Society (1989)

Society, 1989 yılı mahsulü, Brian Yuzna tarafından yönetilmiş, ABD yapımı bir film. Aynı zamanda 1949 doğumlu Yuzna’nın yönettiği ilk film olma özelliğini taşıyor. s2

Filipinler doğumlu Yuzna’nın çocukluğu ve gençlik yılları Porto Riko, Panama ve Nikaragua’da geçer. Korku türüne gönül vermiş olan Yuzna, kankası ve meslektaşı Stuart Gordon gibi tam bir H.P. Lovecraft hayranıdır. Yuzna aynı Gordon gibi pek çok Lovecraft hikayesini sinemaya uyarlar. Sadece yönetmen değil senarist ve yapımcı kimliği ile de gündeme gelir. Yuzna İspanya macerasından önce ABD’de pek çok bağımsız korku filmine imza atar. Bunlar arasında yönetmenliğini yaptığı Society (1989), Bride of Re-Animator (1990), Initiation: Silent Night, Deadly Night 4 (1990), Return of the Living Dead 3 (1993), Necronomicon (1993, bölümlerden biri), The Dentist (1996, ki seyrettiğim ilk Yuzna filmiydi), senaryosuna katkıda bulunduğu From Beyond (1986, Stuart Gordon), Honey, I Shrunk the Kids (1989, Joe Johnston), yapımcılığını yaptığı Re-Animator (1985, Stuart Gordon), Dolls (1987, Stuart Gordon), Warlock (1989, Steve Miner) gibi filmleri sayabiliriz.

1999 yılında İspanya’ya giden Yuzna burada Barcelona kökenli Filmax şirketi altında Fantastic Factory isminde bir yapım şirketi kurar. Amacı orta ve düşük bütçeli korku, bilim-kurgu ve fantastik filmler için yapım hizmeti sağlamak olarak özetleyebileceğimiz şirket hız kesmeden filmler üretmeye devam etmektedir. Birçok yönetmen ve oyuncu Fantastic Factory sayesinde hayallerine ulaşmak için ilk adımlarını atma şansını bulmuşlardır. Bir Lovecraft hayranı olarak sinema uyarlamalarında her zaman Gordon’u Yuzna’ya tercih etmişimdir. Hatta daha da ileri giderek birkaç istisna hariç Yuzna’nın filmlerinden pek hazzetmediğimi bile söyleyebilirim. Ama bağımsız korku sineması adına yaptıklarına baktığımda saygıyı hakettiğini sesim titremeden söyleyebilirim.

Society az önce bahsettiğim istisnai sevdiğim Yuzna filmlerinden biri. Kahramanımız Bill Whitney, Beverly Hills’de ikamet eden, yüksek sosyeteye mensup zengin bir ailenin iki çocuğundan biridir. Ablası Jenny’nin aksine bu zengin olma duruşuna (bir aralar çokça meşhurdu bu duruş lafı) pek müsait olmayan Bill, nedensiz bir şekilde ailesinden ve sosyetenin diğer mensuplarından korkmaktadır. Ablasının sosyeteye tanıtılma partisini (coming out party) basketbol maçı yüzünden kaçırır. Bu duruma çok üzülmez, fakat ablası Jenny’nin eski erkek arkadaşı David Blanchard kendisine gizli mikrofonlar ile kaydettiği bir kaset dinlettiğinde kafası iyice karışır. Kasette Jenny’nin Bill’in nefret ettikleri listesinde üst sıralarda yer alan Ted Ferguson ile sevişmesi ve annesi, babası ve Jenny’nin hep beraber toplu seks yapacakları ile ilgili diyalogları kayıtlıdır. Bill, ne yapacağını bilemez halde kaseti psikoloğuna götürür. Meşgul olan psikolog kaseti alır, ertesi gün gelmesini söyler. Ertesi gün beraber kaseti dinlediklerinde kasette sadece sıradan günlük konuşmalar vardır. Blanchard’ı arayan Bill kasetten başka bir kopya ister. Blanchard buluşmaya gelemeden bir trafik kazasında ölür. Bill’in çevresinde olup biten bu garip olaylar ona aklının oynadığı bir oyun mudur, yoksa sosyete olarak isimlendirilen bir grup insan kimsenin bilmesini istemediği kirli sırlar mı saklamaktadır?

soc

Filmin ilk bir saatlik bölümü bir korku filminden ziyade konuda özetlemeye çalıştığım gergin durumun olgunlaşması için hazırlık evresi niteliğinde ama daha çok bir gençlik filmi havasında geçiyor. Bu ilk kısım bana seksenlerde çok popüler olan John Hughes filmlerini anımsattı. Sahi ne çok Hughes filmi seyrettirmişlerdi bize o zamanlar. Yurdum topraklarında olabileceğine ihtimal vermediğim ama alttan alta özendiğim yozlaşmış bir gençliğin maceralarını izleyip durmuştuk. Bugüne geldiğimizde bakıyorum da seksenlerdeki yozlaşmış olarak isimlendirdiğim Amerikan gençliği, günümüz yurdum gençliğinin yanında oldukça masum kalıyor. O aradaki geçiş dönemini ne ara atlattık farkında değilim. Globalleşme dedikleri tam da böyle bir şey olsa gerek. Son yarım saate girdiğimizde film evrimini tamamlıyor ve ilginç sahneler başlıyor. Bill bir şekilde gizemi çözecek ve film bu şekilde sona erecek derken sıra, asıl sürpriz sahnelere geliyor. Ama ne sahneler! Akıllara zarar! Mutlaka izlemelisiniz. Derken film mutlu son kaygısının baskısı sonucu berbat bir final ile son buluyor.

Yuzna’nın film boyunca bütün gayretini sadece son yarım saatlik bölümdeki garip ötesi sahneler için harcadığını söyleyebilirim. Hatta filmin çekilme sebebi muhtemelen bahis konusu sahneler olmalı. Yoksa film geriye kalan bölümlerinde ilgi çekici herhangi bir hikaye barındırmıyor. Kör kör parmağım gözüne diye nitelendirebileceğim üst sınıfın alt sınıfı ezerek yaşamını idame ettirmesi benzetmesi ise can sıkacak kadar banal.

Brian Yuzna’nın yönettiği ilk film olan Society’i eğer hala izlemediyseniz bir göz atın derim. Seksenli yıllardaki korku filmlerine özgü sınır tanımaz uçuk kaçık fikirler, hiç çaktırmasa bile filmin asıl kozu durumunda.

Öteki Sinema için yazan Murat Kızılca

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 İstanbul doğumlu. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. 2008 yılından beri katkı sağladığı Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

2 Yorumlar

  1. Seksenler, malum on yıllık dönemler arasında en ağıza sakız olmuş, en dalga geçileni. Yalnız, gece bir yere gittiğinizde seksenlerden bir şeyler çalıyorsa, Samantha Fox, Bon Jovi, Modern Talking vs. ortamın bir anda coşması ise ayrı bir durum. Seksenleri sadece yuppie’ler, geniş vatkalar, temiz yüzlü çocuklar, malum pop müzikleri bu tür bir muamele için yeterli oluyor nedense… Seksenlerin kıyafet estetiğinden pek hazzetmesem de aşağılarcasına dalga geçmeyi de sindiremiyorum. Ne bileyim, bir The Smiths veya The Cure da seksenlerde çıkmadı mı dediğinizde tuhaf tuhaf bakılmayı da göze almak gerek. Ya da bugünkü pop müziğin kalitesi daha mı yüksek? Her neyse… İrdelemenin de bir sınırı olmalı, değil mi?!

    Seksenlerde yapılan gençlik odaklı korku filmlerinde, evet, müthiş bir John Hughes etkisi var. Daha doğrusu kendisine bir milad diyelim. Hughes’a gelinceye kadar tabii ki gençliği konu alan filmler var ama onun daha açık sözlü olan filmleri o kadar tutuldu ki, yeni bir devir açtığı bile söylenebilir. Yoksa hala iyi kız, iyi oğlan, serseri oğlan, fettan kız hikayeleriyle yetinirdik. Ama onların da ayrı bir tadı olduğunu es geçmeyelim…

    Society bu dönem içinde yapılmış en sevdiğim filmlerden biri. Sonundaki “efekt orjisi / orji efekti” yanında belki kalan kısım sönük gibi görülebilir ama bugüne göre değil de yapıldığı dönemi dikkate alırsanız o grotesk kaba mizahın sadece son efekt bombardımanında olmadığını görürsünüz. Zengin=sömüren meselesi klişe olabilir ama bu filmde kullanılma şekli bence epey eğlenceli. Yine de, belli ki Yuzna farkında, “iç, dışına çıma” halinin belki de en kaba, en karikatürize halinin yanında yapacağı eleştirinin sönük kalacağını farketmiş olmalı ki çok da ileri gitmemiş.

  2. herkese rahatlıkla tavsiye edebileceğim gayet eğlenceli bir filmdir.Yazıda da belirtildiği gibi yalnızca final kısmı için bile izlenebilir. Gerçi ben filmin baş kısımlarını da fena bulmadım. Ödüllük bir tarafı yok orası kesin ama türlü garipliklerle “bu filmin sonunda çok acayip birşeyler olacak” havasını izleyene vermeyi başarmışlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: