Skyfall (2012)

Öteki Sinema okuyucuları için içerisinde sürprizbozanlar içeren ve eski James Bond geleneği ile karşılaştırmalı bir Skyfall eleştirisi yazmaya karar verdim.

Majestelerinin adamı James Bond kült bir karakter olarak 60lardan beri hayatımız içerisinde. Siyasi görüşünüz ve James Bond’un da aslında koruduğu ve güneşin hiç batmadığı imparatorluğa adanmış hayatı içerisinde, aslında pek çok çeliski ve sorunu da yasayan bir karakter vardır. Ancak eğlence sektörüne katkı sağlayan ajan hiçbir zaman sinemada derinlemesine ele alınmamıştır. Özellikle Sean Connery ve Roger Moore’lu filmlerde aslında duyguları geri plana itilmiştir. Belki bu durum Bond’u bir kült haline getirmişti.

Yıllar içerisindeki gidişata baktığımızda bir casus olarak ele alınmasına rağmen aslında haksızlıklara karşı savaşan bir kahramandır. James Bond, Sean Connery’deki kahramanlık özelliklerini, 70li yıllarda Moore’un daha esprili kisiliği ile biraz degistirerek biraz da 80lere özgü anti kahraman özellikleri de bünyesine katarak Timothy Dalton ile iyice duygusallaşmayan başlayan ve sonunda Pierce Brosnan ile oldukça romantik bir serseriye dönüştü. Kuşkusuz bunların hepsi yapımcıların seçtiği bir yoldu.

Şahsen ben oyuncakları, hikayeleri ve mekanları ile Sean Connery’nin James Bond karakterini daha çok severim. Roger Moore’un bazı filmlerinin ise düşük bütçeli bazı filmlere benzettiğim için çok severim hepsi eğlencelidir ama hikayeleri ilk filmler kadar sağlam bulmam. Moore, Connery’e göre daha sempatiktir ve Connery’nin maço tavrından pek eser yoktur.  Aslında tip olarak Lazenby İngiliz ajanı tiplemesine en uygun olmasına rağmen benim kafamdaki Bond’a en yakın tip Timolty Dalton’dur aslında. Ancak onun filmlerini nedense pek beğenemedim. Daha sonra Remingston Steele’den beğendiğim Pierce Brosnan açıkcası umutlandırdı beni ancak neden oynadığı filmler aksiyona daldırılıp çıkartılmış bir halde ve gereksiz uzun geldi bana.

Brosnan’dan sonra yapımcılar 2000’lerin modasına uyarak herşeyi yeniden başlatmaya karar verdiler.Şüphesiz bu yaklaşım  yapımcılara oldukça geniş bir alan yaratıyor. Özellikle Connery ve Moore ile kült haine gelmiş bir ajana değişik bir alan yaratmak oldukça güç. Ama başa dönmenin özellikle iyi yapıldığında bu gibi uzun soluklu dizilere yeni bir heyecan kattığını çok net olarak Star Trek’te gördük. Daniel Craig ise Casino Royale ile teoride iddiali bir giriş yaptı. 8 film için anlaşılmış olması zaten en baştan beri bu karakterin ağır ilerleyeceğine alametti. Ancak çoğu Bond hayranı için Casino Royale hem fazla duygusal hem de gereksiz  aksiyon sahneleri içerisinde boğulmuş uzun bir filmdi. Ardından gelen Quantum of Solance ise çok heyecan vermeyen bir geçiş filmi olarak akıllarda pek kalmadı. Ancak Skyfall’da işler değişti. Hem güçlü bir tanıtım kampanyası yapıldı hem de hikayede yapılacak değişikliler üzerine gidildi. Tabi bunlar filmi izlemeden önceki beklentilerdi…

Film daha piyasaya çıkmadan Adele’nin sesinden Skyfall şarkısı ile olumlu sinyaller verdi. Müziği ile adeta Shirley Bassey’li temalara ve60’lara göz kırpan bir yaklaşım olduğunu da düşündürttü. Kısacası filmi daha izlemeden en azından filmin şarkısı en sevdiğim 10 Bond şarkısı içerisine girmişti. Biraz geç olmasına rağmen filmi sinemada izlemek benim için önemliydi son haftadaki gösterimine yetiştim. Büyük bir ekranda izlemek istiyordum özellikle de Istanbul sahnelerini. Film basınımızda o kadar büyük bir yer edindiki Istanbul’da ve Adana’da geçen sahnelerin kısalığını biraz yadırgadım. Ayrıca kapalıçarşının damında geçen sahneler çok güzel olmasına rağmen asla 2000lerin Istanbul’u hissi uyandırmadı keza mısır çarşısı önüne kurulmuş yapay pazarda klişe bir ortadoğu ülkesi imajından başka birşey katmıyor. Daha sonra takip ettiği ajanın bindiği trenin İstanbul’dan çıkıp bir anda dağlık bir bölgeye girmesi ve atladıkalrı trenin 3. dünya ülkesi treni olması nedeniyle filmin hiç bir şekilde Istanbul’u tanıttığını ve/veya düzgün gösterdiğini söyleyemeyiz.

Bond filmlerinde genellikle ajanımızın ulaştığı şehri gösteren görüntüler vardır ve bunlar birer tanıtım klibi tadındadır. Ancak bunu  Skyfall için söyliyemeyiz. Kısacası film çekim olarak Istanbul’da geçen bir Bond filmi olmasına rağmen anlatılan hikaye ışığında bence  Şehri Istanbul filmde önemsiz bir yere sahip.

Filmin bu hızlı girişi James Bond filmlerindeki klasik aksiyonla başlama özelliğine iyi bir örnek ancak bu sefer bir değişiklik oluyor ve James Bond, hem de bir tanıdığı tarafından yani M’in emriyle vuruluyor. Daha sonra muhtamelen Sun Dance yakınlarında bir yerlerde bir süreliğine inzivaya çekiliyor. İnzivadaki Bond Sean Connery ile alıştığımız James Bond yerine çok salaş, sakal bırakmış oldukça duygusal ve anti kahramanlık seviyesinde bir James Bond olarak karşımıza çıkıyor. Televizyonda gördüğü haber onu göreve çağırsa da daha filmin başında yeni Bond’un kişiliği hakkında bilgiler ediniyoruz.

Bu noktadan sonra film buruşuk M’in suratına yakın çekimler, hantal İngiliz bürokrasi ile tanışmamız ve bond’un fiziksel yetersizliği ile film akıp gidiyor. İlginçtir ilk defa bu filmde Britanya’nın önemli bir dünya gücü olmadığının da altı çiziliyor bence. Değişen bir dünyada bu değişim kaçınılmaz ve filmlerde daha gerçekçi bir yapıya bürünecek gibi gözüküyor çünkü öyle ya da böyle Pierce Brosnan’lı filmlerde  aslında Amerika’nın işlerini yapan taşeron bir ajana dönüşmüştü James Bond. Bu filmde ise bir şekilde önce Bond’u vurarak, onu traş ederek ve sonra da masabaşı işlerde filme sokulmaya çalışılan siyah ajan Naomie Harris’in (filmin sonunda nedenini anlayacağız) yardımlarından sonra kahramanımız filmdeki en güzel sahnelerin geçtiği gökdelene mücadelesi ve Çinli güzelimizle yaşadığı ateşli dakikalardan sonra çok zaman geçmeden bu filmdeki ana kötü karakter ile karşılaşan ama majestelerine hizmette kusur etmeyen bir ajan var karşımızda.

Javier Bardem, Raoul Silva karakteri ile oldukça farklı bir noktadan bizlere önümüzdeki James Bond filmlerinde ajanımızın nasıl bir dünyada mücadele edeceğini anlatıyor. Bu açıklamalar olası bir Spectre benzeri yapılanma konusunda kafamda soru işaretleri bıraktı. Neyse bu noktada filmde beklemediğim birşey oldu ve Çinli güzelimiz çok çabuk infaz edildi (DİKKAT SPOİLER). Burada James Bond’un yaklaşımı Pierce Brosnan ile yaratılan karakterin birebir tersi çünkü ölen güzele karşı hiçbir tepki vermedi karakter. Yine de tanıtımlarda çok kullanılan bir bond kızının bu kadar çabuk film dışına itilmesini pek anlamadım. Ancak bu aslında filmin kendi yapısı içinde oldukça mantıklı ki bu konuya yazının sonunda döneceğim.

Ana kötünün Londra’ya getirilmesi ile hikaye Bond’tan daha çok M ile ilgili gelişiyor. Yine Bond hikayelerinde çok alışmadığımız bir durum. Londra’yı mesken edinen olaylar ardından oldukça farklı bir şekilde James Bond geri çekiliyor ve savunmaya geçiyor. Bu durumda Bond filmleri için farklı bir durum. Aslında oldukça gerçekçi bir yaklaşım olmuş. Hem Bond’u daha yakından tanıdığımız hem de hikayede Javier Bardem’in Raoul Silva karakteri ile daha öne çıktığı bir yere doğru gidiyor. Aynen Batman filmlerinde Nolan’ın yaptığı gibi daha gerçekçi bir platforma oturtmaya çalışmak olarak ele alabiliriz filmin seçtiği stratejiyi. Ancak James Bond oyuncakları, fantazi dünyası tadında dünya siyasetini yüzeysel inceleyen ve kahramanı hakkında fazla birşey bilmediğimiz yapısı ve de dur durak bilmeyen hareketli yapısıyla dünya üzerinde pek çok hayran edinmiş bir kült. Oysa yeni Bond ete kemiğe bürünen ve fantastik öğelerden uzaklaşmaya çalışan bir yola girmiş gibi gözküyor. Bu nokta kuşkusuz Bond hayranlarının pek seveceği bir durum değil ancak casus filmleri ve casuslukta sanırım artık değişti. Eurospy çizgisi ise artık retro bir kültür oldu bu noktada yeni James Bond ile bir empati kurabiliriz.

Peki bu 23. film seride nerede duruyor?

Herşeyden önce çok ağır olarak ve 3 filme yayılarak anlatılan James Bond’un hikayesinin yani aslında gerçekten bir ajan olma hikayesinin son bölümü Skyfall. İlk filminde aşık olan ve sevdiğini kaybettiği için duygularının karmaşıklaştığı kendini kontrol edemeyen bir ajan daha sonra sevgilisini öldürenleri peşinden giden ve sonunda da gerçek bir ajan olan James Bond’un hikayesi anlatılıyor Daniel Craig’li bond filmlerinde. Açıkcası ben Casino Royale’i bu hikayenin anlatımı açısından çok başarılı bulmadım keza 2. filmde olmayabilirdi. Benim fikrime göre 3 filmde anlatılan hikaye bir filmde de anlatılabilinirdi ancak belli ki farklı bir anlatım tarzı seçmişler.

Skyfall filmi ise benim için son 20 dakikasına kadar yine olmamış dedirten bir filmdi. Ancak sonunda taşları yerine koymaları, Moneypenny’i ortaya çıkartmaları bağladıkalrı noktalar ve M ile sonraki James Bond filmlerinin aynı Sean Connery ve Roger Moore filmlerindeki gibi düşmana sahip bir yapıya dönüşebileceğinin sinyallerini verdi. Ancak yine diğer taraftan artık yeni Bond kült haline geldiği kahraman olmayacak gibi gözüküyor. Burada çekilecek yeni 5 filmde ortaya konulacak stratejide çok önemli. Daniel Craig ya karanlık bir ajan olacak ve casusculuk oyununu farklı bir yere taşıyacak ya da eski ruh tekrar ele alınarak pek çok ülkede dolaşan aslında başına buyruk, çapkın, oyuncakları olan ve sadece kötülere karşı mücadele veren bir James Bond olacak.

Yazar hakkında: Utku Uluer

1974'te Moda'da doğdu. İtalyada yaşıyor. Italyanca ve Ingilizce dillerinde profesyonel turist rehberliği yapıyor. 1994 yılında Doğuş FM de Katiller de Ağlar müzik programı ile başlayan DJ'lik tutkusu DJ Legoman ismiyle farklı bir noktaya taşındı. 2007 yılında Sinematik yeşilçam sitesini kurdu, O zamandan beri Sinematik Yeşilçam ve Öteki Sinema'da kafasına göre yazmaktadır.

3 Yorumlar

  1. Ozancan Demirışık

    İki kere vurgulandığı için söyleme gereği duydum: Bond kızı Severine, Çinli değil :)

  2. Severine’i oynayan Bérénice Marlohe yarı fransız yarı asyalı. Yarı Asyalı/Çinli olduğu için bu role seçildiğini düşünüyorum (kaynaklarda fransız diye geciyor ama aslında melez). Ben de filmden sonra merak edip baktım ama filmde ya da kaynaklarda nereli oldugu belirtilmemis. Hikayesi: 12 yasından itibaren seks tüccarlarının eline düşüyor damgalanıyor ve seks kölesi oluyor, Seks kölesi olarak takma isminin Severine olduğunu söyleyebiliriz. Yer aldığı sahneler hep Çin’de geçiyor o yüzden genelleyip Çinli kız dedim. Bir de Can Evrenol da daha önceki Bond kızı yazıma bir yorum yazmıştı ismi Çinli kız olarak kaldı :)
    Açıkcası isminden yola çıkarak Çinli olmadığını da iddia edemem. eğer bir kaynak bulursan ve filmdeki karakterin Çinli olmadığını çıkartırsak hatamı düzeltirim
    Yazımı okuduğun için ve dikkat edip yorum attığın için teşekkür ederim
    Utku

  3. Oldukça sağlam ve yardımcı (Tabi önce filmi izleyip daha sonra yazıyı okumak lazım) bir inceleme olmuş film hakkında bu yazı. Fakat CASINO ROYALE olmamış bir film, yakıştırması bana göre acımasız bir yaklaşım çünkü Daniel Craig.. Bond antolojisini klasik salon adamı klişesinden kurtarıp /// elbette bir kaç Bond filmini tenzih ederek/// modern bir hale getirmiş bir oyuncudur.

    Kısaca demek istiyorum ki yazınız kafi derecede yardımcı ama ilk 2 film hakkında söylediklerinize katılmıyorum Sevgili Utku Uluer.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: