The Fly / Sinek (1986)

David Cronenberg’in felsefi temalarını sonuna kadar işlediği, sinema tarihindeki belki de en başarılı remakelerinden biri olan Sinek, bir bilim kurgu klasiği, bir korku sineması başyapıtı, benzersiz bir aşk hikayesi…

İlk olarak küçükken Star’da izlediğimde o kadar hayran olmamıştım filme. Ama yine de derinden etkilenmiştim, şasırmıştım ne biçim film bu diye. Yaşım da küçüktü hatırlıyorum annemler benim filmin sonlarına doğru çok rahatsız olacağımdan korkmuş olmalılar ki, normalde hiç usülleri olmadığı halde “aa ne bu sacçmalık böyle haydi Can kapatalım artık bunu” falan demişlerdi. Yıllar sonra Cronenberg’i tanımaya başladığımda tekrar izledim filmi. Zamanında annemlerin neden benim bu kadar rahatsız olacağımdan korkmuş olacaklarını anladım, hatırladım. O yaşta tam farkedememişim tabi ben filmin dehşetini… hastalığı, yavaşça çürümeyi, çaresizliği, aşk acısını, hayal kırıklığını, yabancılaşmayı, vücudu tarafından ihanete uğramış olmayı…

Üniversite yıllarımda tekrar tekrar izlediğim bu film, bir anda en sevdiğim film oluvermişti. Seth Brundle (Jeff Goldblum) ve Veronica Quaife (Gina Davis)’nin baş döndüren, kısa, şehvetli, mucizevi aşk hikayesi ve yavaş yavaş, yürekler burkan, kaçınılmaz, korkunç sonları… Bu filmi izlerken, her seferinde filmle aramda o kadar derin bir bağ oluşuyordu ki, gençlik yıllarımda, gençlik başımda duman iken, o zamanki kız arkadaşımla ex atıp izlemiştik filmi. Filmin en sonundaki “Brundlefly ve Telepod birleşimi o acı çeken ruh” ortaya çıktığında gözyaşlarıma hakim olamamıştım. Daha sonra kızarkadaşım bana McFarlane figürlerinden Brundlefly’i hediye almıştı. Ne günlermiş be…

Seth Brundle Teleportasyon Makinesini kendi üzerinde deniyor...
Seth Brundle Teleportasyon Makinesini kendi üzerinde deniyor…

Filmin konusu:
Film bir bilim fuarında başlıyor. Genç ve güzel gazeteci Veronica ile anti-sosyal ve zeki Seth’in birbirlerini tavlamaya çalışırken aşık olmalarını izliyoruz. Seth dünyayı değiştirecek bir buluşa imza atmış ve cisimleri teleport edebilen bir teknoloji geliştirmiştir. (Film Seth’in bu teknolojiyi nasıl bulduğunu anlatırken son derece basit ve ikna edici. Bu imkansızlık, basitlik ve ikna edicilik filmin sonuna kadar her alanda devam ediyor). Telepod adını verdiği ‘telefon kulübesivari’ pod’ları vardır. Seth, bunlardan birinin içine koyduğu bir objeyi, bir plasma havuzuna boğarak, diger telepod’a teleport edebilmektedir. Veronica’ya buluşunu göstermeyi kabul eden, ancak karşılığında Veronica’yı evine atmayı teklif eden Seth’in bir problemi vardır. Bu teleport teknolojisi ancak cansız objeleri teleport edebiliyordur. Seth ve Veronica sonunda birbirlerine aşık olurlar. Aralarında geçen şehvetli sevişmeler adeta Seth’in “deri” kavramı ile daha çok ilgilenmesine sebep olur ve sonunda yaşayan bir objeyi, bir organizmayı daha yakından tanımaya başlayan Seth, problemin çözümünü bulur! Fakat tam bu sırada bir yanlış anlaşma sonucu Veronica’yi kıskanarak bir gece sarhoş olur ve yeni tamamladığı teleport teknolojisini kendi üstünde denemeye karar verir. Telepod’a kendi girer. Ancak farketmediği ufak bir detay vardır. Telepod’a kendiyle beraber bir sinek de girmiştir! … Diğer telepod’dan gayet normal bir şekilde çıkan Seth, artık ilk teleport edilmiş insandır. Maalesef onu bekleyen bedensel ve ruhani kabuslardan habersizdir…

David Cronenberg, proje ona sunulduğunda filmdeki Cronenbergvari temaların çokluğuna şaşırdığını anlatıyor. Hakikaten Cronenberg’in yönetmenlik kariyeri boyunca ısrarla üzerinde durduğu “deri”, “hastalık”, “değişim” ve “toplum” gibi konular, Sinek filminin belkemiğini oluşturuyor. Kanımca, Sinek, Kafka‘nın Metamorfoz hikayesinin sinemadaki en iyi uyarlaması tanımlamasını hakediyor.

Filmin bütçesi aslında küçük. Bir b-film bile sayılabilir nerdeyse. Hikayenin tamamı iç setlerde geçiyor ve diyaloğa dayalı. Ancak filmin  makyajına geldiğimizde en ufak bir küçüklük yok! Filmdeki makyajlar ve efektler Sinek’e en iyi makyaj dalında o sene Oscar’ı kazandırmış! (O kadar yani!) Bunun yanında en iyi makyaj, en iyi erkek oyuncu ve en iyi film gibi çeşitli dallarda Bafta, Saturn, Hugo ve Fantasporto ödülleri de cabası. (Hemen belirtelim, Stathis Borans rolünde John Getz de oldukça hatırlarda kalan bir performans sergiliyor). Ayrıca film, TIME’ın belirledigi tüm zamanların en iyi 100 filmi listesinde de yerini alıyor.

Vincent Price‘in oynadığı orjinal Sinek / The Fly (1958), zamanına göre oldukça başarılı bir filmdir. Ancak sinek ve insan arasındaki etkileşim çok uçuktur. Deney beklenildiği gibi gitmeyince, ortaya sinek kafalı bir insan ve insan kafalı bir sinek çıkar. Film, bilimsel olarak ikna edici değildir. Yine de etkileyici bir filmdir. Özellikle filmin en son sahnesinde insan kafalı sineğin çıglıklar atması, 1950’lerin korku-bilimkurgu furyası içinde, oldukça üzücü ve moral bozucu derecede korkunçtur. Neredeyse çizgi-film tarzında bir sahne bu bahsettiğim, ancak ben bu filmi 2003’te izlediğimde oldukça şaşırmıştım ve etkilenmiştim. 1986’daki Cronenberg’in remake’inde ise bu değişim tamamen ikna edici olmaya yönelik ele alınmış. Son derece bilimsel, bir hastalık olarak yaklaşılmış bu değişime. Orjinal filmde ortaya bir canavar çıkarken, burda seyirci adeta bir kanser veya AIDS hastasını izliyor. İşte böyle acıklı ve korkunç bir yönü var Sinek’in. Seth Brundle başına gelen şeyin tam olarak ne olduğunu bir türlü anlayamadıkça, izleyici de Seth ile birlikte karanlık bir dehlize sürükleniyor.

İlk filmdeki “Tanrıyı oynamanın cezası” teması yerine, Cronenberg’in Sinek’inde bilim sonuna kadar yüceltiliyor. İlk filmde değişime uğrayan bilimadamı isyan içinde makinasını parçalarken, bu filmde değişime uğradıktan sonra Seth, daha da bilime sarılıyor ve kendini inceliyor. Filmde Lovecraft gibi “bilim en büyük korkulara derman olamaz, bilim bilinmeyeni açıklayamaz” anlayışına benzer bir anlayış var. Fakat, bilime isyan ederek değil, bilime sarılarak anlatıyor bu tesadüfi felaketi. İnsanlık hali, küçük bir hatanın adaletsizce ne kadar korkunç ve acımasız bir cezaya dönüşebileceğini gösteriyor bize. Sinek, bu yönüyle hayata karşı, yaratana karşı bir isyan filmi.

Ve tabi Sinek’e bu karanlık, acıklı ve dehşetli havasını veren en önemli unsurlardan biri olan Howard Shore’un unutulmaz bestelerini atlamak olmaz. Bugün Yüzüklerin Efendisi filmlerinin bestecisi olan Howard Shore‘un, kariyerine Cronenberg’in korku-bilimkurgu filmleriyle başladığını belirtelim.

Filmin hikayesini burda sonuna kadar didik didik edip, izlememiş olanlar için tadını kaçırmak istemiyorum. Ancak değişim sonrası çürümeye başlayan Seth’in, başına ne geldiğini anladığında, sevgilisi Veronica’ya sarfettiği unutulmaz sözü buraya yazmak istiyorum:
“…yani demek istediğim… ben bir böceğim. Bir zamanlar insan oldugunu ruyasında görmüş ve buna bayılmış bir böcek… Ama artık ruya sona erdi. Ve böcek uyandı… Yani… eğer burayı terketmezsen sana zarar vereceğim..”

Öteki Sinema için yazan Can Evrenol

Yazar hakkında: Can Evrenol

2007 yazında tamamen kendi imkanlarıyla, doğup büyüdüğü mahallede, arkadaşlarının da yardımıyla çektiği SANDIK adlı kısa film, ''Fantasia Film Festival'', ''BIFFF'' ve ''Frightfest'' ve dünyanın en önde gelen korku ve fantastik film festivallerine seçildi. Londra’da Middlesex Üniversitesi’nde ''Moving Image'' master'ı yaptı.

8 Yorumlar

  1. Raid olacaktı pencere kenarında versenize bana onu:)

    Sinek hayal meyal hatırladığım bir film… tekrar izlemek lazım

  2. Zamanında önce videoda sonra da sinemada izlemiştim. İlginçtir, o zamanlar bazı filmler sinemadan önce videoya çıkıyordu.

    Benim de etkileyici bulduğum, hatta finalinde beni epey duygusallaştıran bif film The Fly… Bryan Ferry’nin bu film için söylediği Help Me’de… Filmin Vincent Price’lı orijinali ise (aslında ne kadar “orijinali” demek doğru bilmiyorum) ise ayrı bir güzelliktir. Çoğu kişinin dalga geçtiği o ünlü “help me” bölümü ise bana hala üzücü gelir.

  3. Çok doğru bir noktaya dokundurmuşsun bu filmin makyajları benim ve eminim o dönemde çocuk olup Star’da bu filmi izleyen herkesin psikolojisini bozmuştur. Cronenberg’le sonradan tanıştık tabi ama o gerçekçi sinek-adam figürü hep unutmak istediğim bir figür oldu gece yatarken. Eski film de çok iyidir ama Cronenberg kendinden de bir şeyler katarak filmi eşsiz hale getirmiş. En iyi filmi diyemem ama en etkileyici filmi diyebilirim The Fly için Cronenberg filmografisinde. Hatta History of Violence’da filmin başında yüzünden vurulan eleman’ı da Sinek’e benzetirim ben :D

  4. 86 yapımı filmlere ve o dönemin renklerine bayılırım. evet güzel film, Veronica’nın hamilelik durumu bir yere bağlanamadan bitiyor gerçi ama olsun.

  5. Kesinlikle ben de bu filmi çocukken televizyonda izleyip psikolojisi bozulanların arasındayım evdekiler izleme etme dese de yasak olan şeyin daha cazip geldiği gerekçesiyle izledim hem de defalarca :) Bi bu bir de freddy tabi ki.. Tüm freddy serisini ve sinek i tekrar izlemek istiyorum en kısa zamanda :)

  6. Ayhan Atasayar

    Korku filmlerinin en zayıf noktası inandırıcılıklarıdır.The Fly(1986)ilk izlediğim günden bugüne inandırıcılığından bir şey kaybetmeyen ender filmlerdendir.Bu filmi sinemada izleyen kuşaktanım.Ankarada üniversite çevrelerinde The Platoon ve Dirty dancing filmlerinden daha fazla konuşulan tek filmdi. Jeff Goldblum’un bence zirve filmidir.Onu Jurassic Parka götüren roldür.Makyaj sırıtmamış ve korku duygusu acaip yaratıklar ya da öcüler olmadanda verilebilmiştir.En estetik ve mesajı olan finallerden biridir.

  7. Çok başarılı bir remake diyebilirim. Filmin ucunu kaçırmadan bilimkurgu kullandıklarını, izleyiciye kolayca sindirdiğini düşünüyorum.Her ne kadar olumlu baksam da, tekrar bir yeniden çevirimle tekrar piyasada görmek istemem, bu haliyle hafızamda hep kalmasını isterim.

  8. Sinema tarihinde beni en çok etkileyen korku/gerilim filmlerinden biri. Bugün 2 DVD’lik özel baskısını aldım. Aradan 27 yıl geçmiş, kaçıncı kez izlediğimi bilmiyorum ama yine etkilendim. The Fly, Cronenberg hayranlığımın mihenk taşıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: