeyiz! :)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: