Sinema Yazarları Altın Portakal’dan Korkuyor mu?

Antalya bu yıl uluslararası yıldızları ağırladı. Bunlar artık emekliliklerinin tadını çıkaran isimler olsa da söyleşilerine ve masterclass’larına katılanlarla tüm değerli birikimlerini paylaşarak festivale büyük anlam kattılar.

Ama onların ışıltısı festivali parlatmaya yetmedi. Geçtiğimiz yıl festival komitesinin verdiği bir röportajda şu cümlenin altı net bir şekilde çizildi; “Altın Portakal Eski Yeşilçam artistlerinin tatil yeri değildir.”

Komite bu yıl sözünü tuttu. Görmeye alışık olduğumuz Yeşilçamlılar festivalde yoktular. Onların deyimiyle, “bedavadan yiyip içemediler”.  Öyle ki Aksav dönemlerinde Antalyalı bir Yeşilçam emekçisi olarak festivalin konuk koordinatörlüğünü yapan ve bizi havaalanında karşılayan “Tecavüzcü” Coşkun’la bile karşılaşmak imkânı olmadı.

Hâlbuki gözden kaçan bir şey var. Antalyalılar için 1 Nuri Alço 10 Jeremy Irons gücünde! Antalyalılar Yeşilçamlıları seviyor, sadece film izlemek için değil onları görmek için de ilgi gösteriyorlar festivale… Bu yıl AKM’nin önündeki ıssızlığın bir sebebi de budur. Festival yapacak olsam ilk onları çağırırım.

Festival yönetimi umarım Yeşilçam yıldızlarını yaşlanmış turistler için görmekten vazgeçip onların Türk sinemasının en özel temsilcileri olduklarını hatırlar. Selda Alkor’un ödül verirken yaptığı nazik sitemi umarım dikkate alırlar.

Sinema yazarlığı ve akreditasyon meselesi…

Genç sinema yazarı arkadaşlarımdan biri, festivalin akredite sistemindeki aksaklıkları konu eden bir yazı kaleme almış. Yazısında haklı bir sitem var ama festivale katılan sinema yazarlarının akredite olmamaktan korktukları için festival hakkında olumsuz eleştiriler yapmaktan kaçındığı yolundaki iddiaya katılmıyorum.

Dediği gibi yapanlar vardır mutlaka ancak sinema yazarlığındaki eleştirinin azalmasının asıl sebebi, eleştirmenlerin ekonomik gücünü yitirmesi ve “sinema yazma, film eleştirme” hadisesinin meslek tanımını yitirmesi… İfade alanlarımız daralıyor, daha da acıklı olan; artık eleştirmenler bile yazmak yerine tweet atıyor.

Uzun yıllar boyunca özellikle sinema blogcularının festivallere akredite olması konusunda büyük mücadele verdim. Kendi ismimin sıkıntıda olmadığı etkinliklerde bile bir sürü insanı karşıma aldım ama tecrübe ettiğim şu oldu. Uğruna mücadele ettiklerim bu mücadeleyi desteklemekten çekindiler. Evet, tüm festivallerde durum aynı; orada olmayı hak edenler festivali evinden izlerken sünnet düğününe bile çağırılmaması gereken bazı isimler festivallerde cirit atıyor.

Yine de elimden geleni yapıyorum ama şunu artık iyice anladım ki; her yıl her etkinlikte sinema yazarları yeniden tartıya çıkıyor çünkü ilgili birimler hangi sinema yazarı ne kadar etkili bilmiyor, bu konuda sağlıklı bir liste yok ve çuvaldızı kendimize batırmamız gerekirse; sandığımız kadar önemli değiliz, hiçbirimiz…

Festivalleri eleştirmekten çekinmeli miyiz?

Bu yazıyı kişisel bir itiraz gibi görsem bile epey ciddiye aldım. O yüzden savunmamı vermeden de geçmeyeceğim. 11 yıl önce, daha bu işin başındayken kurduğum bir cümle var; “beni değil yazdıklarımı önemsesinler.”

Geçtiğimiz yıl Alin Taşçıyan’la polemiğe girdiğim halde davet edildim, açıkçası şaşırmıştım. Bu yıl da davet aldım ve şu anda Antalya’dayım. Son 6 yılın festivallerine katıldığım halde, Altın Portakal’ı en çok bombalayan eleştirmen benim. Menderes Türel öncesi festivaller zehirli kalemimden nasibimi almıştır. Geçtiğimiz yıl da festival öncesinde/sırasında ve sonrasında eleştirilecek ne varsa yazdım.

Kimin Sinema yazarı olduğuna kim karar veriyor?

Sansür meselesinde Yekta Kopan’ı kim seslendiriyor?

Hani Antalya’da sansürü konuşacaktık?

52. Altın Portakal öncesinde de özellikle festivalin para ödülünü kaldırmaya niyetlenmesini ve Kısa film ve belgesel yarışmalarını kaldırmasını eleştirdim.

Müjde, Altın Portakal para değil prestij dağıtacak!

Festivalden kısa filmi çıkarın geriye neyi kalır ki?

Keza bu yazıda da festivalde gördüğüm tüm olumsuzlukları not etmek ve okurlarımla paylaşmak istiyorum, öyle de yapıyorum.

Olduğu ve olmadığı kadar: 52. Altın Portakal…

Bana göre festivalde Elif Dağdeviren’in ismi çok ön plana çıkıyor, festivalin planlayıcısı ve yürütücüsü olan isimler biraz daha geride dursalar sanki daha iyi olacak. Bunun dışında seyirci sayısında ciddi bir düşüş gözlemledim. Festivali Aralık ayında yapmak hiç de iyi bir fikir değilmiş. Ayrıca festival takibi iki döneme ayrıldığı için basın davetlileri festivalin ya başını ya da sonunu kaçırdılar. Ödül törenini ikiye bölmek ise hepsinden fena… “RTÜK sansürüne hayır!” diye banner koyan A Haber kanalının Nadir Sarıbacak’ın ödül konuşmasını sansürlemesini nasıl affedebilirim ki?

Ayrıca, Oktay Kaynarca’ya ödül töreni sundurmak kimin fikriyse ona çok selam gönderiyorum. Bu iş için en yanlış seçim olmuş…

Öte yandan, Türkiye’de çok fazla festival yapılıyor ve o kadar kötü organizasyonlara iştirak etmek zorunda kalıyorum ki Altın Portakal’da geçirdiğim günler bana gerçekten bir film festivali takibi yaşattı. Bu mesleği yaptığım için bir kez daha şükrettim. Bu şekilde hissettiren film festivali sayısı da çok fazla değil; Altın Koza, Portakal ve İstanbul Film Festivali ve son 6 yıldır da Malatya Kristal Kayısı…

Ayrıca yazının sonunda kendimi de eleştirmek istiyorum. Antalya Film Forum’a geçtiğimiz yıl çok mesafeli yaklaşmış ve tereddütlerimi kaleme almıştım. Bu yıl bu yapılanmanın amacına hizmet ettiğini gördüm ve sevindim. Türk sinemasına buradan büyük katkı bekliyorum.

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir