Sitges Fantastik Film Festivali 2010

Sonbahar’da Çeşme Altınyunus Oteli’ni düşünün. Ama otelin içinde bir de Akdenizin en büyük sinema salonu olsun. İşte Barselona’ya arabayla 20 dakika uzaklıktaki Sitges’deki dünyanın en ünlü ve en köklü fantastik film festivali böyle bir ortam.


İstanbul’da sadece bir gece duraklayarak, Teksas’tan kalkıp soluğu Sitges’de almıştım. Fantasticfest2010’in yorgunluğunu ve heycanını üzerimden daha çıkarmadan, aynen şortumla tshirtümle Sitges Fantastik Film Festavili’nin düzenlendiği ünlü Hotel Melies’ya vardığımda bir de ne göreyim… Herkes takım elbise, şampanyalar, elbiseler, topuklu ayakkabılar, herkes birbirinden şık ve güzel. Sanki Cannes’dayız. Ben ise ayağımda adidaslarım ve omzunda Fantasticfest çantamla zibidi bir Amerikan yönetmeni gibi kaldım. To My Mother and Father’ı beraber yaptığımız yapımcı arkadaşlarım James ve Russ da orada ve aynı şekildeydiler. Neyse ki çok geçmeden Fantasticfest’ten gelmiş bizim gibi başka şort-tshirt’lü arkadaşlar bulduk. Onlarla Teksas kankalığına bağlayıp ortama ısınmamız çok sürmedi.

Bu sene Sitges’in teması The Shining’di. Posterde el ele tutuşan ikiz küçük kızlar, sinemanın girişinde Jack’in filmde kullandığı orjinal balta ve duvarda filmin sonundaki gizemli fotoğraf vardı. Teksas’taki parti ortamnından uzak, ama bu sefer de bir başka güzeldi. Festival kitapçığını elime aldığımda gösterilecek filmler arasında Reha Erdem’in Kosmos’unun da olduğunu görünce keyfim iyice katlandı. Şampanyalarımızla, bahçede akşam yemeği tabakları arasında dolaşıp diğer filmcilerle sohbet etmeye başladık…

Diğer fantastik film festivallerinden ayrı olarak Sitges’in arkasında maddi devlet desteği bulunması, Sitges’in en önemli farkı. 1967’den beri düzenlenen festival, özellikle Mario Bava, David Cronenberg, David Lynch gibi bir çok dev ismin enternasyonel olarak ilk parladağı yerlerden biri olma önemine sahip! Bugüne kadar Sitges’den geçen sinema yıldızlarının listesi Cannes’ı aratmıyor; Tarantino, Anthony Hopkins, Dario Argento, Sam Raimi, Tobe Hooper, Guy Maddin, Chan-wook Park, Del Toro, Harryhausen, Fay Wray, Ray Liotta, Takashi Miike ve niceleri… Bu sene de festivalin onur ödülünü almaya gelenler arasında Roger Corman, Tom Savini, Joe Dante ve Donnie Darko’nun yönetmeni olarak tanıdığımız Richard Kelly vardı. Festivalin bar ve lobisinde defalarca bu isimlerle yanyana olmak ve sohbet etme şansı bulmak oldukça heycan vericiydi.

Sitges’de de küçük küçük, her gece bir parti vardı. Ancak zaten Teksas’tan bir nebze yorulmuş olarak, ben öncelikle bu festivalde film izlemeye kararlıydım. Öyle de oldu. Vincent Cassel ve Romain Gavras ile Tonight’s Gonna Be a Good Night şarkısında beraber dansedip partilemeyi de unutmadan, muhteşem birkaç film de izlemiş olarak dönüyorum eve! İzlediğim filmin çok iyi çıkmasını o kadar seviyorum ki, benim için sadece bu filmleri izlemek bile, başka birçok şeyin önüne geçen bir tecrübe oluyor kesinlikle… Yıllar geçtikçe artık en iyi ve en şaşırtıcı filmleri izlemiş olarak kolay kolay yeni filmlerden etkilenmeyeceğimi düşünüp, ama yine de karşıma birden çıkan bir film ile allak bullak olmanın hazzı hayat boyunca devam edecek şüphesiz…

Festivalde izlediğim en iyi filmleri sıralamadan önce, To My Mother and Father’ın gösterimlerini kısaca geçeyim; İlk gösterimimiz son derece heycan vericiydi. Bu senenin en çok ses getiren fantastik temalı filmi, Fantasticfest’te yılın en iyi filmi seçilen, We Are What We Are’ın Sitges ilk gösteriminin önünde yer alıyorduk! Akdenizin en büyük sinema salonunda sahneye çağrılmadan önce nerdeyse ellerim titriyordu. Yapımcı arkadaşlarım Russ ve James ile sahneye çıktık. Teşekkürlerimiz yanımızdaki tercüman tarafından İspanyolca aktarıldı. Alkışlarla yerimize döndükten sonra filmimizi ilk defa İspanyolca ve Katalanca alt yazılarla seyrettik!

İkinci gösterimimiz ise 5 gün sonra, şehrin içinde, festivalin diğer iki salonundan birinde geceyarısı matinesindeydi. Tabi burda daha küçük ama daha da samimi bir ortam vardı. Gece yarısı saat 1’de arka arkaya 3 uzun metraj vampir filminden önce gösteriliyordu filmimiz! Russ ve James Londra’ya geri döndükleri için filmden önce sahenye tek başıma çıktım. Yanımda beni sahnedeyken kameraya çeken, Harvard’da profesörlük yapmış, dünyanın en büyük birkaç matematikçisinden biri olan ve 40 yaşından sonra bu hayatta başka ne yapayım diye düşünüp bir kısa film çekmeye karar veren, başrolde de kendisi hem de çıplak olarak oynamaya karar veren manyak arkadaşım Edward Frenkel vardı. Kendi adına matematik teoremleri bulunan Frenkel’in ve kısa filminin hikayesi başlı başına bir olay… Twitch veya Google’dan bakılınabilir.

Benim için Sitges’in en iyi filmleri Secuestrados/Kidnapped, Rare Exports, Black Death, Monsters ve 13 Assasins oldu… Hatta bu filmler için Frightfest ve Fantasticfes’tekiler de dahil, bu senenin en iyi fantastik filmleri diyebilirim. Yalnız Carancho ve I Saw The Devil’ı izleyemediğime çok yanıyorum. Her iki festivalde de kaçırdım bu filmleri. İzleyen herkes çok dehşet dolu sözler sarfediyordu.

Secuestrados/Kidnapped: Genç yönetmen Miguel Angel Vivas’ın ilk filmi Kidnapped, çok ama çok sert hiper-gerçekçi bir film. Konu çok basit, hatta klişe diyebiliriz. Üst sınıf küçük bir aile yeni bir eve taşınıyorlar. Taşındıklarının ilk gecesi evi 3 maskeli zorba basıyor.

Son 10 senenin İspanyol fantastik veya dehşet sinemasından hayran olduğum tek bir film bile çıkmadığı için, bu filme de oldukça düşük beklentilerle gittim. Belki de filme olan hayranlığımın sebebi budur diyorum. Ama hayranlığımda yalnız değilim. Twitch.net’in sahibi Todd Brown şöyle diyor: “Film festivallerinin en güzel yanlarından biri de hakkında hiçbirşey duymamış olduğunuz çok özel bir filmi keşvettiğiniz o andır. Bugünden sonra o filmle ilgili çok şey duyacağınızı bilir, sinemadaki diğer festivalcilerle birlikte özel bir anın parçası olduğunuzu hissedersiniz. İşte geçen sene bu özel film Human Centipede’diyse, bu sene de Kidnapped’dı” Gerçekten Todd Brown’a yüzde yüz katılıyorum. Bugüne adar hayatımda beni ruhen en çok zorlayan, ve sona erdikten sonra yerime çakılı kalmamı sağlayan nadir filmlerden biri. Gösterim tarihi 2011.

Rare Exports: Finlandiya’dan çıkan Rare Exports adlı kısa filmleri görmüşsünüzdür mutlaka. Bir festivalde veya dvd’de değilse de facebook’tan veya youtube’dan biri yollamıştır size herhalde. Hani şu Noel Baba yakalayıp dünyanın 4 bir tarafına gönderme konulu kısa filmler. Bu esprili kısa filmlerin popülaritesinden sonra Finlandiyalı Helander kardeşler harikulade bir uzun metrajla karşımıza çıkıyorlar! Kısa filmleri gibi sadece bir espriden ibaret olmayan, oldukça sürükleyici, hem gerçekçi hem masalsı atmosferi çok iyi harmanlayan bir ”Habis Noel Baba” filmi Rare Exports. Kusursuz görüntü yönetmenliği, başroldeki küçük Fin çocuğun oyunculuğu, çocuğun bulduğu kitaptaki korkunç noel baba çizimleri ve filmin müzikleri beni filme hayran eden öğelerdi. Belki sonunda biraz fazla masalsılaşsa da, kendini çok iyi ele aldığını düşündüğüm Rare Exports tartışmasız bu yılbaşı seyretmeniz gereken bir film!

Black Death: Uzun süredir izlediğim en iyi orta çağ filmi! Büyük veba salgını esnasındaö uzak bir köyde Necromancer’lar olduğu rivayet edilmektedir. Kilise tarafından görevlendirilmiş bir grup asker kendilerinden önce giden ve kaybolan askerlerin ve bu köyün gizemini çözmeye çalışacaklardır. Muhteşem oyunculuklar ve kapkaranlık bir atmosfer… Filmdeki birkaç ufak savaş sahnesi beni çocukluğumda ilk Braveheart izlediğim zamana geri götürdü. Filmin gerçekçiliği, acımasızlığı ve alt metinleri çok güçlü. Film bittiğinde yerimden kalkmak istemediğim nadir filmlerden biriydi. Tekrar tekrar izlemek istiyorum…

Monsters: Daha önce Frightfest yazımda bahsettiğim ve arkadaşımız Kaan tarafından sitemizde yazılan Monsters, bence bu festival kuşağının en iyi birkaç filminden biri olduğu için bu listede tekrar adını geçirmek istedim.

13 Assasins: Bazen yılda 6 film yapacak kadar makinaya bağlayan kült b-film yönetmeni Takashi Miike, bu sefer karşımıza oldukça bütçeli bir samuray filmiyle çıkıyor. Bazen şaheserler yaratan, bazen de kanımca çok bayık filmler yapan Miike bu sefer muhteşem bir film çıkarmış ortaya. Masters of Horror’daki Imprint kadar acımasız ama bir samuray filmine yakışacak kadar da ciddi ve ağırbaşlı. Arda Miike sürprizleri de cabası. Eğer iyi samuray filmi seviyorsanız 13 Assasins mükemmele yakın bir film.

Bu filmleri bütün “Öteki” filmseverlere şiddetle tavsiye ederek yazımı sonlandırırken, bir de youtube’a “Sitges Zombi Walk 2010” yazarak bulabilceğiniz baya eğlenceli bir yürüyüşü de not düşüyorum.

Yazar hakkında: Can Evrenol

2007 yazında tamamen kendi imkanlarıyla, doğup büyüdüğü mahallede, arkadaşlarının da yardımıyla çektiği SANDIK adlı kısa film, ''Fantasia Film Festival'', ''BIFFF'' ve ''Frightfest'' ve dünyanın en önde gelen korku ve fantastik film festivallerine seçildi. Londra’da Middlesex Üniversitesi’nde ''Moving Image'' master'ı yaptı.

Bir yorum var

  1. “Kidnapped”i çok merak ettim ve çok beğeneceğim bir film olduğunu düşünüyorum. Gerek İspanyol yapımı gerek gerçekçiliği açısından tam seveceğim bir tarz. Bir de “Black Death” yaz aylarında internete düşmüş ve dolayısıyla ben de filmi edinmiştim. Hep aklımda olan bir film ama henüz izleyememiştim. Bu yazı sebebiyle bu haftasonu izleyeceğim… Diğer filmleri de ulaşabildiğim zaman.. Yazı için teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: